Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


22:36, 19 Nisan 2018 Perşembe
15:40, 06 Eylül 2011 Salı

  • Paylaş
Somali’ye barış nasıl getirilebilir?
Somali’ye barış nasıl getirilebilir?

Türkiye Somali konusunda Darfur tecrübesinden de yola çıkarak sorunlara çözüm bulmak için yeni açılım ve koalisyon politikaları üzerine yoğunlaşmalıdır

Mehmet Özkan - Dünya Bülteni/ Kahire

Türkiye'nin Afrika açılımının başladığı 1998 yılından beri Afrika'daki hiçbir gelişme Doğu Afrika ve özellikle de Somali'deki açlık krizi kadar Türkiye'nin dikkatini çekmemiştir. Birçok sivil toplum kuruluşunun yanında iktidar ve muhalefetiyle Türk halkının duyarlılık göstermesi son derece önemlidir ve bunu Türkiye-Afrika ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmek gerekir.  Son dönemdeki Türkiye'nin Afrika'ya yönelik aktif dış politika açılımını temel olarak üç döneme ayırmak mümkündür. 1998 yılında Afrika'ya Açılım Planı'nın kabul edilmesinden 2005 yılında Türkiye'de "Afrika Yılı" ilan edilmesine kadar olan süreyi içeren ilk dönemi daha çok altyapı ve diplomatik hazırlık dönemi olarak görmek gerekir. 2005-2011 arasını ise ilişkilerin derinleştirilmeye çalışıldığı, diplomatik varlığın yeni açılan elciliklerle pekiştirildiği ve Türkiye'de Afrika'ya yönelik ilginin arttığı bir dönem olarak görmek ve birçok açıdan Türkiye'nin uzun vadeli Afrika siyaseti için bir nevi güç temerküzü yaptığını söylemek mümkündür. Türkiye'nin Afrika Birliği'nde gözlemci olması, Afrika Kalkınma Bankası'na üye olması ve en önemlisi 2008 yılında İstanbul'da yapılan Türkiye-Afrika Zirve Toplantısı ilişkilerin kurumsal boyutunu derinleştirmeye çalışırken; hızla artan ticari ilişkiler ve sivil toplum faaliyetleri sosyal ve ticari ilişkileri karşılıklı çıkar etrafında yeniden kurmayı amaçlıyordu. Türkiye'nin Somali'deki açlık krizine yaklaşımı ve öncülük etmesi Türkiye-Afrika ilişkilerinde üçüncü dönemin başladığının göstergesidir. Bu dönem şimdiye kadar oluşturulan güç temerküzünün Afrika'da sorun çözmek için etkin bir şekilde kullanılması zorunluluğunu getirmesi yanında bir nevi Türkiye'nin Afrika'daki gerçek etkisinin ölçülmesi için de temel bir veri olacaktır.

Bu açıdan bakılınca Türkiye'nin Afrika'daki ilk sınavı Somali olacak gibidir. Başbakan Erdoğan'ın açlık ve Somali'ye çözüm bulma konusunu BM'ye taşıyacağını belirtmesi, Somali'ye yeni bir elçinin atanması ve şimdilik niyette de kalsa Somali'ye kalıcı çözüm bulma isteği Türk hükümetinin bu konuda kararlı olduğunun göstergesidir. Fakat tüm bunlara rağmen Türkiye'de Afrika'ya yönelik olarak nasıl bir stratejik yaklaşım geliştirilmesi gerektiği konusu yeterince ilgi bulmamaktadır. Somali ve açlık krizi etrafında son dönemde Türkiye'de yaşanan tartışmaların da gösterdiği gibi Türkiye'nin Afrika'ya bakışı çoğu zaman sloganik olmak üzere daha çok batı-karşıtlığı, batıyı suçlama ve sömürgecilik temelli olmaktadır. Tüm bunlar Türkiye'de Afrika konusundaki tartışmaların sığlığını göstermesi yanında, yeterince okumadan yorumlama geleneğinin sonucudur. O halde Türkiye'nin muhtemel bir Somali politikası ne olmalıdır ve neleri temel almalıdır? Doğu Afrika'yı nasıl okumak gerekir?

Her şeyden önce belirtilmesi gereken şey sudur ki Doğu Afrika son yüzyılda kuraklıktan dolayı birçok felaket yaşamış olup bu durum bölge için yabancı değildir. Fakat bugünkü temel sorun kuraklığa karşı çareler üretebilecek bir siyasi ve ekonomik altyapının olmaması ve olanların da iç savaşlar, siyasi istikrarsızlık ve iklim koşullarının da değişiklikler nedeniyle artık etkisiz hale gelmesidir. Dolayısıyla sorunda her ne kadar iklimsel şartlar belirleyici bir rol oynasa da asıl üzerine yoğunlaşılması gerek siyasi ve ekonomik altyapının yeniden oluşturulmasıdır. Bu açıdan bölgesel dengeleri iyi anlamak ve ona göre siyaset üretmek ciddi önem taşımaktadır. 1992 yılındaki BM barış gücünün başarısızlığının en temel sebeplerinden birisi Doğu Afrika'daki tarihi siyasi ve jeopolitik dengelerin dikkate alınmamasıdır, bu açıdan bugünkü gelişmeleri sağlıklı analiz etmek için bölgesel dengenin iyi analiz edilmesi bir zarurettir.

Tarih boyunca Doğu Afrika'daki siyasi ve jeopolitik olarak iki temel denge olagelmiştir. Bunlardan ana denge hattını Etiyopya-Somali, yan hattı ise Kenya-Sudan sağlamıştır. Bu dengelerin var olduğu dönemlerde Cibuti, Burundi, Uganda ve sonrasında bağımsız olan Eritre bu dengeler çerçevesinde hareket etmişler ve Nil olmak üzere temel su paylaşımı bu denge üzerinden yürümüştür. Aşağı Nil'i kontrol eden Mısır ise bu dengelerin bozulmadığı bir dönemde hep kendisini rahat hissetmiş ve o dengeleri birbirine karşı oynayarak Nil kaynaklarının en fazla faydalanan devlet olmuştur. Fakat Somali'de 1991 yılından beri yaşanan iç çatışmalar ve siyasi istikrarsızlık yüzünden Doğu Afrika'daki ana denge Etiyopya lehine gelişmiştir. Aynı şekilde Sudan'daki Darfur sorunu ve bölünmesi sonrasında yan dengenin Sudan unsuru da oyun dışı kalmış ve özellikle Eritre ile çatışmada üstünlüğünü kabul ettiren Etiyopya'ya geniş bir hareket alanı doğmuştur. Bunu en bariz yansıması Etiyopya kendisinin öncülük ettiği yeni bir Nil Havzası Anlaşmasıyla daha fazla pay istemekte ve Mısır'ın payının azalmasını istemektedir. Yıllardır Afrika'yı ihmal eden Mısır bölgesel dengenin tamamıyla Etiyopya lehine geliştiğinin farkına varmış ve devrim sonrası diplomasisinin neredeyse yarısını Nil sorunu ve Etiyopya ile ilişkiler üzerine ayırmıştır. Mısır'ın yeniden bölgesel siyasete dönmeye çalıştığı bir dönemde hem bölgesel dengeler hem de bölgede ekonomik kalkınma ve siyasi istikrar için atılması gereken en temel adım Somali sorununa el atmaktır. Güneyin bağımsızlığı sonrası Sudan'da iç dengelerin önceki yıllara göre yerine oturmaya başladığı düşünülürse, Türkiye'nin öncülüğünde gerek BM'de gerekse uluslararası toplumunda aktif katılımıyla Somali'ye barış getirme sürecinin yeniden düşünülmesi gerekir. Bu açıdan yaşanan açlık sorunu bir fırsat olarak görmek ve dünyanın ilgisini yeniden çekmek gerekmektedir.

Özellikle Somali üzerinden yerel gelişmelere bakıldığında ise bu açlık sorununun iç dengeleri değiştirebileceğini söylemek mümkündür. Özellikle 2006 yılında İslam Mahkemeleri grubundan ayrılan gençlik grubunun kurduğu El-Sahab kendi kontrol ettiği alanlarda bile açlık sorununa çözüm bulamamaktadır. Özellikle Al-Sahab'ın göreceli olarak istikrar getirmesi dolayısıyla artan halk desteği açlık sorunu ile yeniden tartışmaya açılmıştır. Birçok insanın yaşadığı yeri terk ettiği göz önüne alındığında uzun vadede Al-Sahab'ın kontrol ettiği alanlardaki insanların da evlerini kitlesel olarak terk etmesi hiç de göz ardı edilemeyecek bir olasılıktır ki bu konuda çeşitli hareketliliklerden bahsedilmektedir. Aynı şekilde grup içerisinde Batı'dan, özellikle de BM üzerinden, gelen yardımların bölgeye ulaşmasına izin verilip verilmemesi konusunda fikir ayrılıkları vardır. Bu durumum ayrıca bölünmelere mi yoksa birlikteliklere mi yol açacağını ise zaman gösterecektir. Fakat her şeye rağmen vurgulanması gerek nokta açlık krizinin bulunduğu bölgelerin yerel aktörleri de birçok açıdan halk gibi zayıf ve çaresizdir. Yerel aktörlerin göreceli olarak güç ve prestijlerini kaybettiği bugünlerde eğer uluslararası toplum değerlendirebilirse onların barış için daha istekli olmaları için ikna edebilir.

Türkiye uluslararası destek bulma girişimleri yanında özelikle Afrika Birliği ve İİT ile koordineli bir şekilde aktif bir öncülük yapabilir. Fakat Türkiye eğer sorunu ele almada ciddiyse aynı Darfur krizinde olduğu gibi bu örgütlere güvenerek çok da başarılı bir sonuç alamaz. Bunu yerine batı ile koordineli fakat yükselen güçler ile oluşturulabilecek yeni koalisyonlarla bu yapılmalıdır. Özellikle son dönemde Suriye ve Libya örneklerinde de görüldüğü gibi Brezilya, Hindistan, Güney Afrika sorunlu bölgelere temsilcilerini göndermekte ve barışa katkı yapmaya çalışmaktadır. Bu üç devletin 2003'te kurduğu ve her geçen gün etkinlik alanını genişleten İBSA Diyalog Formu'na Türkiye üyeliği ya da aktif koordinasyon içinde olmayı düşünmelidir. Fakat Somali konusu özelinde bakıldığında, aynı diğer birçok Afrika'daki sorunlarda olduğu gibi, temel işbirliği Güney Afrika ile olmalıdır. Türkiye-Güney Afrika siyasi diyalog ve işbirliğinin hala ad hoc bir biçimde olması uzun vadeli olarak sürdürülemez. Tarihi, kültürel geçmişleri ve sömürgecilik sonrası özgüvene dayanan bir kimlik oluşturma çabaları açısından bile düşünüldüğünde, güçlenen bir Türkiye birçok konuda Güney Afrika'ya Hindistan ve Brezilya'dan daha fazla güvenebileceğini unutmamalıdır. Bu açıdan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Güney Afrika ziyaretinin takip edilip ilişkilerin gerçek bir stratejik işbirliği düzeyine getirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca gerek Mısır'ın Afrika siyaseti gerekse genel olarak Arap devletlerinin Afrika'ya ya da Somali'ye yaklaşımını gerçekçi olarak görüp ona göre politika üretmek başarısızlığa davetiyedir ve genellikle sadece zaman kazanma ve oyalamaya yardım eder. Türkiye Darfur tecrübesinden de yola çıkarak sorunlara çözüm bulmak için yeni açılım ve koalisyon politikaları üzerine yoğunlaşmalıdır.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş