Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


07:12, 25 Ekim 2014 Cumartesi
18:17, 08 Nisan 2011 Cuma

  • Paylaş
Türkiye\'nin ilk tesettürlü doktoru Hümeyra Ökten -2-
Türkiye\'nin ilk tesettürlü doktoru Hümeyra Ökten -2-

Tarihin en önemli kaynaklardan biri yaşayanların tanıklıklarıdır. Dünya Bülteni\'nde her ay hayatta olan tarihin tanıklarının anlattıklarını yayınlayacağız. Arkadaşımız Fatma Aydın, Hümeyra Ökten Hanımefendi\'nin Tek Parti ve Menderes dönemindeki tanıklıklarını bizimle buluşturuyor.

Fatma Aydın Ataş / Dünya Bülteni - Tarih Servisi

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

Hümeyra Ökten anlatıyor:

 

İÇİMDE BÜYÜK SEVİNÇ... BAŞIMI ÖRTTÜM, DOKTOR GÖMLEĞİMİ GİYDİM... HACCA GİDİYORUM

Temmuz 1953'te ilk hac yolculuğum başladı. Başımı örttüm, doktor gömleğimi giydim ve vapura bindim. Annem ve dayımlar beni uğurlamaya geldi ama babam gelmedi. Onların ağlayıp ağlamadığının bile farkında değildim. Çünkü ben başka bir âlemdeydim. İçimde büyük bir sevinç vardı. Babam, hacca gitmeme izin verdi ama ben gelinceye kadar içi içini yemiş. Kardeşimin anlattığına göre, hep benim ölüm haberim gelecekmiş gibi tedirginmiş. Hacca gidene kadar hiç kimsenin hac hatıralarını dinlemiş değildim. Sadece hacca gidenleri duyduğum zaman içim bir hoş olur; "Bana da nasip et Ya Rabbi" derdim. Vapurda, hastalarla ilgilenmekten, yolculuğu düşünmeye fırsat bulamıyordum. Bir haftalık yolculuktan sonra Cidde'ye vardık. Cidde'de konaklayacağımız çadırlar, biz gitmeden kurulmuştu. Orada dört gün kaldık. Enver Bey bana; "Mekke'ye mi, Medine'ye mi gitmek istersin" diye sordu. Benim bir tercihim yoktu. Nasıl isterseniz öyle yapın dedim. Beni Mekke gurubuna verdiler. Mekke'de Carvel giriş kapısında boş bir arazi vardı. Çadırlarımızı oraya kurmuşlar. Doktorlar çadırlara, hacılar evlere yerleştirildi. O zaman Mekke'de, Medine'de oteller yoktu. Hacılar, mutavvıfların (delil: yol gösterici) yanına yerleştirilirdi. Deliller, hacıların her şeyleriyle ilgilenirlerdi. Haremi Şerif'e getirip tavaf yaptırır, bütün hac boyunca hacılara refakat ederlerdi. Bunun karşılığında Suudi hükümetinden ve hacılardan bir miktar para alırlardı. Ama her isteyen aile delil olamazdı. Belli şartları vardı. Hacılar evlerin durumuna göre para öderlerdi. Her bütçeye göre ev vardı. Sekiz saat çalışıp vardiya değiştiriyorduk. İstirahat zamanlarımızda Haremi Şerif'e gidip tavaf yapıyorduk. Arkadaşlarla konuşup böyle bir çalışma sistemi kurmuştuk. Diğer türlü görevimizi yerine getirmeyip harama gireriz diye düşünüyorduk. Zemzem Kuyusu Beytullah'ın kapısıyla, İbrahim makamının ortasının arkasındaydı. Zemzem Kuyusu'ndan kova ile su çekilirdi. Arafat'a çıktık. Sabahleyin baktım ki, doktor beylerin hepsi hasta olmuşlar, çadırlardan çıkamıyorlar. Her ibadet erkeklere kolaydır ama ihram ibadeti kadınlara kolay. Erkek doktorlar ihramlı ve başları açık olduğu için sıcaktan rahatsızlandılar. Ben ise,  başörtümün üzerine buz torbasını bağladım, çadır çadır hastaları dolaştım, gerekli müdahaleleri yaptım. Bir yandan da; "Ya Rabbi! Bana her yıl hac nasip et, buraya geleyim" diye dua ettim.

MEDİNE'YE İLK GÖRÜŞTE BAĞLANDIM

Hac bitti. Cidde'ye geri döndük. Oradan da Medine'ye gitmek için yola çıktık. Cidde Medine arasındaki yolun 160 km asfalttı, gerisi kum. Kumlar yolu kapattığı için tekerlek izlerini takip ederek, 16 saatte Medine'ye varabildik. Medine'ye ağlayarak girmiştim. Öyle çok ağlamıştım ki, hanım hacılar etrafıma toplanmışlar, bana ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Ben ise büyük bir huzura girmenin verdiği coşkuyla ağlıyordum. Medine'ye giderken yolda, Dayımın Konya'dan arkadaşı Hafız Memduh ağabey ile tanışmıştım. Dayım kendisine vermem için bir mektup yazmıştı. Tevafuk işte, mektubun sahibini aramadan kendisine vermiştim. Medine'ye vardığımızda çadırlar hastanenin bahçesine kurulmuştu. O zaman sadece Harem'i Şerif'te ve hastanede elektrik vardı. Hastaneden kablo uzatılarak bizim çadırların elektriği sağlanmıştı. O yıllarda Suudi Arabistan zayıf ve fakirdi. Amerikalılar ilk petrolü çıkarmaya başladıklarında Arabistan'a % 10 pay veriyorlardı.

MEDİNE'DE OSMANLI YADİGÂRI TÜRK AİLELER VE RUBATLAR: MİSAFİRHANELER

Hafız Memduh ağabey beni orada yaşayan Türklerle tanıştırdı. Hasta olan bazı Türk hanımları muayeneye gittim. Böylece orada yaşayan Türk ailelerin bir kısmıyla tanışmış oldum.

Hafız Memduh ağabey, beni bir rubata getirdi. Rubatı, Abdülhamit'in halası Safiye Sultan yaptırmış. Oraya, Sultaniye Rubatı denirdi. İhtiyar kimsesiz hanımların kaldığı bir yerdi. Rubat bana çok mahzun geldi. O kadar acıdım ki oradaki insanlara. Kapıdan girdiğinizde kocaman bir avlu ve avlunun etrafında odalar... Merdivenle üst kata çıkılır orada da odalar bulunurdu. Kalın, sıvasız taş duvarları vardı. Bu duvarlardan içeriye akrepler girerdi. Tuvalet ve banyolar her katta müşterek kullanılırdı. Herkes kendi yemeğini, kendi pişirirdi. Etrafta düğün dernek olunca rubattakilere de yemek getirirlerdi. Hindistan'dan zenginler gelir, zekâtlarını dağıtırlar, hediye kumaşlar verirlerdi. Rubatı, mütevelli heyeti idare ederdi. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, rubatların parası kesildi. Bakımı yapılayan bu misafirhaneler, öksüz bir çocuğu andırıyordu.

RASULLAH'IN HUZURUNDA OLMAK...

Medine'den ayrılacağımız son gün Peygamberimizi (sav) ziyarete gittim. Önde erkekler olduğu için arkada durdum. İçimden Ya Rabbi! Bu gün ayrılıyorum,  Rasulullah'a biraz daha yaklaşabilsem diye dua ediyordum. Bir baktım başımdaki polis; "Sıhhiye" dedi.  Beni çağırdı. Erkekler yol açtı. Rasulullah'ın huzuruna girince, bana öyle bir edep geldi ki; "Ben buraya nasıl geldim" dedim ve kendimi dışarıya attım. Sonraki yıllarda, bir gün Mescitte otururken, harem ağası beni çağırdı ve Ravzadan süpürdükleri tozdan verdi. Bir kısmını kabirlere serptik. Bir kısmını ise hala saklarım. Hala mis gibi kokar...

NE O HÜMEYRA, HACI HANIMLAR GİBİ...

Hac dönüşü, klinik şefimiz Ekrem Şerif Beyi ziyarete gittim. Hacdan yeni geldiğim için başörtümü çıkarmamıştım. Ekrem Bey'e zemzem ve hurma götürmüştüm. Ekrem Bey beni başörtülü görünce; "Ne o Hümeyra, hacı hanımlar gibi" dedi. O zaman başörtülü bir şekilde asistanlığıma devam edemeyeceğimi anladım. Ve ihtisasımı tamamlayıncaya kadar, başımı açtım. Diplomamı alınca her yerde çalışabilirim diye kendime teselli verdim. Asistanlık dönemim bitti. İhtisas sınavını başarıyla geçtim. Hocam Müfide Hanım'a; "Klinikten ayrılıyorum" dedim. Müfide Hanım çok şaşırdı; " Ne bu acele" dedi. Ben de; " Babam emekli oldu, çalışıp aileme katkıda bulunmak istiyorum" dedim. Böylece üniversiteden uzaklaştım. Başımı örttüm. Üniversiteden ayrıldıktan sonra, Verem Savaş Derneği'ne müracaat ettim. Bir süre Taksim Dispanseri'nde çalıştım. Sonra, Sarıyer Verem Savaş Derneği'ne tayinim çıktı. Orada çalışmaya devam ettim. Bir süre sonra da muayenehane açtım. Sabah dispansere gider, öğleden sonra muayenehanede çalışırdım. Anadolu'dan, beni duyanlar olurdu. İstanbul'da, asari antika bir doktor var gidip bir tanışalım derler, muayenehaneye gelirlerdi. Sırf tanışmak, sohbet etmek için gelenler de olurdu, muayene olmak içinde...

KARŞIMDAKİ İNSANI MAHCUP ETMEMEK İÇİN; "DOKTOR HANIM BENİM DEMEZ, BUYURUN" DERDİM

Sarıyer verem dispanserinde çalışırken, başhekimdim ama benden başka hekim yoktu. Sadece ismim başhekimdi. Her şeyle ben ilgileniyordum. Dispansere sadece verem hastaları değil, hasta olan herkes gelirdi. Özellikle, dispanserde kadın doktor olduğunu duyan kadın hastalar da gelirdi. Gelen hastaları burası verem dispanseri deyip, geri çevirmezdim. Hastaları, kadın erkek diye ayırt etmez hepsine bakardım. O yıllarda İstanbul'da Başörtülü kadın doktor yoktu. Başörtülü olduğum için beni hizmetli zannederlerdi. Ben de karşımdaki insanı mahcup etmemek için " Doktor Hanım benim" demez, " buyurun" derdim. Bir gün öğlen saatlerinde, hasta muayeneleri bitmiş, ben de gitmeye hazırlanıyordum. Başımda pamuklu bej renkli bir başörtüsü var.  O sırada bir bey geldi; " Doktor Hanım nerede?" diye sordu. O da beni hizmetli sanmıştı. "Buyurun, hoşgeldiniz" dedim.  Gelen bey müfettişmiş. Kliniği gezdirdim. Ben Hemşire hanımları da hoş tutardım. Fırsat oldukça kandil günlerinde onlara bir şeyler anlatırdım. Onlar da beni çok severler, bir abla gibi görürlerdi. Klinikte de güzel çalışırlar, işlerini düzgün yaparlardı. Klinik çok temizdi, kayıtlar düzenli olarak tutulurdu. Müfettiş Bey, dispanseri gezdi, benimle de biraz konuştu ve gitti. Başörtümden dolayı olumsuz bir kanaat belirtecek mi diye kaygılanmıştım. Daha Sonra öğrendim ki, raporunda benim başörtümden hiç bahsetmemiş. Benden övgüyle bahsetmiş.

DOKTOR HÜMEYRA ÖKTEN ÖLECEK OLSA BİLE ERKEK HASTALARA BAKMAZ

Bir dönem nurcu bir gazeteci, bizim aramıza girmişti. Beni de birkaç defa nurcuların toplantısına getirmişti. Onlara hürmetim vardı ama onlara çalışacak vaktim yoktu. Üç, dört defa o toplantılara gittim. Sonra, Hicaza gittim, geldim. Aradan zaman geçti. O toplantılara katıldığım için bir gazeteci benim de nurcu olduğumu yazmış. Bunun üzerine Cumhuriyet Gazetesinde; "Doktor Hümeyra Ökten ölecek olsa bile erkek hastaya bakmaz." diye bir haber çıktı. Haberi ben de gördüm gazetede. Dr. Asaf Ataseven beni aradı; " Doktor Abla evini arayabilirler, evinde nur risalelerinden varsa onları saklayın" dedi. Âşık Zehra teyze bize iki üç tane nur kitabı getirmişti. Hemen kitapları aldık, anneannemin evindeki kömürlüğe sakladık. Bu olay 1963-64 yıllarında oldu.

TEK ŞARTIM;" VAKTİ GELDİĞİNDE MEDİNE'YE GİTMEK"

1980'de muayenehanesi olan doktorlar için 50 bin lira vergi koydular. Bu benim ödeyebileceğim bir miktar değildi. Sürekli Türkiye'de de ikamet etmiyordum. Bu yüzden muayenehaneyi kapattım. Annem vefat ettikten sonra teyzemle beraber kalıyor, ona bakıyordum. Teyzem de vefat edince kardeşimin çocuklarına bakmaya başlamıştım. Yazı Medine'de geçirip okulların açıldığı dönemde Türkiye'ye dönüyordum. Medine'den döndüm. Kardeşim; "Büyükler okula başladı, küçükleri de yuvaya verdim " dedi.  Medine'den döndüğüme çok pişman oldum. Boş kaldım diye üzülürken, bir telefon geldi. Dediler ki; " Doktor Abla biz Fatih Hastanesi'ni satın aldık. Bizimle çalışır mısınız?" Ertesi gün hastane yönetimiyle görüşmeye gittim. Bana şartların nedir diye sordular. Para, sigorta gibi konuları konuşmak aklıma gelmedi. " Vakti gelince, Medine'ye gideceğim. Tek şartım bu" dedim.  Hastane yönetimi; " Peki" dedi. Böylece 1980'in son günlerinden, 2002'te emekli oluncaya kadar Fatih Hastanesi'nde çalıştım. Hastanede çalışanlar mecburi olarak sigortalandığı için benim de sigortam ödenmiş. Sigortamın ödendiğinden haberim yoktu. 2002'de idari müdürümüz, beni çağırdı;  "Doktor Abla, ikimizin de emekli olma zamanımız geldi" dedi. Böylece emekli oldum. Emekli olunca hastalarımın talebi üzerine,  iki yıl boyunca haftada iki gün çalışmaya devam ettim. 2004'te de haftada bir gün gidip hastalarımı muayene ediyordum. 2005'te çalışma hayatımı sonlandırdım. Ailede ki doktorluğum hala devam ediyor...

RASULULLAH'A KOMŞU OLMAK

Babam ve annemle birlikte 1956'da hacca gittik. Hacdan sonra babam; " Ahir ömrümde Medine'de Rasulullah'a komşu olayım, orada öleyim " dedi. O zaman Suudi hükümeti doktorlara ve bazı meslek guruplarına oturma izni veriyordu. Bu iznin devam etmesi için sene de iki defa giriş çıkış yapmak gerekiyordu. Babamla beraber Medine'ye gittik. Ramazanı eda ettik. Bir sabah kalktığımda babamı düşünceli gördüm; "Kızım bana emir geldi İstanbul'a geri dönmem lazım" dedi.  Babam, İstanbul'a geri döndü ve öğretmenliğe devam etti. Ben 6 ay daha kaldım, sonra döndüm. Yılda iki kere Hicaz'a gidip geldim. Ömrüm boyunca Medine'den ayrı düşmek istemedim. İstanbul'dan da kopamadım. Medine'de Rasulullah, İstanbul'da ailem vardı. Medine'ye peygamberimize (sav) komşu olmak için yerleştim. Peygambere (sav)  komşusu olursan, O'na daha yakın olursun, böylece şefaatine nail olursun düşüncesi beni Medine'ye bağladı.

EVLENİRSEM MEDİNE'YE GİDEMEM. RASULULLAH'A KOMŞU OLAMAM

1953'te hac dönüşü, Mehmet Zahit Kotku bana bir talip bulmuş ve babama söylemiş. Cemaatten, üniversiteyi bitirmiş, meslek sahibi bey. Ben eve geldiğimde Hoca Efendiyi gördüm. Kız kardeşime talip geldiğini düşündüm; "Ona yakışır" diye düşündüm. Kendim için öyle bir şey, hiç aklıma gelmezdi. Meğer talip banaymış. Babam; "Hoca Efendi geldi, böyle bir talip varmış. Ne düşünürsün" dedi. Cevabım hayır oldu. Benim evliliğe ait bir hayalim yoktu. Namazlarımda hep mesut, bir hayat için dua ederdim ama bu duanın içinde evlilik yoktu. Kızlar evlenip,  gelinlik giyme hayali kurarlardı. Benim böyle bir hayalim hiçbir zaman olmadı. Hiçbir zaman evlenmeyeceğim de demezdim. Kesin konuşursam, başıma gelir diye düşünürdüm. Talibim çıkınca hiç bir zaman; " Ben evlenmeyeceğim" demezdim." Kısmet" derdim.  Böylece geçiştirirdim. Evlenirsem Medine'ye gidemem diye düşünürdüm. Sürekli çalıştığım için gece 11'lerde eve gelirdim.  Eve geç gelen kadını hiçbir erkek istemez. Ben Müslüman bir erkek olsam, akşam evine geç gelen biriyle evlenmezdim. Dünyada kız bitse benim evlenmemiş olmam günah olur diye düşünürdüm. Evliliği herkese tavsiye ediyorum. Özellikle, yalnız hanımlara... Yaşamım boyunca hiç yalnız kalmadım. O yüzden evliliğe ihtiyaç duymadım. Evlenmediğim için hiçbir zaman pişmanlık duymadım.

İNSANLARIN İÇİNE ÇIKMAK, GÖZ ÖNÜNDE OLMAK BENİ HEP UTANDIRIR. HİCAZ YOLU İSE BENİM İÇİN "TENHA" BİR YOLDU.

Geriye dönüp baktığım zaman, hayatım ve yaşadıklarım bana çok cesurca gelmez. Benim yaşamım, normal bir hayat hikâyesi... Hicaz'a giderken, yalnız yolculuk yaptığım için hiçbir zaman korkmadım. Çünkü kötü bir yola değil, helal bir yola gidiyordum. Başıma kötü bir şey geleceğine dair, içimde en ufak bir tereddüt ve şüphe olmadı. İstanbul'dan otobüsle Antakya'ya gider, oradan hududa gitmek için dolmuş beklerdim. Taksi tutsam pahalı olurdu. Dolmuşla gece saat 11'de veya 12'de hududa varırdım. O yıllarda televizyon yoktu. Huduttaki memurlar beni tanıdıkları için İstanbul'daki havadisleri sorarlardı. Ben de İstanbul'daki son gelişmeleri anlatırdım. Oradan da başka bir dolmuşa biner Halep'e geçerdim. Tebük, Amman arasında otobüs olmadığı için kamyonlarla yolculuk yapardım. Karakolda işlemler yapılır, eşyalarım Kamyona yüklenirdi. Küçük arabalar çölü geçemez, kuma batardı. Kamyonlar kuma batmazdı. Bir şoför, bir ben... Çölü öyle geçerdim. Namaz vakitlerinde şoför, nerede namaz kılacağımı sorardı. Namazımı eda eder, yola devam ederdik. Zamanla kamyon şoförleri de beni tanımıştı.

İKİ BAVUL, İKİ BOHÇA... BAKALIM HESABINI NASIL VERECEĞİM?

İstanbul'da kardeşimin evinde kalıyorum, Mekke ve Medine'de de ahbaplarımın evinde. Dünyada bana ait olan bir ev yok. Bu çok güzel bir duygu...  Evle ilgili bir mesuliyetim yok, rahatım... Evim yok diye bir eksiklik veya kaygı duymuyorum. Annem vefat ettiği zaman, ben ölünce zaten kardeşime kalacak diye düşündüm. Kendi payımı da kardeşime devrettim. İki bavulum, biri Mekke'de diğeri Medine'de iki bohçam var. Bakalım bunların hesabını nasıl vereceğim...  Önceden sorumluluklarım vardı. Annem, teyzem... O yüzden Medine'de fazla kalamazdım. Şimdiyse İstanbul'a,  sıla-i Rahim için geliyorum. Ailem ve sevdiklerimle hasret gideriyorum. İstanbul'u seviyorum ama Medine'nin hayatımdaki yeri çok farklı...

YIL 1946... DEMOKRASİYE GEÇİŞ; "YETER SÖZ MİLLETİN"

CHP'NİN SEÇİM TELAŞI

1946'da "Yeter Söz milletin" sloganıyla Demokrat Parti kuruldu. Türk halkı ikinci bir partinin kurulmasını,  büyük bir sevinç ve coşkuyla karşıladı. CHP'liler bu durumu fark ettiler. Seçimleri kazanmak için ne yapalım diye düşündüler. Bu millet dinini seviyor, o halde İmam Hatip Mektepleri açalım diye düşündüler. O dönemde, birçok köyde cenaze kıldıracak imam kalmamıştı. Peki, bu imam hatip mekteplerinin başına kimi getirelim diye düşündüler. Celaleddin Ökten, felsefe okutuyor, Fransızca biliyor, modern hocadır diye düşündüler. Hâlbuki babam öğretmendi ama aynı zamanda medrese hocalığına da devam ediyordu. Babama Ankara'dan bir emir geldi; "imam Hatip Mektepleri açılırsa nasıl olsun. Bu konudaki görüş ve düşüncelerinizi bildiren bir taslak hazırlayın" Babam da yedi yıllık bir plan hazırladı ve Ankara'ya gönderdi. CHP bu konuda samimi olmadığı için, Komisyona, encümene havale derken yedi yıllık eğitim taslağını 9 aylık bir kursa çevirdi. Milletin gözünü boyamak için 9 aylık kursu açtılar. Başına da babamı getirdiler. Babam; "Bu kurstan imam değil, müezzin bile yetişmez" derdi. O kursa kimse, talebe olarak gelmezdi. Babam, sokaktan hamalları toplar, günlük yevmiyelerini verir, kurs kapanmasın diye sınıfta oturturdu.

İLİM YAYMA CEMİYETİ, İLİM YAYMIYOR, DİNE HİZMET EDİYORDU.

Demokrat Parti kurulunca, insanlara biraz cesaret geldi. Ama hala insanlar dinden bahsetmeye cesaret edemiyorlardı. Hayırsever insanlar, dine hizmet etmek için, İlim Yayma Cemiyeti'ni kurdu. Ama ismine "din" ibaresini koymaya cesaret edemedi. İlim Yayma Cemiyeti, ilim yaymıyor, camileri ve mescitleri tamir ediyor, onlara güzel halılar alıyor, şadırvanlar yaptırıyordu. Çünkü camiler, bakımsızlıktan dökülüyor, başka amaçlarla kullanılıyordu. Kimi ayakkabı deposu olmuş, kimi mescitler ise samanlık olarak kullanılıyordu.

YIL 1950... MİLLET İKTİDARDA

Demokrat Parti iktidara geldi. Dini konular konuşulmaya başlandı. İmam Hatip Mektepleri açıldı.

Babam, Milli eğitim Bakanı Tevfik İleri'ye, sekiz yıllık bir eğitim veren İmam Hatip Okulu açılması gerektiğini anlatmış. Tevfik İleri; "Böyle bir okulu açmak büyük masraf... Biz bu işin altından kalkamayız" demiş. Babam da; "Ben bunu ehli hayra (hayırsever) yaptırırsam ne dersiniz" demiş. Tevfik İleri de; "peki" demiş. Babam ilim Yayma Cemiyeti'ne gitmiş; "Camileri tamir etmek güzel ama cemaatsiz cami ne işe yarar. Cemaati çekmek için de bilgili imam lazım" demiş. İlim Yayma Cemiyetindekiler; "Tamam Hocam" demiş. Babam maddi kaynağı buldu ama bu sefer de okul için yer bulmak lazım. Babam o yaşlı haliyle, elinde çantası, belki üşürse diye, kolunda paltosu, yanında öğrencisi Orhan Okay ile her gün bir semti geziyor, okul için uygun bir konak arıyordu. Sonunda Vefa'daki konağı buldular. Raşit Usta diye bir hayırsever marangoz vardı. Gerekli tamiratı yaptı. Babam bu sefer de okulları gezmeye başladı. Onların depolarındaki, kırık masa ve sandalyeleri tamir ettirdi, boyattı ve okula yerleştirdi. Babamın büyük gayreti, İlim Yayma Cemiyeti'nin maddi desteğiyle ilk İmam Hatip Okulu açılmış oldu. Babamın hiçbir zaman, kimseden bir beklentisi olmadı. İmam Hatip Okulu'nu açtığı için çok memnundu. Bilgili Müslümanların yetişecek olması ona yetmişti.

İMAM HATİP OKULU'NU MİLLET BAĞRINA BASTI

İmam Hatip Okulu'na yoğun bir talep oldu. Daha ilk yıl öğrenci sayısı 100'ü bulmuştu. İlkokul diploması olan öğrenciler imtihana tabi tutuluyor, imtihanı geçenler, İmam Hatip'e kaydediliyordu. Bazen imtihanı kazanamayan ama hafız olan öğrenciler olurdu. Babam onları hemen kaydederdi. İlk yıl, iki sınıf dolmuştu. Arapça bilen hoca yoktu. Babam, bir yandan da hoca yetiştirirdi. Akşam, Mahmut Bayram Hoca ile Şevket Sadi Efendiye ders verir, onlar da ertesi gün öğrencilere anlatırlardı. Ankara'dan İmam Hatip'e gönderilen bazı hocalar, şeriata inanmazlar, öğrencilerin kafalarını karıştıran şeyler söylerlerdi. Babam büyük bir gayretle, öğrencileri bu ikilemden kurtarmak için, akşama kadar onlarla konuşurdu. Babam kardeşim Saadettin'i İmam Hatip Okuluna göndermedi. İmam Hatip'te alacağı eğitimi O'na, evde vermişti. Dinini zaten biliyor, Başka bir alanda meslek sahibi olsun diye düşündü ve Vefa Lisesi'ne kaydettirdi.

İMAM HATİP OKULLARINDA TÜRKÇE KUR'AN'I KERİM OKUTALIM

İmam Hatip Okulu açıldıktan birkaç yıl sonra, babamı Ankara'ya, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı, Talim Terbiye Heyeti'ne çağırdılar. Kuruldakiler, İmam Hatiplerde Kur'an'ı öğreteceğimize, yeni harflerden transkripsiyon yapalım. Öğrencilere onu öğretelim diye bir fikir beyan etmişler. Babam kuruldakilere, 3 saat boyunca, böyle bir şeyin ne kadar zararlı olacağını anlatmış ve kuruldakileri böyle bir karar almaktan vazgeçirmiş. Babam kuruldakileri bu fikirden vazgeçirmemiş olsaydı, İmam hatiplerde Türkçe Kur'an'ı Kerim okutulacaktı. Bu olaydan sonra, babamı İmam Hatip Lisesi müdürlüğünden aldılar, ders nazırı (öğretmenlerin başı)  yaptılar.

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNDE HER ŞEY ÇOK GÜZELDİ

Demokrat Parti döneminde insanlar çok mutluydu. Karneyle alınan yiyecek kuyrukları sona ermişti. Şeker fabrikaları kuruldu. Milletin ayağı ayakkabı gördü. Yollar yapılmaya başlandı. İstanbul'da insanlar dolmuşa binmeye başladı. Daha önce İstanbul'da Dolmuş yoktu. Menderes, 1959'da Londra'da uçak kazası geçirmiş, kazadan ufak sıyrıklarla kurtulmuştu. İnsanlar, Menderes'i İstanbul'da, büyük bir coşkuyla karşıladılar. Bende Çarşıkapıdaki muayenehaneden çıktım. Anneanneme gitmek için yürüyorum. O zaman İstanbul'da caddeler az. Edirnekapı'dan Veznecilere doğru uzanan cadde üzerinde insanlar yığılmış, Menderes için Sevinç tezahüratları yapıyorlardı.  İstanbul halkı, Menderes gelecek diye yollara dökülmüş, sevinçten uçuyordu. Menderes sağ salim geldi diye Kurbanlar kesildi, dualar edildi. Bir yıl sonra darbe oldu. O insanların bir yıl sonra Menderes'ten bıkmış olmaları mümkün değildi.

YIL 1960... DARBE OLDU. MİLLETİN SEVİNCİ KURSAĞINDA KALDI

Darbe olduğunda ben hac için Hicaz'daydım. Darbe olduğu için son hac kafilesinin gelmesine izin verilmedi. Hacdan döndüğümde oldukça üzüntülü bir vaziyet vardı. Her akşam radyo saatinde, yarım saat Demokrat Partililerin memlekete yaptıkları kötülükler anlatılırdı. Sonradan öğrendik ki, meşhur muharrir Behçet Kemal Çağlar'a 75 lira verip, bu yalanları yazdırmışlar.

ADNAN MENDERES YASSIADA'DA O KADAR ZAYIFLAMIŞTI Kİ, CEKETİNİN ARKASI İKİ KAT OLMUŞTU

Babamın avukat bir talebesi vardı. Babama; "Hocam isteyenler yassı adaya gidip duruşmaları izleyebiliyor. Siz gitmek ister misiniz?" diye sordu. Babam gitmek istemedi. "Menderes'i o halde görmeye dayanamam" dedi. "Ben gideyim baba" dedim. Babam benim gitmeme izin verdi. Eve duruşmayı hangi gün izleyeceğime dair bir mektup geldi. Sabahleyin, evden çıktım. Vapur, Dolmabahçe Camii'nin arkasına yanaştı. Polisler üstümüzü aradılar, vapura bindik. Vapurda askerler dolaşıyor, herkes korku içinde oturuyordu. Yassıada'ya yanaştığımızda, yolun iki tarafına dizilmiş askerleri gördük. Yol boyunca,  bir kara, bir bahriyeli, bir havacı olmak üzere askerler dizilmişti. Askerlerin dizilmiş olduğu yoldan yürüyerek, duruşmanın yapılacağı salona girdik ve dinleyici sıralarına oturduk. Menderes geldi. O kadar zayıflamıştı ki, ceketinin arkası iki kat olmuştu. Şimdiye kadar kimsede öyle bir ceket görmedim. Yüzü de zayıflıktan çökmüş bir haldeydi.

ÖRTÜLÜ ÖDENEK DAVASI: TAHSİSATI MESTURE

O gün örtülü ödenek davası vardı. Bir yalancı şahit çıktı; "Bunlar örtülü ödenekten paraları alırlar, davetler yaparlar, zevkü sefa içinde paraları su gibi harcarlardı. Ama ben bu davetlere gidip yemezdim" dedi.

Hâkim; "Keşke gidip yeseydin de, sonra da yüzlerine kussaydın" dedi.

Dinleyici sıralarında olan bizler ayağa kalktık ve yalancı şahidi protesto etmek için gitmek istedik.  Askerler hemen devreye girdi ve oturun yerinize, bir yere gidemezsiniz, sonuna kadar duruşmayı dinleyeceksiniz dediler. Biz de mecburen oturup, duruşmayı sonuna kadar izlemek zorunda kaldık. Adnan Menderes'in kendini savunma hakkı yoktu. Her gün gelen yalancı şahitleri dinlemek zorundaydı. O gün o kadar üzülmüştüm ki, bir daha Yassıada duruşmalarına gitmedim.

MENDERES'İN İDAM EDİLDİĞİ GÜN, TÜM İSTANBUL YASTAYDI

Menderes'in idam edileceği gün, bütün İstanbul matem havasına bürünmüştü. O gün Üsküdar'dan vapurla karşıya geçmiştik. Hiç kimsede konuşacak hal yoktu.  Menderes, idam edildikten sonra ailesine gösterilmeden sessiz sedasız, Yassıada'ya defnedildi. O zamanlar, Menderes'in isminden bahsetmek şaibeli bir durumdu. Menderes'e küfredenlerin, Menderes haindi diyenlerin, el üstünde tutulduğu bir dönemdi. Menderes'i överseniz başınıza ne geleceği belli olmazdı. Babam, Menderes ile tanışıyordu. Oğluna ders verdiği için babamı bile sorgulamaya karar vermişler. Müftülükten bir zat; "Hoca Efendinin siyasetle alakası yoktur" demiş ve böylece babamı sorgulamaktan vazgeçmişler.  O günlerde Ali Fuat Başgil bir makalesinde, üniversite gençlerine hitaben; " Gençler bulanık suda, kimin balık avladığını sonra anlayacaksınız" diye yazmıştı.

Fotoğraflar: Tülay Gökçimen

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
Tebrikler
Ercan Şen
Bu tarz çalışmalarınızın sürmesi arzunuza katıldığımı belirterek tebriklerimi sunarım.
18/01/2012, 12:33
BAŞARILI ROPÖRTAJ
HUKUKÇU
EMEĞİNİZE VE KALEMİNİZE SAĞLIK
21/04/2011, 12:04
Ne günlermiş
serpil
Memleketin ne tür bir süreçten geçtiğinin hikayesi...Çok tatlı bir hanımefendi...
11/04/2011, 14:19
Elinize Sağlık
Furkan Gündüz
Elinize sağlık Fatma Hanım çok güzel bir söyleşi olmuş. Böyle bir hanımı daha önce neden tanımadık diye sordum kendime. Dünya Bülteni sitesini de tebrik ederim böyle söyleşilerin devamını bekliyoruz inşallah...
09/04/2011, 20:00