Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


00:59, 26 Kasım 2014 Çarşamba
13:58, 29 Kasım 2012 Perşembe

  • Paylaş
Dünyevilik kabuğuna itirazlar
Dünyevilik kabuğuna itirazlar

Dergâh dergisinin 273. sayısında Mustafa Aydoğan’la yapılan söyleşi günümüz edebiyat ortamı ve şiir iklimi hakkında önemli tespitler sunuyor

Asım Öz/ Kültür Servisi

Dergâh dergisinin son sayısında (273/Kasım 2012) Mustafa Aydoğan'la edebiyat, şiir, yıllıklar ve şiir ortamı  başta olmak üzere  farklı konulara tema eden bir söyleşi yayımlandı. İlkin söyleşinin Aydoğan'ın  kitapları üzerine olduğunu düşünmüştüm. Fakat söyleşiyi okuyunca yanıldığımı anladım. Çünkü söyleşinin sadece başlangıç kısmı Aydoğan'ın şiir kitapları üzerine. Şiiri önemseyen, şiire emek harcayan bir isimle yapılan söyleşide doğrudan şairin şiirine dönük soruların daha ağırlıklı olması gerekirdi. Edebiyat Ortamı Yayınları başta olmak üzere bazı konulara girilmeyebilirdi.

Şiir yıllıklarından genç şairlere, ödüllerden dergilere, kitaplardan Türkiye'nin parçalı bir yapıya sahip oluşuna kadar pek çok konuda düşünce ve izlenimlerin aktarıldığı  söyleşinin  oldukça olgun ve dolgun olduğunu da belirtmek gerekir.

ŞİİRDE DÜZELTMELER

Şairin, "ince ve hafif sesini" pek çok konuya dokundurduğu bir söyleşi ile karşı karşıyayız. Günümüz edebiyat ortamını özellikle de şiir ortamını irdelemek isteyenlerin mutlaka başvurmak durumunda kalacakları  söyleşinin bazı bölümlerine dikkat çekmek istiyorum.  En iyisi önce kişisel bir konudan, şairin şiirleriyle ilişkisini anlamlandırma sürecinden başlamak. Mustafa Aydoğan,  önceden yayımlanan kitaplarında yer alan bazı şiirlerinde değişiklik yapmasını şöyle gerekçelendiriyor: "Her şiirin yazıldığı bir an vardır, bir de yaşadığı bir süreç vardır. Şiir canlı bir varlık. Tamamlanmış her şey eksiğini kabullenmiş demektir. Kimileri şiirin "dokunulmaz"lığına inanır, kimileri de ona "dokunur". Eksik bırakmanın da bir tadı vardır elbet, ama birlikte yaşadığımız her şeye yeniden bakma ihtiyacı da duyarız. Bakışmak iki tarafı da değiştirir. Hem bakanı hem de bakılanı. Canlılıktan ben bunu anlıyorum. Her şair şiiriyle birlikte büyür. Benim kanaatim şiirin de şairi sürekli değiştirdiği yönündedir.

Amerikalı şair Robet Bly, kitaplarının her yeni baskısında birçok şiirinde düzeltmeler yapmış. Daha birçok şair var böyle.

Şiirlerime her dönüp bakışımda birbirimizi sorguluyoruz. Onların her zaman benden bir alacakları olduğunu düşünüyorum, şiirlerime karşı kendimi hep borçlu hissediyorum. Onların beni büyüttüğünü ve kulağıma geleceğime ilişkin  kehanetlerde bulunduklarını hissediyorum. Ne zaman kitaplarımı yeniden açsam çelişik duygular içerisinde oluyorum ve onlara karşı mahcubiyet hissi içerisinde kalıyorum. Bunun biraz mükemmeliyetçilikle de alakası olabilir.  Hep bir eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu yani."

Mustafa Aydoğan, şiirinde realitenin yankısı pek görülmez. Bundan ötürü onun şiiri liriktir. Metafiziği poetik anlayışının temeline yerleştiren şairin Bugün Konuştuklarımız kitabı hakkında Ali Emre'nin yapmış olduğu şu değerlendirmeler önemli:  "Bir güzellik derleyicisi  o. Şiddeti, korkuyu, kötülüğü, gürültüyü, çırpınışı kendi sözlerinin merheminde teskin eden, kendi huzur ırmağında dindiren, sağaltan ve anlatacaklarını böyle içsel bir tedaviye, enginliğe maruz bıraktıktan sonra dışa vuran bir şair. Her şeye hikmetli bir bakış yönelterek duruyor dünyanın içinde. Uluorta bağırıp çağırmayan, önüne gelene diklenip kavgaya yeltenmeyen, çirkinliği ve kötülüğü bütün çıplaklığıyla gözümüze sokmaktan hazzetmeyen tercihlerle ilerliyor şiirleri."

Şiirdeki "kuşatmayı" kaldırmaya dönük eleştirel yaklaşımları da var şairin. Lirik bir duruşta ikamet eden Aydoğan, günümüz şiir ortamının egemen eğiliminin "metafizik yoksunluğu" olduğu kanaatinde. Realitenin büyüsünün ancak metafizikle kırılabileceğine inanan şair,  metafizik derken neyi kastettiğini  ise şöyle açıklıyor:

"Fizikötesini. Bu dünya ve öte dünya bileşkesini. Hakikati. İlahi  olana  açık kapıyı. İnsanın bir hüdayinabit olmadığını. Tabii, büyü de bir metafiziktir ama benim kastım o değil. Belki "hakikat" kavramı ile izah etmek daha doğru. Bu kavramı, yani metafizik kavramını Sezai Karakoç'tan ilham alarak kullanıyorum. Daha çok onun yerleştirdiği zeminden bakarak kavrıyorum.(...) Benim sanat ve şiir anlayışım da bu tür metafizik anlayış içerisinde oluşmuştur. Dolayısıyla sanat ve şiir üzerine yazarken ve bunları tanımlarken kalkış yaptığım nokta metafiziktir. Allah'ın yegâne güç ve belirleyici olduğu bir varlık tasavvuru. Ondan geldiğimiz ve ona döneceğimiz tek varlık. Metafizik algıdan yola çıkmadığımızda düşeceğimiz birçok tuzak var."

METAFİZİK, DÜNYEVİLİK VE ÇIKMAZ SOKAK

Aydoğan , kesin olarak ifade ettiği düşüncelerini Sezai Karakoç'un Edebiyat Yazıları I'de yer alan metafizik tanımıyla da desteklemiş. Karakoç'un "Allah ve ahret inancıyla şahdamarında gürül gürül canlı bir kan gibi akan bir metafiziğe "  vurgu yapması, Aydoğan için, insanı dünyanın fiziği aşan taraflarını kavramak için önemli bir tutamak. Bilindiği üzere sol eleştiri genel olarak Karakoç'un metafizik olarak tanımladığı durumu idealizm olarak tanımlar.   Aydoğan, realite  ve metafizik tartışmasında Sezai Karakoç'un "yeni gerçekçi şiir" olarak anmayı uygun bulduğu İkinci Yeni'nin mihenk taşı Turgut Uyar üzerinden  bugünkü şiir ortamını yorumluyor: "Turgut Uyar şiirindeki realite ya da gerçeklik duygusu insanı çıplak bırakan bir duygudur ve varlığı kavrayışı sığdır. İkinci Yeni'nin konforunu yaşayan bir şairdir o.

Aslında meseleye Turgut Uyar'dan başlayarak değil de bugünden Uyar'a doğru giderek baktığımızda hem Uyar'ın yeri açısından hem de şiirin geldiği yer açısından doğruyu daha net olarak görebiliriz diye düşünüyorum. Bugünün şiiri üzerindeki "dünyevilik" kabuğunun yoğunlaşmasındaki neden nereden kaynaklanıyor? En çok okunan ve kendisinden en çok bahsedilen şairin Turgut Uyar olduğu dönemde bu sonuç ortaya çıkıyorsa, bunu nasıl yorumlamamız lazım? Tehlikeli olanın ne olduğunu buradan bakarak daha iyi görebiliriz gibi geliyor. Yani Turgut Uyar'la ilgili ama Uyar'ın bizatihi kendi yapıp etmesini aşan bir durum da var. Müslüman dünya görüşüne sahip şairlerin bile etkilenme kaynağının Turgut Uyar olduğunu görüyorum. Sadece biçim olarak değil, algılayış ve varlığı kavrayış olarak. Mesela Sezai Karakoç'u atlıyorlar. Bu ilginç değil mi sizce? Tuhaf değil mi? Moda derken kastettiğim bu. Üstelik aradan elli yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ dönüp dönüp oraya gidilmesi kendi başına bir handikap değil mi?"  Dile getirilemeyen, dile getirilmeden üstü örtülüp geçiştirilmeye çalışılan bir  durumu açık eden bu yaklaşım kültürel dönüşümün sadece siyasallık üzerinden okunmaması gerektiğine  dair yargıları da haklı kılıyor.

Aydoğan'ın dünyevilik konusundaki eleştirilerini okuyunca Turan Karataş'ın, onun şiiri için kullandığı "dünyevî bir sevinç" ifadesinin tashih edilmesi gerektiğini düşünmeden edemedim. Öte yandan şairin eleştirilerini isim vermeksizin yapmış olması da üzerinde durulması gereken bir başka konu. Şunu da eklemeliyim ki,  söyleşinin bazı bölümlerinin Mühür dergisinin 43. sayısında yer alan Celâl Fedai söyleşisiyle "paralel"  boyutları hemen dikkat çekiyor.

Kur'an'ın şairlere ilişkin uyarısını hatırlatan Aydoğan şiirin bize ihanet edebileceğini de değiniyor.  Dergi ve yıllık çıkarmasını dünyadaki bulunuşu ile gerekçelendirirken "Bir Müslüman olarak sorumluluğuna"  dikkat çekmesi önemli. Var olan şiir ortamına dönük eleştirilerini ve itirazlarını Türkçe şiirin yatağının genişlemesi amacıyla dile getiren Aydoğan, Türkçe şiirde metafizik kanalın her zaman ana belirleyici damar olduğunu söylüyor ve olmaya da devam edeceğinin altını çiziyor. Bunun biraz daha görünür olmasının zamanla olacağına değindikten sonra şöyle sürdürüyor sözlerini: "Postmodern dünyanın baskısından kurtulup, eleştirel ve öfkeli şiirin daha derinlikli ve varlık karşısındaki hayreti ve haşyeti belirgin kılıcı bir şiire doğru yol alması gerekiyor. Alıyor ve alacak."

Sanırım Aydoğan'ın metafizik şiir vurgusu daha çok tasavvufla içli dışlı olan bir şiir. Elbette böyle olmayan boyutları da var. Sözgelimi Mehmet H. Doğan'ın "metafizik şiiri yokluğa mahkûm eden" şiir anlayışının yön verdiği yıllıkları eleştirirken kullanmış olduğu metafizik kavramı  bir derece farklı.  Bana öyle geliyor ki o, Allah'a karşı sorumluluk bilincini öne çıkarmasına karşın sadece tasavvufi epistemolojiye dayanan şiire metafizik şiir gözüyle bakıyor.  Söyleşi boyunca kullanılan bazı kavramlara yüklediği anlam bunu doğrular nitelikte. Bu konuda ona itiraz etmek isterdim ama bu uzun bir meseledir. Açsam da sonunu hemen getiremem. Hem zaten Türkçe şiirde sorumluluk bilincine yaslanan şiirin geneli de böyle olduğu için bunu bütünüyle çözümleyemem.

Aydoğan'ın şairin hikmetin sesine kulak vermesi gerektiğine dolayısıyla varlığın başlangıcına dikkat kesilerek kendini konumlandırmasının önemine vurgu yaptığı satırları önemli bulmakla birlikte şu sözlerinin hem  abartılı hem yanlış  olduğunu düşünüyorum: "Şiir bedenin mi ruhun mu emrinde? Beden geçicidir, ruh ebedi. Sonsuzluğun sesi, hikmet'in ve hayret'in sesini fısıldar bize. İslam'ın düşünce tarihini "aşk tarihi" olarak da yorumlayabiliriz diye düşünüyorum. Bütün büyük düşünürlerin geldiği nokta burası. Aşk, her şeyin başlangıcıdır çünkü. Allah'ın insana en büyük lûtfudur. Şiir ise, realitenin tuzağından ancak aşk ile kurtulabilir."

Duralım biraz burada, şairin dile getirdikleri üzerinde düşünelim. Selefilik olarak algılanmasın ama buradaki ifadelerin ciddi olarak tashih edilmesi gerekiyor bence.  Sözgelimi,  Kuran'ın anahtar kavramlarından biri olarak ele alabileceğimiz ruh kavramına yüklenen anlam konusunda Muhamed Esed'in konu hakkında Kuran Mesajı'a bakmak yeterli. O zaman ruh kavramını bu şekilde anlamanın pek doğru olmadığı da ortaya çıkacaktır.  Hayır, olmaz, Muhammed Esed modern/ist denilirse, Râğıp el-İsfahani'nin Müfredat'ının  "ruh" maddesine bakılsa da sonuç değişmeyecektir. İslam'ın düşünce tarihinin aşk tarihi olarak okunmasının zanni rivayetlere yaslanmanın sonucunda söylenmiş sözler olmanın ötesinde bir anlamı yok. Belki bu konularda edebiyat düzleminde ayrıntılı eleştirilerin gündeme taşınması gerekir. Fakat konuyu eleştirel zaviyeden ele alan birkaç kalem dışında bu meseleleri irdeleyen neredeyse yok.

Aydoğan'ın,  metafizik, ruh ve aşk konularına yaklaşımı bir yana bırakılırsa, heva ve hevesin kapattığı algılara değil, ötedünya bilincini hatırlatması her şeyin ötesinde üzerinde durulması gereken esas husustur.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş