Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


14:52, 19 Şubat 2018 Pazartesi
11:46, 21 Mayıs 2013 Salı

  • Paylaş
Pseudo İslâmcılık tartışması
Pseudo İslâmcılık tartışması

Türköne’nin, birkaç gündür daha sıklıkla duyulan kanaatlerine, ideolojik polemik ve tarihsel inşa açısından bakmak mümkün. Ne var ki, bunlar onun söylediklerinin söylenti olma vasfını yok etmiyor. Bir kere, İslâmcılığa bağlanma, sadık olma mantığını sürdüren bir kişi de olsa bir ölümden söz edemeyiz

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Kavramsal yeniliğin zorunlu katılığından ziyade basitleştirici eğilimleri ile öne çıkan Mümtaz'er Türköne, İslâmcılık hakkındaki içeriği tartışmalı olan ya da hemen tasdik edilmesi mümkün olmayan tahrik edici mesajlar sunmaya devam ediyor. Türköne'nin, İslâmcılığın Doğuşu kitabına göre fena halde 'ajitatif' bir içeriği olan Doğum ile Ölüm Arasında İslâmcılık adlı kitabındaki 'ölüm' kavramı, bir başka bağlamda bugünlerde yine sahnenin ortasına yerleşmiş vaziyette.

Türköne'nin, birkaç gündür daha sıklıkla duyulan kanaatlerine, ideolojik polemik ve tarihsel inşa açısından bakmak mümkün. Ne var ki, bunlar onun söylediklerinin söylenti olma vasfını yok etmiyor. Bir kere, İslâmcılığa bağlanma, sadık olma mantığını sürdüren bir kişi de olsa bir ölümden söz edemeyiz. Herhâlde medyatik olan ideolojilere ilişkin ölüm söylentisi soğuk savaş sonrasında çıkmaya başlayan Türkiye Günlüğü dergisinden kalan bakiyenin ufak bir göstergesi olmalı. Hatırlanacağı üzere yeni sağ entelektüeller başkalarında ideoloji olarak eleştirdikleri öznelliğin kendilerinde ortaya çıkan versiyonunun ideoloji olduğunu görmezden gelmede son derece maharetlidirler. Diğer taraftan, belirsizliğin had safhada olduğu İslâmcılık konusunda Türköne'nin söylediklerinde öne çıkan kanaatlerin temeli söz konusu edildiğinde, milliyetçi zihniyet düzleminden kaynaklanan zelilleştirme siyasasının yanında var olan ve statükodan memnuniyet duyan bir konumsallıktan yahut bunun kayboluşuna dair emarelerden de bahsedilebileceğini belirtmeliyim.

KONUMLARI GÖRELİM

Mümtaz'er Türköne'nin, İslâmcılığı "otopsi" kavramı başta olmak üzere tıp dili üzerinden okumaya çalışmasından başka anlamlar çıkarılabilir mi, onu bilemem fakat ben burada birkaç temel soruna değinmek istiyorum. Evvela birkaç hatırlatma yapalım: Zeytinburnu Belediyesinin düzenlediği "Türkiye'de İslâmcılık Düşüncesi" sempozyumu İslâmcılık üzerinde yeniden düşünmeye fırsat sunması bakımından son derece önemliydi. Fakat sempozyumun basında yer alış biçiminin ağırlık noktasını yine "ölüm" meselesinin oluşturması bana kalırsa son derece sınırlı bir yansıtma biçimiydi. Oysa aynı oturumda Ali Yaşar Sarıbay'ın –kriminalize edici politik gerilimi ihmal etmeksizin- bugüne kadar kurulan ve İslâmcı olarak bilinen partilerin İslâmcılığın farkını "üçüncü yol" olma vasfını ortaya koyabilen bir program sunamadıklarını ifade etmiş olması, İslâmcı siyaseti tartışmak açısından son derece verimli bir başka tartışmanın kapısını aralayabilirdi. Aynı şekilde Tanıl Bora'nın geleceğe dönük tartışmalar bakımından önemli olan "dördüncü yol" terkibi de, siyasetin yol güzergâhı üzerinden okunmasına dönük değerli bir katkıydı. Hele Necdet Subaşı'nın "İslâmcılık devlete yaklaştıkça muhafazakârlaşıyor, topluma yaklaştıkça marjinalleşiyor" mealindeki sözü daha büyük bir tartışmanın açılışı olmaya müsaitti. Ne yazık ki basında bu konular üzerinden bir tartışma yerine, tutunma eksikliği sebebiyle ilerlemeksizin aynı noktada dönmek tercih edildi. Öte yandan, Türköne'nin kendisini dinleyicilere İslâmcı olup olmadıklarının sorma makamında görüyor oluşu manidardı. Bugün İslâmcı figürleri hiçe saymanın anlamı, hangi "tezgâh" işliyorsa ondan sonsuz derecede memnuniyet duymak olsa gerek. İslâmcılığın, bütün sahiplenicilerinin sayılmasıyla oluşan bir toplam olmadığını fark etmek için oturup biraz İlahi Kelâm'daki azlık/çokluk meselesini tefekkür etmek gerekir. Ne güzel söylemişti bir filozof: "İnsanların ne yaptıklarını bilmek, kaç kişi olduklarını bilmekten daha önemli. Öyle durumlar olur ki, kırk kişi çok az şey yapabilecekken iki kişi bir sürü şey yapabilir."

İtiraf ettirmeye dayalı söz konusu taktiğe karşı eleştirel bir şeyler yazmak, her zamankinden daha çok gereklidir. Belki belli mutabakatların yavaş yavaş zayıflamakta oluşundan bile söz edilebilir. "Politik gerilimin" azalmış olması İslâmcılık konusunda en azından bir tartışmaya yol açtı ki, 1997 ve 2001 sonrasında bu mevzuda böyle hararetli ve uzun bir tartışma yapılmamıştı. Yapılsa da İslâmcı dergilerin arşivlerinde kalmıştı. İslâmcılık artık birkaç yıl öncesine göre daha sık konuşulup tartışılıyor. Fakat bir "kriz" durumunda belirginleşen İslâmcılık, nedense çoğu zaman "kriz" durumu üzerinden değil daha çok ön tarihi üzerinden konuşuluyor. Esasında klasik İslâmcılığın doğuş şartlarındaki refleksler düşünüldüğünde yahut Seyyid Kutub'un Reşid Rıza'ya dönük eleştirileri dikkate alındığında mevcut durumun 'aşılması gereken bir yük' haline geldiğinden bile söz edilebilir gibi geliyor bana. İslâmcılığın kalkış noktasının, her zaman somut durumlar çerçevesinde geliştiğini anlamak için, İslâmcıların Asr suresini öne çıkarmalarının altında yatan sebebe dikkat kesilmeliyiz. Buna karşın, İslâmcılık açısından olumlu/olumsuz olma durumunu bir tarafa bıraktığımızda, uzun bir yeniden oluşum dönemine girdiğimiz de bir başka gerçektir.

Öncelikle Zaman gazetesinde geçen yıl başladığı öne sürülen -aslında öyle olmayan- İslâmcılık tartışması siyaseten pseudo/sahte bir tartışmadır. Bu çıkarımım garip karşılanıyor olabilir fakat özdeşleşmenin rakip biçimlerinin ciddi sorunlar içerdiği kanaatindeyim. Şu iki hususu gündeme alıp kıyaslamak faydalı ve ufuk açıcı olabilir: Hem Mümtaz'er Türköne hem de ona karşı konumlanan rakip kişi yahut kişilerin söyledikleri zahiren farklı olsa da temelde neonurculuğun onaylanmasının farklı veçheleri olmanın ötesine geçilemediği görülmektedir. "Bu dostluğa şapka çıkarılır" sözünün ifade ettiği anlamı fark etmek için geriye doğru mutlaka bir kazı yapılması lazım. O yüzden, bu hasımlığın hısımlığı yahut "zıtların birliği" noktasında son derece dikkatli olmalıyız. Zaman gazetesi dışında sürdürülen tartışmalarda ise hâkim hava ne yazık ki çoğu zaman AKP hegemonyasının onaylanmasına dönüştüğü için fazlasıyla defansif, statükocu ve arınmayı mümkün kılma noktasında bir vesileye dönüşememektedir. Dolayısıyla İslâmcılığın selameti yahut sahihliğine dönük bir niyet varsa, zayıf halka olan buğz siyasetinin ötesinde hem mevcut durum üzerinde statükonun tahakkümlerini tespit etmeyi hem de bunlardan kaçmayı başaran bir usul önerisi üzerinde düşünülmelidir. Adları, istismar eden kullanımdan çekip çıkarmanın güçlüğünün farkında olarak epey zahmet çekmeye gönüllü olmak lazım. Elbette bunların ayrıntılı bir dökümünün formüle edilişi dikkatli, ayrıntılı değerlendirmeleri hak etmektedir.

YERLİLİĞİN AYARTICI KİBRİ

Bilindiği üzere Mümtaz'er Türköne, doktora tezine dayanan, son derece ilgi çekici İslâmcılığın Doğuşu adlı çalışmasında milliyetçi denilebilecek bir yaklaşımla İslâmcılığın kaynağının/kökeninin Cemaleddin Afgânî değil Namık Kemal olduğunu ifade ediyordu. Onun bu çalışmasını tanıtan, özetleyen ve eleştiren önemli yazılar da yayımlanmış durumda. Bana göre erken tarihli eleştirel yazılar içinde en önemlisi, Bilgi ve Hikmet dergisinin 3. sayısında Kemal Karpat tarafından kaleme alınan yazı gelir. Karpat söz konusu yazısında, Türköne'nin Afgânî değerlendirmelerinin ağırlıklı olarak Elie Kedourie ve Nikki R. Keddie'nin duygusal ve kasıtlı hükümlerinden beslendiğini ifade etmektedir. İsmail Kara ise Amel Defteri'nde, Türköne'nin İslâmcılık konulu kitabını değerlendirirken Afgânî'nin büyük bir düşünür olmasa da cesaretli, zamanının çok ilerisinde düşünen siyasi bir figür olduğuna dikkat çeker. Bu tür değerlendirmelere bir yenisini eklemeye gerek yok. Çünkü mesele sadece geçmişe ilişkin basit bir köken tartışması değil. Türköne'nin, aradan geçen yıllar içinde bu konudaki yaklaşımını farklı iki isim üzerinden güncelleme gayreti içine girdiği görülüyor. Hele Yeryüzü dergisi özelinde söyledikleri düşünüldüğünde rahatlıkla meselenin şahsi boyutlarının daha baskın olduğu düşünülebilir ve buralarda biçimlenen karşılaşmalar üzerinden psikanalitik yorumlar yapılabilir. Aslında onun pek çok metninde İslâmcılık içi tartışmaları yerlilik/yabancılık diskuru üzerinden okuyarak terk etmiş izlenimi oluşturduğu "milliyetçi" bakış açısını tahkim etme gayreti içinde olduğu hemen fark edilecektir. Yani meselenin aslı hesaplaşma siyasetidir.

Bana kalırsa Türköne, her tecrübenin farklı olduğunu unutmayı tercih ederek, Türkiye'nin tecrübe farklılığının abartılı vurgulanmasıyla önemli bir hususa dikkat çektiğini zannediyor. Ne var ki bu hususta büyük bir yanılgıya düşmekten kurtulamıyor. Türkiye İslâmcılığını hem muhalefet olgusu üzerinden sigaya çekiyor hem de bu İslâmcılığın her zaman 'uzlaşmacı' ve 'pragmatik' olduğunu ifade ederek İslamcılığın radikal bir yol yordam geliştir(e) memesinden memnuniyet duyduğunu tekrarlıyor. Şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Türköne, İslâmcılık konulu metinlerinde öteden beri, Türkiye İslâmcılığını dolayısıyla İslâmcı özneleri yargılayan bir ilkeyi süreklileştirmiştir. Epik karakterinin öne çıktığı doksanlı yıllarda İslâmcılığı kökü dışarıda olmakla, anti-emperyalist temalara sahip olmakla itham etmiştir. İslâmcılığın AKP'li olmakla eşitlendiği ve bunun 'mümkün ve tek çıkar yol' olarak telakki edildiği iki binli yılların sonunda ise, iktidar teknolojileri üzerinden ölümünü ilan etmiştir. Her iki yorum ve kanaatin resmi destekçilerinin bulunduğuna ve kendi otoritesine sahip olduğuna işaret edebiliriz.

Devleti yaşatma mecburiyetinde olduğunu düşündüğü İslâmcılığın, terakkici, eklektik, modernleşmeci olmasından rahatsızlık duymayan Türköne, Türkiye İslâmcılığının ön tarihinden habersiz olduğunu her fırsatta yineliyor. Herhâlde bu konuda alttan alta varlığını hissettiren devam ediş çerçevesindeki bağlılıktan hoşnut olmadığını düşünebiliriz. Oysa onu sevindirecek gelişmeler de yaşanmıyor değil: Günümüz İslâmcılığının "teorik" meseleleri ile uğraşanlar Said Halim Paşa başta olmak üzere Osmanlı İslamcılığında öne çıkan isimlerini de okuyorlar artık. Fakat bütün sızlanmalara karşın adı İslâmcılıkla özdeş olan çoğu isim yahut gençler uzun zamandır İslâmcılığın ön tarihindeki isimlerin ya sadece adlarını telaffuz ediyorlar ya da bunları antropolojik bir okumaya tabi tutuyorlar. Bu isimleri ihata edebilecek devam ettirici/düzenleyici bir dikkatten yahut bağ kurma perspektifinden yoksunlar. Bu nedenle artık İslâmcılığın ön tarihinin Türkiyeli isimlerini İslâmcılığın arka tarihindeki isimlerle yarıştırıp buradan yerlilik üretmeye çalışmanın varolan statükocu konformizmi güçlendirmekten ve İslamcılığın bugünkü meselelere ilişkin bakışını sınırlayan bir hitap olmaktan öte bir anlamının olmadığını fark etmek gerekir. Şunu unutmayalım ki genç nesle Seyyid Kutub'un tahkir edilerek sunulmasının akabinde Türkiye İslâmcılığında ön planda bulunan isimler daha çok prestij kazanıp daha çok okunacak değil. Meselenin hakikate sadakatin maruz kalabileceği çürüme biçimlerini tespit etme ve bunlara karşı koyma yeteneğini gerekli kıldığını hatırlamak İslâmcılık fikri açısından daha öncelikli bir mesele olmalı. Bu yüzden yetmişli yılların habisleştirici dilinden ziyade Mehmed Akif, Babanzade Ahmed, Ahmed Hamdi Akseki gibi isimlerin kucaklayıcı dikkati yanında bütün birikime bakış tarzında eleştirel mesafeyi gündeme alma zorunluluğu vardır. Hem ayrıca İslâmcı olmayan birilerinin İslâmcıları, yerlilik üzerinden eleştirme hakkını nereden aldıklarını sormak da gerekmektedir.

Türköne, İslâmcılığın kısa tarihi yahut arka tarihi olarak görebileceğimiz 1960 sonrası süreci hakkındaki kanaatlerini Türkiye Günlüğü dergisi başta olmak üzere farklı yayın organlarında dile getirdi. Bahsettiğim bu "yerlilik takıntısı" her daim milliyetçi özü korumaya da yarıyor aynı zamanda. 1996-1997 yıllarında TRT'de yayımlanan bir belgeselden oluşturulan Türk Düşünce Hayatı adlı kitapta yer alan düşündürücü kanaatlerinden söz etmenin tam yeridir: "Bugünkü İslâmcılık daha çok anti-emperyalist işte bağımsızlığı hedefleyen İslamcı geleneğe eklemlenen bir İslâmcılık. Yani ithal bir İslâmcılık.(...) O yüzden bizdeki İslâmcılık yani aydın İslâmcılığı tabii ki halkta makes bulmuş, halkta kök bulmuş bir İslâmcılık değil. Bizdeki İslâmcılık yerli (...) kendi tarihimizden, kendi geleneklerimizden gelen, yaşanmış tarihten gelen bir İslâmcılık değil. İthal bir İslâmcılık. O yüzden ben 19. yüzyıl boyunca ortaya çıkan İslâmcılık -II. Meşrutiyet sonrası İslâmcılık- ile bugünkü İslâmcılığı karşılaştırmanın, mukayese etmenin çok doğru olmadığını düşünüyorum."

Türkiye İslâmcılığının uzun tarihinin özgüllüğünü ve öncülüğünü 1990'lı yıllarda Ali Suavi- Mevdudi karşıtlığı yahut hiyerarşisi üzerinden kuran Türköne, bu tartışmayı şimdilerde Said Nursî ve Seyyid Kutub karşıtlığı üzerinden kuruyor ve ikinci ismi ötekileştirerek 'marjinal' bir konuma yerleştiriyor. Zaten öteden beri, sağcılıktan ideolojisizlik ideolojisine demirleyenlerin marjinalliğe yükledikleri olumsuz anlam konusunda tematik ortaklıklar söz konusudur. Gelgelelim, Kutub'un 'İslam devleti' kavramını değil uzun vadeli toplumsal değişimi hedefleyen boyutunu yahut erken ve geç dönem farkını hiç dikkate almaksızın mahkum etme siyaseti bazı bakımlardan dikkate değer özgüllükleri kavrama iddiasının altını boşaltır. Zira Nursî-Kutub ikilisinin ele alınışında karşımıza çıkan temel kanaat "milliyetçi öz"den hareket ediliyor oluşu ve statükoyu tahkim edecek çıkarımlarda bulunulmasıdır. Bu bağlamda doksanlı yıllarda serdettiği ifadelerden birini alıntılamayı gerekli görüyorum: "Bizim İslâmcılığımız dünyadaki diğer ülkelerin İslâmcılığından çok farklıdır. Bu farkın mutlaka anlaşılması gerekir." Şimdi bu düşüncelerin sınırlarını çizmek çok kolay değil. Esasında mevcut İslâmcılığı ele alma sürecinde karşımıza çıkan bu yaklaşım, kökü dışarıdalık ithamıyla birlikte Türkiye İslâmcılığının ön tarihinden habersizliğini dile getirişi bakımından dikkat çekicidir. Bundan dolayı 1960 sonrası İslâmcılığının iktidar karşısında eleştirel bir tutum geliştiren dallarının negatif bir şekilde tasvir edilişinin sınırlılıklarını barındırmaktadır.

BİR PİYASA İLGİSİ

Bu çerçevede kabaca söylersek Mümtaz'er Türköne ile birlikte onlarca ismin Said Nursî ilgisi çoğu zaman 'saf' bir ilgi değildir. Olgunlaşmış bir 'piyasa' ilişkisidir. Çünkü Said Nursî'yi önemseyen kitle nezdinde sempatik bulunuyor ve bir pazar ediniyorlar. Bu açıdan etkileme gücü bulunan pek çok yazının içtenliği konusunda kuşkulu olmamak mümkün değildir. Bu piyasada oluşun entelektüel network içinde yer alan bir isim olarak Mümtaz'er Türköne'nin yazı ve kitaplarında pek çok örnek bulunabilir. Ben, Gelenekle Gelecek Arasında Bediüzzaman adını taşıyan söyleşi kitabında yer alan düşüncelerine dikkat çekeceğim. Said Nursî'nin hem kitaplarıyla hem de hayat tecrübesiyle bugünkü Türkiye'nin en önemli mimarlarından biri olarak görülebileceğini söyleyen Türköne, Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Kemalist uygulamalar karşısında Said Nursî'nin farkını şöyle açıklıyor: "Öfkeyle yerinden fırlayanlar zararla oturuyor. Bunun olumsuz örnekleri olarak Şeyh Said Hadisesi, Menemen Hadisesi, Ticanî Meselesi var. Bu hadiselerin hiçbir faydası olmadığı gibi, zararı da oldu.

Diğer yandan, üzerinizde zulmün karanlığı varken, o zulmet zamanlarında birileri bir yerde gayet sakin, soğukkanlı, insanı inşa etmeye çalışıyorlar, insana yatırım yapıyorlar, onu donatmaya, güçlendirmeye, onun zihnî melekelerini geliştirmeye, onun ahlakını yükseltmeye çalışıyorlar." Oysa Şeyh Said İsyanı olmasa Said Nursî inziva hayatından topluma dönemeyecekti. Bu bağlamda daha ayrıntılı okumalar için Şerif Mardin'in Bediüzzaman Said Nursi Olayı kitabı değil; Türkçedeki en sağlam Said Nursî biyografisi olan Yusuf Kenan Beysülen ve Cemalettin Canlı'nın kaleme aldığı Zaman İçinde Bediüzzaman kitabı okunmalıdır. Burada dikkate değer olan bir husus da şu olsa gerek: Bir dönemde savundukları düşüncelerin bedelini hayatlarıyla ödemiş olan isimlerin mirasına saygısızlık ve bunların karşısında mutlak, nihai bir eylem düzeni dayatma cüreti. Doğrusu böyle bir dayatma cüreti ister istemez fiilen meselelerin karıştırılmasına yol açacaktır.

Ardından Said Nursî'nin ne kadar öngörülü olduğu vurgulanıyor, diğer İslâm ülkelerinde yaşananlar üzerinden onun farklılığı şöyle vurgulanıyor: "Bu anlamda Türkiye'nin karşılaştırılabileceği iki ülke var. Biri Mısır, diğeri Pakistan. Özellikle modernleşme maceraları açısından Mısır ve Türkiye paralel giden iki ülke. Aşağı yukarı eşzamanlı olarak Mısır'da İhvan-ı Müslimîn, Pakistan'da ise Cemaat-i İslâmî var. Risale-i Nur hareketini bu iki oluşumla karşılaştırmak gerekir. İkisi de başlangıçta modernleşme karşısında savrulmaları engellemek ve insanı tahkim etmek amacıyla kuruluyorlar. Sistematik olarak şiddeti reddeden; kaybolan, dağılan, atomlaşan insanı bir şekilde tutup yeniden inşa eden hareketler bunlar.

Fakat sonradan iki hareket yoğun bir siyasal ve toplumsal şiddet sarmalına kapılmış ve ezilmişlerdir. Buna karşılık şiddeti her hal ve şartta reddeden Risale-i Nur hareketi, öyle görünüyor ki, bugün gelinen nokta itibariyle, bütün bu modernleşme süreci boyunca yöneten elit azınlığın eline bahane, gerekçe vermekten toplumu kurtarmıştır. Toplum kendi halinde bırakılsaydı kendi şiddetini üretirdi ve korkunç çatışmalar olurdu." Son cümle üzerinde bir miktar düşünmek için yukarıda bahsettiğim biyografinin eşiğinde yer alan sunuş yazısını okumak meselenin nasıl konumlandırıldığını açık bir şekilde gösterecektir.

Gelenekle Gelecek Arasında Bediüzzaman kitabında sorular da egemen zihnin komplocu mantığıyla sorulup Said Nursî'nin farkı abartılı bir biçimde ortaya konulduktan sonra Türkiye'nin cazibe merkezi olması ve önderliğine değiniliyor. Türköne'nin, Türk oryantalizmi kategorisine girebilecek düşünceleri ile Pakistan ve Mısır tecrübesizliğine sürekli vurgu yapıyor olması siyasi olarak da okunması gereken bir konu. Yine bu bağlamda İslâmcılığın ölümü tezini gevşek biçimde sergilediği Doğum ile Ölüm Arasında İslâmcılık kitabında yer alan 'tavsiyeleri' de dikkate değer. Toplumun tasallut ve tahakküm karşısında siyasallaşmamasına düzülen övgü, sağın itaatkâr siyaset telakkisi bakımından da irdelenmesi gereken düşünceler: "Birçok toplumun modernleşme tarihlerini kendi yaşadığımız modernleşmeyle karşılaştırdığımızda, Türkiye Tek Parti vandalizmine rağmen, özellikle kültürel vandalizmine rağmen çok köklü bir savrulma yaşamadıysa, bu Bediüzzaman'nın sayesindedir. Bediüzzaman'nın bu hizmetini biz teslim etmeliyiz. Aksi olsaydı ne olurdu? Yani Bediüzzaman olmasaydı ne olurdu? Bu toplum savrulurdu, harcanırdı, bu toplum öfke, şiddet sarmalı içinde kendini tüketirdi.1960-70'li yıllarda sadece gençlikte gördüğümüz o şiddet histerisi belki bütün topluma yayılırdı."

Toplama ve çıkarma işlemlerini yeniden bir başka düzlemde yapmamız gerekiyor. Son olarak şunu hatırlatalım: İslâmcılığın hayatiyetine ilişkin ölüm ve otopsi üzerinden kurulan ve her şeyi bildiği izlenimi bırakan keskin hükmün siyasal konteksti dikkate alınmalıdır. Unutmayalım ki, İslâmcılık sadece bir yerde temsil edildiği varsayılan 'örtülü' manifestodan kaynaklanmaz. Gerçek durumlardan, bu durumlarda söyleyip eylediklerimizden/ yapabileceklerimizden kaynaklanır.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
dikkat
abdullah birisi
tarihe ve özellikle de İslama mal olmuş İslam ın gidişatına yön verebilmiş şahsiyetler hakkında yorum yaparken onları kendi düşüncelerimiz için bir yerli ve yabancı ayrımı yada beriki-öteki ya da bizim-onların ayrımı yapmamak gerekir. şunu çok iyi bilmeliyiz ki said nursi de seyyit kutup da çalışmalarının ana odak noktasını ümmet bilinci oluşturur. eğer bunun için tartışılmıyorsa gerisi fantazma..
22/05/2013, 12:07
Belediye bir iş yapmış
KBC
Belediye hizmettir diye ilmi bir toplantı düzenlemiş. Lakin toplantı siyasi olmuş. Zaten mevcut katılım kadrosu itibariyle başka türlü olması beklenemezdi de. Katılımcıların bir kısmının ilmi figürler olması durumu değiştirecek değildi. Toplantı siyasetle ilim arasında salındığı için Öz'ün bu toplantıyı değerlendirme çabası heder olmuş. Bu kadar zihni mesaiye değmezdi.
22/05/2013, 11:52