Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


16:15, 20 Şubat 2018 Salı
Güncelleme: 12:22, 31 Ocak 2018 Çarşamba

  • Paylaş
Yardımcı Doçent ve Doçent Statüsünde değişiklik için kanun teklifi üzerine bir değerlendirme
Yardımcı Doçent ve Doçent Statüsünde değişiklik için kanun teklifi üzerine bir değerlendirme

Kayseri Millet Vekili Sayın Mustafa Elitaş tarafından, 17 Ocak tarihinde, TBMM Başkanlığı'na sunulan Yardımcı Doçent ve Doçent statüsünde Değişiklik için Kanun Teklifi ve gerekçesi üzerine yapılan değerlendirme...

Prof. Dr. Durmuş Günay 

Kayseri Millet Vekili Sayın Mustafa Elitaş tarafından, 17 Ocak 2018’de tarihinde, TBMM Başkanlığı'na sunulan Yardımcı Doçent ve Doçent statüsünde Değişiklik için Kanun Teklifi ve gerekçesi üzerine aşağıdaki değerlendirme yapılmıştır. 

Teklif, Sayın Cumhurbaşkanının talimatıyla YÖK tarafından hazırlanarak, Milli Eğitim Bakanlığı yoluyla TBMM'ye ulaşmış ve Meclis Başkanlığı'na sunulmuş bulunmaktadır. 

I. GİRİŞ

Yapılan her eylemin bir amacı, dayandığı bir felsefesi olmalıdır. Üzerinde değişiklik yapılmak istenen varolanın nitelikleri iyi bilinmelidir. Bir şeyin içinde bulunmak kimi zaman bir körlük oluşturabilir.

Cihân ârâ cihân içindedür arayı bilmezler

O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler  olabilir. Üniversite konusunda da bu olabilir. Üniversiteyi yine de ancak içinde bulunanlar kavrayabilir.

Durmuş GünayÜniversite dışardan kavranılamaz. Bazı bilgiler yaşanarak anlaşılabilir, öğrenilebilir, ama söz ile dile getiremezsiniz. Bilimsel araştırmanın, yüksek vasıflı insan yetiştirmenin, hoca ile öğrenci arasındaki ilişkinin dile dökülemeyen örtük bilgi (tacit knowledge/zimni bilgi) denilen yanları vardır. Akademik özgürlük (academic freedom) ve üniversite özerkliğinin önemi (university autonomy) zorunluluğu bu noktada ortaya çıkar. Üniversite tüzel kişiliğinin seçme ve irade özgürlüğü anlamına gelen üniversite özerkliği, üniversitenin mahiyetinin kavranmasına dayanır. Bunu başarabilenler üniversitenin içinde yaşamış olan akademisyenlerden kişiler olabilir. Üniversite özerkliğinin dayanağı budur. O yüzden üniversite kendi hakkında kendisi karar vermekte özgür olmalıdır. 

Yükseköğretim alanında Tanzimat sonrasında, I. Darülfünun'un 1863’de kurulmasından sonra, 1933’e kadar, 70 yılda, kapanıp-açılma şeklinde beş ayrı Darülfünün kuruldu-kapandı. 1933’Üniversite Reformu ile yapısı ve bütün terminolojisi ile birlikte üniversite olduğu gibi Batıdan alındı. 1933’ Reformundan günümüze kadar, Reform veya değışiklik şeklinde 5 ayrı önemli mevzuat düzenlemesi (1933, 1946,1960,1973,1981) yapıldı. Üniversitede, 1863’den 2018’e kadar 155 yılda 10(on) önemli düzenleme yapıldı. Ülkemizde, değişiklikler; deneyimlerden yararlanmak, giderek hataları eleyip iyileştirmeler yapmak ve böylece bir gelenek oluşturmak şeklinde olmadı. Bütün değişikliklerin ana karakteri sanki “yık-yap” ilkesi idi. Yık-yap esasına bağlı sürekli değişiklik yapmak sürekli hata yapmaya işaret eder. Çünkü önceki yapılan hatalı kabul edildiği için değiştirme yoluna gidilmiştir. Bir süre sonra hatalı görülecek olan, şimdi icra edilmektedir. Üniversitenin ne olduğuna dair, Gazzali anlamında Hakke’l Yakin, Platon anlamında epistemik bilgisine ne yazık ki nüfuz edemedik. (Platon epistemik bilgiyi iki anlamda kullanır, biri ideaların bilgisi, ikincisi sorgulanarak yaşanarak kazanılan bilgi) 

Üzerinde çok sayıda değişiklik yapılmasına ve bütün eleştirilere rağmen, ana omurgası değişmeksizin 37 yıldır en uzun yaşayan, 2547 Sayılı Kanun ile yapılan düzenleme oldu. Bunda, düzenlemeyi, üniversiteyi bilen ve içinden  gelen bir kişinin, Prof. Dr. Doğramacı’nın, yapmış olmasının çok büyük rolü vardır. Kurulan sistemin eleştirilere dayanmasıdır. 

Günümüzde, ülkelerin gelişmişliği, bilim ve teknoloji üretme ve yüksek vasıflı insan yetiştirme kapasitesi ile ölçülür olmuştur. Dolayısıyla ülkeler arasındaki fark, üniversiteler arasındaki fark ile yakından  bağlantılıdır. 

Ülkemizin ortalama insandan çok, yüksek vasıflı, birinci sınıf, kalbur üstü denilen insana bilhassa ihtiyacı vardır. “Orta gelir tuzağı” gibi, orta insan tuzağına yakalanıyoruz. Ülkeler, düşünürleriyle, bilim adamlarıyla, sanatçılarıyla, şairleriyle, mucitleri ile kaşifleri ile vardırlar. Bu insanlar kolayca yetişmez. Onlar alanlarında hakikat ile buluşabilenlerdir. Hakikat kendisini gizler. Kendisini kolayca ele vermez. O’nu hemen göremezsiniz. Derinlerdedir. Fedakarlık ve adanmışlık ister. Üniversitedeki statüleri kolaylaştırarak bir yere varamayız. Kaliteyi teşvik eden elekler olmak zorundadır. Üniversitede kişi için ancak kendi yapıp etmelerinin karşılığı olmalıdır. Bilim karşılık bekleyerek yapılamaz Aşk ile yapılır. Karşılık meselesi asıl toplumu ilgilendirir. Toplum bilimi ve bilim adamını takdir etmelidir. Bilimin bir aşk tarafı bir de takdir tarafı vardır. İbni Sina (980-1037), “Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder” der. Bizim kültürümüzde, “Marifet iltifata tabidir”. Marifet, iltifat ile yakından bağlantılı, ama bilim biraz farklı. Bilim metafizik bir gerilim ister. 

Üniversite, bürokratik olandan çok farklıdır. Kimseye kolayca statü verilemez. Akademisyen, kendi çabasıyla, kendi zihin gücüyle statü kazanabilir. Etik ilkelerin temeli, hak edilmeyenin elde edilememesidir. Tümevarımcı akıl yürütmenin geçerliliği için ileri sürülen argümanlardan biri de bir olgu çok sayıda tekrar edildiğinde aynı sonucun elde edilmesidir. Bu aynı zamanda eleştirilen bir gerekçedir. Örneğin, atom bombasının tehlikeli olduğunu anlamak için çok sayıda tekrar edilmesi gerekmez. Bir kere Hiroşima'ya bomba atılması ne kadar tehlikeli olduğunu göstermeye yeter. Benzer bir durum akademik alanda da sözkonusudur. Eğer bir akademik unvan yasayla veya başka bir yolla hakedilmeksizin elde edilmişse bu akademisyende hakedilmeyeni talep etmeyi meşru gören daimi bir etik kural haline gelebilir. Bu kendisinin insan yetiştirmesini de etkiler. Öğrencilerine, yetkinliğe göre değil de kendi yetkisine dayalı olarak unvan vermeye başlar, çünkü virüs bulaşmıştır. Dikkat çekmek istediğim yer burasıdır. Akademia içinden çürümeye başlamıştır ve etkileri yıllar sonra ortaya çıkar.

Burada bilim felsefesi filozofu Karl Popper’in bir sözünü aktararak giriş bahsini kapatacağım. “Hiç kimse size nerede yanlış yaptığınızı göstermekten daha büyük bir iyilik yapamaz”. Bu ifade ile hataların dile getirilmesinin önemine dikkat çekmek istedim. Yoksa, biz yanlışları ortaya koyacağız şeklinde anlaşılması halinde çok mahçup olacağımı belirtmek isterim. Hep birlikte, ortak akıl ile ülkemiz için daha iyisini nasıl yaparız kaygısı ile yazdığımı belirtmeden geçemeyeceğim.  

II. TEKLİF EDİLEN DÜZENLEME 

Şimdi önce, hazırlanan değişiklik taslağı üzerinde duralım. 

1. Değişikliğin amacı ile ilgili olarak, değişiklik taslağının genel gerekçesinde şu ifadeler yer almıştır: 

“Bilindiği gibi yardımcı doçentlik kadrosu 2547 sayılı Kanun ile sisteme girmiştir.

Akademinin kendi tabii ihtiyacı ve doğası sonucu değil, o günkü sorunlara pratik çözüm üretmeye yönelik olmak üzere icat edilmiştir. Yükseköğretim Kanunu'nda yer alan "yardımcı doçentlik" kadrosu "doçentin yardımcısı" şeklinde bir yanlış algı oluşturmaktadır. Bu gerçek ve dünyadaki gelişmiş yükseköğretim sistemlerinde aynı pozisyon için kullanılan ibarelerin anlamları dikkate alınarak, "Doktor Öğretim Görevlisi" kadrosunun ihdas edilmesi uygun olacaktır. Bu nedenle teklif ile "doktoradan sonra doçentlikten önce zorunlu bir kademe olarak kabul edilmekte olan" yardımcı doçentlik kaldırılmakta ve doktorasını bitirenlerin doçentliğe geçişi kolaylaştırılmaktadır. Yapılacak düzenlemeyle doktora sonrasında öğretim üyeliğine geçiş surecinin daha hızlı bir şekilde gerçekleşmesi mümkün olacaktır. Teklif ile doktor öğretim görevlisi düzenlemesi ile doçentlik sürecinde köklü değişikliklerin birlikte hayata geçirilmesi amaçlanmaktadır.” 

Bu gerekçedeki yorumlara katılmak mümkün değil. Şöyle ki: “Akademinin kendi tabii ihtiyacı ve doğası sonucu değil, o günkü sorunlara pratik çözüm üretmeye yönelik olmak üzere icat edilmiştir” deniliyor. Oysa bu ünvan, Dünyada 2547’nin yasalaştığı 1981 yılından önce de mevcuttu. Yani bizim tarafımızdan yapılan bir icat değil. Yardımcı Doçentlik, akademik çalışmanın en üst düzeyi olan Doktora yapmış akademisyenlerin bazı ek çalışmaları ve jüri değerlendirmesine dayalı olarak öğretim üyesi statüsüne yükseltilmesi anlamına gelmektedir. Doktoradan sonra bu statüye, dolayısıyla öğretim üyesi statüsüne, Yard. Doçentliğe veya doğrudan doçentliğe geçişte, kriterleri sağlamak şartı ile, yasal bir engel sözkonusu değildir. 

2. "yardımcı doçentlik" kadrosu "doçentin yardımcısı" şeklinde bir yanlış algı oluşturmaktadır” denilmektedir. 

Eğer bu iki ibare birbirine karştırılıyorsa, bu durum ifade ile ilgili değil, karıştıran kişiye ait bir sorun olmalıdır. Mesela, “domates tarlası” ile “tarla domatesi” birbirine karışır mı? Biri domates, diğeri tarla. Tarla ile domates birbirine karıştırılıyorsa, dil ile değil, karıştıran kişinin tefrik kabiliyeti ile ilgili bir mesele olmalıdır. Burada, “Yardımcı Doçent”, bir unvan olarak kullanılıyor. Yoksa gerekçede yazıldığı gibi Doçent yardımcısı anlamında bir niteleme değil. 

3. Dünyanın Yardımcı Doçentlik unvanı bulunan ülkelerinde, öğretim üyeleri unvanları şöyledir: Asistan Profesör (Asistant Professor), Yardımcı Profesör (Associate Professor), ve Profesör (Professor). Bizde 1933 Reformundan beri Doçentlik adında bir unvan bulunduğundan, Asistant Professor’a karşılık gelmek üzere, 2547 Sayılı Kanunda,Yardımcı Doçent unvanı kullanılmıştır. Yardımcı Doçent yerine Asistan Profesör ünvanı kullanılsaydı, Doçent unvanı ile Profesör unvanı arasında bir algı oluşturabilirdi. Oysa Yardımcı Doçentlik, Doçentlikten önce bir unvan. Türkçe’de “Yardımcı Doçent” terimi isabetli olmuştur. 

4. Yukarda, 1. şıkda, gerekçeden yapılan alıntıda ileri sürülen iddialar hatalıdır. Bu yargıyı bir kanaat olarak söylemiyorum, olgusal bilgi olarak yanlış olduğunu söylemek istiyorum. Süleymaniye Camiine, bu Selimiye Camiidir demek nasıl yanlış ise, öyle yanlıştır. 

5. Yardımcı Doçentlik unvanı hangi ülkelerde var? 

Yardımcı Doçentlik unvanının başka ülkelerde olmadığı dile getirilmektedir. Başka ülkelerde bulunup bulunmamasından önce bizim bünyemize uygun olması daha önemli. Ancak başka ülkelerde de Yardımcı Doçent unvanı mevcut. Bu unvanın kullanıldığı bazı ülkeler şunlardır: ABD, Avusturya, Belçika (Fransız Bölgesi), Bulgaristan, Çin, Danimarka, Fransa, İsviçre, Kanada, Kıbrıs,  Letonya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye. 

6. Yardımcı Doçentlik konusunda teklifte yer alan değişiklik önerilerini şöyle özetleyebiliriz. 

Yardımcı Doçent (Yard.Doç) adı “Doktor Öğretim Görevlisi”, şeklinde değiştirilecek. Yard.Doç. ilanı üniversiteler tarafından veriliyordu. Doktor Öğretim Görevlisi kadrolarının ilanı Yükseöğretim Kurulu tarafından yapılması teklif edilmektedir. Yard. Doç atamasında, halen uygulanmakta olan 150-200 kelimelik, yabancı dilden Türkçeye, Türkçeden yabancı dile çeviri şeklinde yapılan dil sınavında başarılı olmak şartı yerine, merkezi dil sınavından en az 55 puan alınması gerekmektedir. Mevcut yasada, “Yardımcı doçentler bir üniversitede her seferinde ikişer veya üçer yıllık süreler için en çok 12 yıla kadar atanabilirler” hükmü yer almaktadır. 

Doktor öğretim görevlileri en çok 4 yıl için atanabileceklerdir. Üst sınır olan 12 yıl teklifte kaldırılmaktadır. 

Mevcut Yasada “Fakültelerde ve fakültelere bağlı kuruluşlarda dekan, rektörlüğe bağlı enstitü ve yüksekokullarda müdürler; biri o birimin yöneticisi, biri de o üniversite dışından olmak üzere üç profesör veya doçent tespit ederek bunlardan adayların her biri hakkında yazılı mütalaa isterler. Dekan veya ilgili müdür kendi yönetim kurullarının görüşünü de aldıktan sonra önerilerini rektöre sunar. Atama, rektör tarafından yapılır” hükmü yer almaktadır. 

Değişiklik teklifinin Madde 3 (c) bendinde, “Üniversiteler, doktor öğretim görevlisi kadrosuna atama için bu maddede aranan asgari koşulların yanında, Yükseköğretim Kurulunun onayını almak suretiyle, münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, objektif ve denetlenebilir nitelikte ek koşullar belirleyebilirler” denilmektedir. Buradan görüldüğü üzere, atamanın kimin tarafından yapılacağından, ve aday hakkında bir jüriden mütalaa alınmasından bahsedilmemektedir.  Eğer, aday hakkında değerlendirme yapılmasının yasada yer almasına gerek yoktur, yönetmelik ile düzenlenecek iddiası ileri sürülürse, bu hususu düzenleyecek yönetmelik çıkarılmasından da bahsedilmemektedir. 

 Aksi halde, teklifte, “kaliteyi artırmak” şeklinde kısa bir ibare yerine, “münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak amacına yönelik olarak, bilim disiplinleri arasındaki farklılıkları da göz önünde bulundurarak, objektif ve denetlenebilir nitelikte ek koşullar belirleyebilirler” şeklinde bir ayrıntının kanunda yazılması çelişki olur. Değişiklik önerisinden şu sonuç çıkmaktadır: Rektör, merkezi yabancı dil sınavından  en az 55 puan alan, Doktora yapmış bir adayı, doktor öğretim görevlisi olarak atayabilir. 

Yardımcı doçentlik ile ilgili değişiklik önerisi konusunda, yükseköğretim mensupları ile yaptığım görüşmelerde, değişiklik taslağındaki hükümlerin kimsenin içine sinmediğini gözledim. Akademik camia da öğretim görevliliği, ders vermekle görevli öğretim elemanlarına verilen bir unvan ve özellikle Meslek Yüksekokullarında istihdam edilmektedirler. Yardımcı Doçent unvanını kaldırmak için doktor öğretim görevlisi unvanının getirilmesi önerisi, öğretim üyesi statüsü yerine öğretim görevlisi statüsünü çağrıştıran unvanın getirilmesi, Yardımcı Doçentleri de rahatsız etmiştir. 

Doçentlik Konusu

Mevcut sistemde, Doçentlik unvanının verilmesi, Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından yürütülmekte idi. Ve üç aşamalı idi. Yabancı dil sınavı, eser incelemesi, ve sözlü sınav. Bu üç aşamada başarılı olmak gerekmekte idi. Önerilen sistemde, sözlü sınavdan ve yabancı dilden söz edilmemektedir. Ayrıca bilim sınavından da söz edilmemektedir (Teklifde, Madde 4). Şöyle deniliyor : “Üniversitelerarası Kurulca yeterli yayın ve çalışmaya sahip olduğuna karar verilen adaylara doçentlik yeterlik belgesi verilir”. Eserlerin incelenmesinden ve jüriden söz edilmemektedir. Yeterli yayın ve çalışmaya sahip olduğunun belirlenmesinden ÜAK’ın belirlediği puanlama sistemine göre adayın çalışmalarının puanlaması yapılacak, dolayısıyla bu maddeden eserlerin içeriğinin, ÜAK’ta bir jüri tarfından incelenmesi zorunluluğu yok diye anlaşılmaktadır. 

Ülkemizde, 2017 sonu itibariyle 22 bin 353 Prof., 14 bin 203 Doç. ve 34 bin 652 Yard. Doç. bulunmaktadır. Buna göre öğretim üyeleri sayısında bir kum saati oluşmuş görünmektedir. 

Doçentlik kadrosuna atanma için ilan üzerine başvuran adaylar için oluşturulan 5 kişilik jüri adayın çalışmaları ve yayınları için hazırladıkları raporlarını üniversite rektörlüğüne iletecekler. Üniversite yönetim Kurulunun görüşünü aldıktan sonra aday Rektör tarafından atanacaktır (Madde 4). Ancak, üniversite dışından doçentlik için başvuran adaylarda bu işlem, ÜAK tarafından yapılarak adaya Doçentlik unvanı verilecek (Madde.2). 

III. SONUÇ

Bu teklif kanunlaşıp, yürürlüğe girdiği takdirde, Yard. Doç kadroları, otamatik olarak, “Doktor Öğretim Görevlisi” kadrosuna dönüşecektir. 

Üniversitelerde mevcut olan, 34 562 Yard. Doç yazılı tabelalar indirilerek yerine yeni “Doktor Öğretim Görevlisi”unvanlarının yazıldığı tabelalar asılacak. Görüştüğüm Yardımcı Doçentler bunu tenzili rütbe olarak algılamaktadırlar. Bilindiği üzere, Yard. Doç., Doç., ve Prof. kadroları öğretim üyesi kadrolarıdır. 

Bir öğretim görevlisi doktorasını yaptığında doktor öğretim görevlisi olacaktır. Taslakdaki tanım da böyledir. Aynı zamanda doktor öğretim görevlisi kadrosuna atananlar da doktor öğretim görevlisi adını almaktadır. Bu durumda bir kargaşa da sözkonusudur. Doktor öğretim görevlisi kadrosuna atanmıs olanlar ile ögretim görevlisi kadrosunda bulunup doktora yapmış kişi şeklinde iki ayrı doktor öğretim görevlisi sözkonusu olacaktır. 

Yardımcı doçentlikte dilde ve doçentlikte, dilde veya sözlüde başarısız olan adaylar, kusuru sistemde veya juride bulma eğilimindedirler. İnsan aklı duyguları ile kuşatılmıştır. Yargıda bulunan aklımız ve mantığımız duygulardan etkilenir. Bu etkilenmeye karşı kendimizi tahkim etmenin yolu, aklımızın duygulardan, çıkarlardan etkileneceği bilgisinin bizatihi kendisi olabilir. 

Kanun teklifinde doçentlikte, sözlü, eser incelemesi ve yabancı dil  kaldırılmış görünmektedir. Ancak, medyada doçentlikte dil puanının 55’e düşürüldüğü yazılmaktadır. Oysa, 55 dil puanı, doktor öğretim görevlisi kadrosuna atanmada istenen merkezi dil puanıdır.  Doçentlik için dil puanı aranmamaktadır. Bu durumda, ÜAK, doçentlik yeterlik belgesi vermek için, adayın yayın ve çalışmalarının puanlamasını yaptıktan sonra “Doçentlik Yeterlik Belgesi” verecektir. 

Teklifte, üniversitede Doçentlik kadrosuna atanma için jüri değerlendirmesinden bahsedilmektedir. Bu durumda eser incelemesi  üniversitelere bırakılmış görünmektedir. 

ÜAK, sadece üniversite dışından başvuran adaylar için jüriye eser incelemesi yaptırdıktan sonra Doçentlik belgesi verecektir. 

Teklif yasalaşırsa, aday, “Doçentlik Yeterlik Belgesi” aldığı takdirde, dil sınavı (“engeli!”) da olmadığından, bir üniversiteye başvurarak doçent atanabilecektir. Yasayla sağlanan avantajlara dayalı olarak elde edilen unvanlar, akademia içinde bulaşıcı bir hastalık haline gelebilir, yayılır. Hastalık bulaşıcıdır, sağlık değil.  

Mevcut yükseköğretim sistemimizde, Doçentliğe yükseltilmede kurallar itibariyle önemli bir sorun bulunmamaktadır. Uygulamaya dair bazı sorunlar, jürinin adil davranmadığı, eserlerin jüri üyesi tarafindan incelenmesinde gecikmeler olduğu, ideolojik değerlendirme yapıldığı gibi yakınmalar duyuyoruz. Bu sorunun çözümü için yasal bir düzenlemeye bile gerek yok, yönetmelik ile çözülebilir. Sözlü sınav kaldırılmamalıdır. Kaldırılması halinde doçentlik kurumu zayıflatılır. Akademik gelişim sürecini yaşamış olanlar, doktorada “Yeterlilik Sınavı” ve doçentlikte “Sözlü Sınav”ın yetişmesinde ne kadar önemli rolü olduğunu bilirler. 

Bir çözüm, daima, mevcut durumdan daha iyi bir sonuca götürmelidir. Yani bir değiştirme değil, iyileştirme olmalıdır. Problem olmayan yerde problem varmış gibi bakılırsa, bu konuda olduğu gibi, çözüm de çıkmamaktadır. Ya da çözüm diye yapılan düzenleme olumsuz sonuçlara götürebilir. Konunun gündeme getirilmesinden beri uzun bir süre geçmesine rağmen, henüz bir teklif hazırlanabilmiş olması, bu konuda zorluk çekildiğine işaret etmektdir. 

Yükseköğretim sistemimiz içinde göreceli olarak en iyi çalısan, Doçentlik sürecidir, Eğer bu teklif yasalaşırsa doçentlik de dejenere olacaktır. Her toplumun, değerleri, psikolojisi farklı. Kimi ülkelerde üniversiteye oğrenci kabulünü üniversite, değerlendirmeleri  ve merkezi puan ile birlikte kendisi yapıyor. Doçentliğe yükseltme ve atamayı üniversite kendisi yapıyor. Ama bizim ülkemizdeki gerçek başka. Toplumlar birbirinin aynısı değil. Bizde, kayırmacılık, nepotizm ve iltimas olmadığını söyleyemeyiz. O yüzden bizde merkezi sistem ile öğrenci seçimi ve yerleştirmesi yapılmaktadır. Doçentliğe yükseltme de merkezidir ve bazı pürüzlerin dışında göreceli olarak iyi çalışıyor. 

Sözkonusu pürüzlerin giderilmesi ve Kanun Teklifi ile ilgili olarak şunlar önerilebilir.

(1) Sözlü sınavda kasıt veya ideolojik tutumun bertaraf edilmesine yönelik olarak, sözlü sınav, sesli ve görüntülü olarak kayda alınabilir. 

(2) Gecikmeleri önlemek için, başvuru yılda iki kez yerine aday ne zaman hazır olduğunu düşünürse o zaman ÜAK’a başvurabilmelidir. Başvuru sonrasında, Doçentlik süreci hemen başlatılabilir. 

(3) Burada adayın puanı hesaplanırken yapılan bir hatayı dile getirmek isterim. Doçentlikte, adayın çalışmaları puanlanırken, Nisan 2018’den itibaren, bir makalenin puanı yazar sayısına bölünecektir. Bu iki açıdan doğru değildir. Birincisi, ortak makalede her bir yazarın makaleden elde edilebilecek kazanım ne ise onu elde ettiği kabul edilir. Ancak makale hazırlanmasında zahmet paylaşılmaktadır. Buna göre, her bir yazara verilecek puan; yayının puanı, yazarların sırasına göre, ilk 4 yazar için, 0.8, 0.7, 0.6, 0.5 ile çarpılarak hesaplanmalıdır. 4’den sonraki yazarlar için; tam puan 0.5 ile çarpılarak adayın puanı hesaplanır. Tam puanın yazar sayısına bölünmesinin ikinci mahsuru, ortak çalışmayı engelleyecek doğrultuda etki yapmasıdır. Bilim bir paradigm ile yapılıyorsa, paradigmayı paylaşan, bilim adamları topluluğu tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla paradigm oluşumu için ortak çalışmayı teşvik edecek tarzda düzenlenme yapılmalıdır. 

(4) Kimi bozulma bir kerede geri dönüşsüz hale gelir. Düzeltemezsiniz artık. Yasal değişikliklerle, kolay yoldan bir kez unvan elde edildi mi, hak edilmeyeni alma ve verme meşru hale gelir. Bu durum adeta rutubet gibi akademik bünyeyi içten içe çürütür. 

(5) Doçent adayının yayınları yeterli ise, ilgili yabancı dilin konuşulduğu ülkede veya yurt içinde dil öğrenmesi için adaya imkan sağlanabilir. 

 (6) Teklifte, Yardımcı Doçent unvanı yerine Doktor Öğretim Görevlisi unvanı öngörülmektedir. Bu isim değişikliği önerisinin yerindeliğini izah etmek zor. 

(7) Doçentliğe yükseltilmede, ÜAK tarafından eser incelemesi, Y. Dilden başarı şartı ve sözlü sınavdan vazgeçilmemelidir. 

Teklifteki değişikliklerin amacı, hangi probleme çözüm getireceği, bilimin, teknolojinin gelşimine ve yüksek vasıflı insan yetiştirilmesine nasıl katkısı olacağı belirsizdir. 

Teklif yasalaşırsa, daha kolay doçent olmayı sağlayabilir, ama  ülkenin bilim geleceğine olumsuz etkileri olacaktır. Ülkenin geleceğini unvanlar değil, yapılan bilimsel ve teknolojik üretimler ve yüksek vasıflı insanlar kuracaktır. İnsan zorlanırsa yeteneklerinin farkına varabilir. Doçentlik çok önemli bir aşamadır. Unvanın üniversiteler tarafından verilmesi olumlu ve olumsuz yönde ilişkileri, öznelliği konuya daha çok dahil edecektir. Bizim ülkemizde merkezi olandan uzaklaşılması, nesnellikten uzaklaşmaya ve Devlet tarafından finans edilen üniversitede, kalite kaybına yol açtığını deneyimlerimizden biliyoruz.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş