Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


15:07, 23 Ocak 2018 Salı
Güncelleme: 14:26, 19 Eylül 2014 Cuma

  • Paylaş
Amerikan hapishanelerini çeteler yönetiyor
Amerikan hapishanelerini çeteler yönetiyor
Genel nüfus hücresinden bir kare

ABD'de başlangıçta kendini korumaya çalışan cezaevi çeteleri, beklenmedik bir şekilde demir parmaklıklar ardında düzeni sağlayan gardiyanlara dönüştüler. Sokakta ise vukuatlar devam ediyor

Geçtiğimiz Şubat’ın açık bir sabahında, Pelican Bay Eyalet Hapishanesi’nin B avlusundaki mahkûmlar tek sıra halinde hücrelerinden çıktılar. Vücutlarını soğuk, keskin bir meltem sardı. Burası yaşadıkları yer olan California’nın cezaevi sisteminin en sert çetelerinin daimi adresi. Crescent City’de, sekoya ormanlarının içinde, bir taraftan Pasifik okyanusuna dört mil uzaktayken, diğer taraftan ise Oregon sınırına yirmi mil. Avludaki zamanları işte bu şekilde geçiyor.

Mahkûmların çoğu California’daki başlıca altı cezaevi çetesinden birine bağlı: Nuestra Familia, Meksika Mafyası, Aryan Kardeşliği, Black Guerrilla Family, Northern Structure ya da Nazi Lowriders. (son iki tanesi sırasıyla Nuestra Familia’ya ve Aryan Kardeşliğine bağlı yan çeteler). Eğer Nuestra Familia’nın bir üyesi tek başınayken hücresinin kapısını açarsa, kalabalık bir grup halinde gelmiş olan Meksika Mafyası şiddetli bir şekilde onu yok etme teşebbüsünde bulunuyor. Böyle bir saldırıda olanları, aynı uçucu kimyasalların birbirine karıştığında ortaya çıkan patlamalar gibi düşünebilirsiniz.

“Şimdi ne yapacaklarını izleyelim.” diyor sıfıra vurulmuş saçlarıyla cezaevi görevlisi Christopher Acosta. Kendisi 15 yıl boyunca cephede cezaevi gardiyanlığı yapmış ve şimdi Pelican Bay’de halkla ilişkileri bölümünü yürütüyor. Tel örgülerimizi arkamıza alarak durduğumuz için her şeyi görebiliyoruz.

Öncelikle, asık suratlı ve oldukça korkutucu adamlar olan, her yeri dövmeli katiller, hırsızlar ve uyuşturucu satıcılarının günlük geçit törenini izliyoruz. Önümüzde gelişigüzel bir şekilde ama sırayla yürüyorlar. Bazı mahkûmlar kıyafetleri çıkarılarak aranıyor. Hapishane kıyafetlerini küçük bir yığının üzerine bırakıyor ve çırılçıplak bir şekilde etrafında dönerek dikkatle inceleniyorlar. Bir kere arandıkları zaman, giyinip, hücrelerinde geçen bir gecenin ardından ciğerlerine biraz oksijen almak için avluda yürümeye başlıyorlar. İlk İspanyol mahkûm, kıyafetlerini giymek için yaklaşık 50 metre ötedeki beton piknik masasına yürüdü, oturdu ve beklemeye başladı. İlk siyah mahkûm ise küçük bir egzersiz alanına gitti ve avluyu dikkatle izlemeye başladı. Beyaz bir adam, basketbol sahasına yakın üçüncü bir mevkiye doğru yürümeye başladı. Bir diğer İspanyol, başka bir piknik masasına doğru yöneldi. Bir süre sonra yavaş yavaş hepsinin aslında taktiksel bir şekilde hareket ettiği anlaşılmaya başladı. Hepsinin kendi üye olduğu grubunda, toplanmak için belirlenmiş özel bir yeri vardı.

Her çete, yaklaşık beş kadar kişi toplamayı başardığında, bir çift gözlemci gönderdi. Beton piknik masasında oturan İspanyollardan ikisi daire şeklinde, uzun bir tur attı. Acosta, “diğer gruplara işitme mesafesinde yürüyorlar ve avluda neler döndüğünü anlamaya çalışıyorlar.” diye açıkladı. “Daha sonra ise, kendi yerlerine geri dönüp, kimin kime saldıracağını, kimin ne sattığını anlatıyorlar.”

Nihayet, avluda elli kadar mahkûm birikti. Gardiyanlar geri çekildi ve Acosta’yla birlikte tel örgülerin arkasında kendi toplanma noktalarında toplandılar. Avludaki adamların hareketleri oldukça sakin ve düzenliydi. Görünmeyen trafik lambaları ile yönlendiriliyor gibi görünüyorlardı. Bu iyiye işaretti. Acosta “Şu an burada rektumlarına gizledikleri yaklaşık otuz kadar bıçak var.” dedi.

Cezaevi çetelerinin nasıl çalıştığını anlamak zor. Faaliyetlerini gizli tutuyorlar ve bunları ortaya çıkaran itirafçıları öldürüyorlar. Yine de, geçtiğimiz yaz, 32 yaşında bir akademisyen olan David Skarbek, The Social Order of the Underworld adındaki ilk kitabını yayımladı. Bu kitap, çetelere tüyler ürpertici bir özellik kazandıran karmaşık örgütsel sistemlerini açıklamak için uzun zamandır yapılan en iyi teşebbüstü. Kitapta, her biri birkaç bin mahkûmdan oluşan tesislere bölünmüş şekilde, toplamda yaklaşık 135,600 kişiyle ülkedeki en büyük ikinci nüfusa sahip California cezaevi sistemine odaklanıyor. Bu sayı, Washington’daki Bellevue şehrinin nüfusundan neredeyse daha fazla. Belki Kuzey Kore istisna olabilir fakat Birleşik Devletler, diğer bütün devletere kıyasla, her 108 yetişkinden biri oranıyla, en çok tutuklu oranına sahip. (Doruk noktasına ulaşmadan önce, ulusal oran 30 yıl boyunca sürekli artış gösterdi ve 2008’de 99 kişide bire ulaştı. Şiddet içermeyen suçlar için daha hafif cezalar verilmeye başlanmasıyla, suç oranları da düşmeye başladı.)

Eğer isminiz Kara Haber Listesi’ndeyse, çete üyeleri size gördüğü yerde saldıracaktır. Ama borçlarınız ödendiğinde isminiz listeden çıkarılır.

Skarbek’in en önemli iddiası, Kaliforniya cezaevlerindeki altını çizdiğimiz bu düzenin aslında tam da çoğumuzun düzensizlik olarak gördüğü şeylerden kaynaklandığıdır: Uyuşturucu ticareti ve kaçakçılığın (cep telefonu da dâhil olmak üzere) büyük çoğunluğundan sorumlu olan başlıca çetelerden! “Cezaevi çeteleri ancak acımasız ama etkili bir denetim ile sonlandırılabilir.” diyor. “herkese sorumluluk yüklüyorlar ve bir bakıma cezaevleri onlar sayesinde rahatça işleyebiliyor.” Çeteler aynı zamanda sokaklarda da çalışıyor ama diğer çeteleri kontrol altında tutabilmek için esas faaliyet ve otoriteleri cezaevlerine dayanıyor.

Starbek Kaliforniya’nın yerlisi ve Londra Üniversitesi, Kings College London’da ekonomi politik dersleri vermekte. Güneşli bir günde, Londra’daki Strand caddesinde, onunla tanıştığımda, kendisi sıcak bir yuva hissine hasretti. Biz Amerikalıların öğle yemeklerinde sık sık tercih ettiğimiz ama aynı zamanda bir kalori bombası olan çizburger ve birayı önerdi. Birleşik Krallık’ta cezaevi çeteleri yoktu, en azından Kaliforniya veya Teksas’taki karmaşıklığa benzer hiçbir şey yoktu. Ve bu bakımdan Skarbek adeta Norveç’te bir üniversitede çöldeki yabani çiçekleri inceleyen bir botanist gibiydi.

Bugüne kadarki en ağır sabıkası araba kullanımıyla ilgili olan Skarbek, kendi sonuçlarını cezaevi sistemlerindeki (çeteleri ayrıntılarıyla çalışan California cezaevi sistemi başta olmak üzere) veri sıkışıklığına, mahkûmların beyanlarına ve görevlilerin düzeltmelerine dayandırıyor.Kendisi insanların ahlaksızlığı ve hünerleri konusunda tam bir korkunç anılar hazinesi. İnsanların arzularının daha kalıcı bir şekilde engellendiği ve arzularına ket vurulan insanların yaratıcı bir şekilde nasıl engelleri aşabileceklerini oturup düşünmek için zamanlarının olduğu, cezevlerinden başka yerler de var.

Çok kibar biri olduğu için Skarbek bu yaratıcılıklarla ilgili daha ayrıntılı bir tanımlama için hamburgerlerimizi bitirene kadar bekledi. “Bir mahkûmun hangi tür cep telefonu kullandığını nasıl söyleyebilirsin?” diye sordu, “hücresinde neler olduğunu düşün?” Mutlu bir şekilde cevabını söylemeden önce düşünmem için bana iki dakika tanıdı: “mahkûmun lavabosundaki sabun kalıbını incelersin. Bir mahkûm için bir şey saklayabileceği en güvenli yer kendi rektumlarıdır. Mahkûmlar sabun kalıplarını bıçakla nasıl keseceklerini bilirler ve kaçak telefonları kullanıma açılana kadar içinde gizlerler. Kısa ve kalın kalıplar dayanıklı eski ve akıllı olmayan telefonları anlamına gelirken, geniş ve düzler ise BlackBerry veya iPhone’u belirtir. Fakir çocukların sabun kalıpları ise Samsung Galaxy Note şeklindedir.”

Kaliforniya hapishanelerindeki cep telefonu yaygınlığı, otoritelerin mahkûmlar üzerindeki denetiminin nasıl kaybolduğunu ortaya çıkarıyor. 2013’te Kaliforniya Ceza İnfaz ve Rehabilitasyon Kurumları 12,151 adet telefona el koydu. Makul bir tahmin yapacak olursak, bu sayı sistemdeki tüm cep telefonlarının onda biri kadardır. Bu 135,600 mahkûmun hepsinin birer telefonu olduğu anlamına gelmektedir. Ve hepsi cezaevi kurallarını çiğnemektedir. “Hapishane insanlarda kurallara karşı gelme isteği uyandırır.” dedi Starbek. “Bu yüzden, gerçekten ne olduğunu anlayabilmek için, insanların çetrefilli de olsa bir yol bulmaya çalıştığını farkına varmakla başlamalısın.” Hapishane görevlileri çetelerin özenle planlanmış stratejilere, iş geliştirme planlarına, bürokrasiye ve hatta insan kaynakları departmanına sahip, oldukça karmaşık oluşumlar olduklarını uzun zamandır biliyorlardı. Tüm bunlara bakılınca, Skarbek’e göre, çeteler cezaevlerinde kaosa neden olmuyor, aksine düzeni sağlıyorlar.


Pelican Bay’de bir cezaevi görevlisi bir mahkûmun hücresinde kaçak mal arıyor

Skarbek rasyonal seçim teorisi diye bilinen bir ekonomik düşünce ekolünde eğitim almış. Bu ekol, insan davranışını, ekonomik aktörler tarafından verilmiş akılcı kararların bir sonucu olarak açıklıyor. Rasyonel seçim teorisi, birçok durumda ilk bakışta vahşi, irrasyonel ya da psikopat gibi gelen davranışların aslında rasyonel olduğunu gösteriyor. İnsanlar ekonomik çıkarlarına karşı hareket etmeye teşvik edildiğinde veya buna zorlandıklarında, buna, aynı bir nehirde suyun, önüne çıkan kaya parçasının etrafından bir yol bulup akması gibi etrafından dolanarak bir çözüm buluyorlar.

1968’de, rasyonel seçim kuramının kurucularından bir tanesi olan Gary Becker, teoriye öncülük eden bir makale yazdı, “Crime and Punishment: An Economic Approach” (Suç ve Ceza: Ekonomik Bir Yaklaşım). Bu makale temel olarak suç kavramının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine dayanıyor. Eski inanışlara göre, suçlular en iyi, dürtülerini kontrol edemeyen akıl sağlığı bozuk, deli insanlar olarak anlaşılabiliyordu. 1992’de ekonomi Nobel ödülü alan ve geçtiğimiz Mayıs’ta hayatını kaybeden Becker ise buna karşılık, dikkatli bir şekilde olasılık hesapları ve yakalanmalarının neye mal olacağına dair hesaplamalar yaptıkları ve bu riski almaya değip değmeyeceğini belirledikleri için rencide edildiklerini ifade ediyor. Bu anlayış, Skarbek’e göre, suç çalışmalarını ekonomik teoriyle ilişkilendirmenin kapısını açtı.

Skarbek, rasyonel seçim teorisinin merkezi olan George Mason Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’a başladı. Üniversitenin öğretim kadrosu alışılmışın dışında konularda çalışmalar yapmaktaydılar. Robin Hanson daha demokratik bir hükümet için bahis piyasasını kullanmayı öneren bir makale yayımlamıştı. Aynı kişi, insanların öldükten sonra kafalarının dondurulması gerektiğini önermişti. Peter Leeson, The Invisible Hook (Görünmez Kanca) makalesinde 2009 yılındaki korsanlık ekonomisini ele almıştı. Skarbek’in doktora danışmanı olan Peter Boettke ise, sadece hükümet tarafından değil aynı zamanda vatandaşların kara ve gri borsa etkinlikleri tarafından kontrol edilmesi açısından bakıldığında, Sovyet iktisadi davranışlarının aslında ne kadar anlamlı olduğunu göstermekteydi.

Skarbek’e göre hapishane, rasyonel seçim kuramcılarının meydan okudukları en temel olgudur. Çünkü hapishaneler ekonomik aktörlerin kontrolünün tama yakın olduğu ve neredeyse her ticari işlemin otoritelerin izniyle gerçekleştiği yerlerdir. Sovyetler insanlarının ekonomik faaliyetleri üzerinde cezaevi gardiyanlarından daha az kontrol sahibiydiler. Bu düzenlemeler alternatif para birimlerine ve gizli pazarlara sebebiyet vermektedir. Bunların en meşhuru, sigaranın birçok cezaevinde bir mübadele aracı halinde gelmesidir. Biri yasaklandığında diğer para birimi onun yerini alır. Örneğin, Kaliforniya’daki mahkûmlar şu anda posta pulunu kullanıyorlar.

Hapishane çeteleri ile ilgili temel soruların arasında, -Kaliforniya argosunda “Güvenlik Tehdidi Grupları” olarak geçer- niye diğer şeylerden önce onların ortaya çıktığı vardır. Bununla birlikte, Skarbek’in de değindiği gibi, Kaliforniya’daki mahkûmların ilk çetelerini neredeyse bir yüzyıl önce kurdukları belgelenmiştir. Bazı devletlerde ise hiç hapishane çetesi yok. New York’ta neredeyse bir asırdan fazla zamandır sokak çeteleri mevcut fakat 1980’e kadar ciddi bir hapishane çetesi oluşmuş değildi.

Skarbek’e göre bunun açıklaması demografilerde, mahkûmların anılarında ve yapılacak görüşmelerde bulunabilir. “Hapishane çeteleri ortaya çıkmadan önce” diyor “hapishanelerde koyulan şifreleri takip ederek hayatta kalırdın.” Bu şifrelerin çeşitli düzeltmeleri olsa da, hepsi sonunda eski suçluların, sonra ilk defa suç işleyen kimselerle yanlarında geldiklerinden kısa süre paylaştıkları kısa özlü sözler haline geliyordu. “Oldukça basitti.” diye açıkladı “kendi işine bakarsın, hiç kimseyi ispiyonlamazsın ve diğer mahkûmları rahatsız etmekten veya kandırmaktan kaçınırsın.”

Eğer bir beyaz insanların uyumasına engel olursa, Aryan Kardeşliği Çetesi onu siyahlardan ya da İspanyollardan, kendi üyelerine karşı gelebilecek saldırılarından kaçınmak için yola getirir.

Ama 1950’lerden itibaren bir şeyler değişti. Toplam mahkûm sayısı inanılmaz bir ölçüde arttı, hapishaneler büyüdü. Böyleylikle etnik ve ırksal olarak daha da karışık ve ceza türleri bakımından tahmin edilmesi daha güç bir hale geldi. İlk defa hüküm giyen ve daha çok genç erkeklerden oluşan insanlar bir anda hapishaneleri doldurmuş ve bu nedenle kır saçlı hapishane kuşlarının nasihatlerine karşı daha anlayışsız bir hale gelinmişti. Hapishane hayatını katlanılabilir kılan normlar ortadan kayboldu ve otoriteler kontrollerini kaybettiler. Tutuklular önce kendilerini korumak için kenetlenmiş olsa da, daha sonra bu çıkarlar adına yapılan bir toplanma halini aldı. Sonuç; Kaliforniya’daki ilk hapishane çetesiydi.

Bu çetelerin ilk ortaya çıkışı, Skarbek’e göre, oradakileri bir silahlanma yarışına zorladı. Bu yarış bir süre sonra, farklı grupların diğerlerine acı çektirme niyetini açıkça belli etmeye çalışması şekline dönüştü. Çetelerin göreceli olarak güçleri azalıp artıyor olmasına rağmen, silahlanma yarışı zar zor durduruldu. (Hapishane yetkililerinin söylediğine göre, Black Guerrilla Family liderlerik kavgası nedeniyle zayıfladı). Kuzey Kaliforniya’dan gelen bir grup mahkûm, Güney’den gelen İspanyolların etkisine karşı koymak için Nuestra Familia’yı kurduğu zaman, Meksika Mafyası 1965’ten beri İspanyol tabanlı bir çete olarak varlığını sürdürüyordu. “Maestro” olarak anılan yaşlı çete üyeleri, gençleri çete tarihi konusunda ve hasımlığı sürdürmek adına eğitiyorlar.

Skarbek’e göre, dışarıdaki insanları hayrete düşüren şey, çete politikalarının, eğer hapishane halkının istikrarlı yaşamına zarar verirlerse, çözülmesi imkânsız gibi görünen düşmanlığın kaynaklarının bir anda yok olduğunun görülmesi gibi çeşitli yönleridir. Örneğin, Aryan Kardeşliğini düşünelim. Kendi koğuş arkadaşlarını öldürmeye teşebbüs ettiklerinden dolayı üyeleri sık sık hücrelerinde yalnız bırakılan Aryan Kardeşliği, gaddarlıkları ile ünlüdür. “Kardeşlik” ismininden de anlaşılacağı gibi örgüt kendini ırkçı olarak tanımlıyor. Aynı durum ırk savaşına telkin eden ve hükümeti şiddetli bir şekilde devirmeye çağıran Black Guerilla Family için de geçerli. Ama Skarbek, bazı hapishanelerde ışıkları söndürme sinyaliyle birlikte her çetenin liderinin bütün hücreye yüksek sesle iyi geceler dilediğini söylüyor. Bu uygulamanın tek amacı, her çetenin lideri tarafından, diğer kişilerin gecenin sessizliğine saygı göstermesini güvence altına alınmasıdır. Eğer bir beyaz insanların uyumasına engel olursa, Aryan Kardeşliği Çetesi onu siyahların ya da İspanyoların kendi üyelerine karşı gelebilecek saldırılarından kaçınmak için yola getirir. Beyazların gücü diye bir şey var, evet, ama düzeni sağlamak ve uyumak oradaki en önemli şey.


Pelican Bay’da tecrit hücresinde kalan bir mahkûm, bir birimden diğerine geçerken hapishane görevlileri tarafından takip ediliyor

Bir diğer yaygın kavram hatası, hapishane çetelerinin onların basitçe hapsedilmiş sokak çeteleri olduklarıyla ilgilidir. Oysaki menşeleri daha çok tam tersine dayanır. Mesela Meksika Mafyası 1956’da, Kaliforniya Tracy’deki, Deuel Vocational Institution’de doğmuş ve daha sonraları sokaklardaki mevcudiyeti başlamıştır. Bugün, sokaklar ile hücreler arasındaki ilişkide pe çok ortaklık mevcut. Eskiden hapishane gardiyanlığı yapmış ve şimdi de Kaliforniya’da çetelerle ilgili çalışan özel bir ekibin başında yer alan Charles Dangerfield “Sokaklardaki gençler, içerideki çete üyelerine rol model olarak bakıyorlar.” diyor. “Hapis cezası almak sanki gerçekleştiğinde kişiyi yüceltecek bir görev gibi görülüyor.”

Ama Starbek hapishane çetelerinin sokak suçları için başka bir işleve hizmet ettiğini belirtiyor. 2011’de American Political Science Review’da yayımlanan bir makalesinde, hapishanenin dışarıdaki uyuşturucu suçları için gerekli bir zorlayıcı mekanizma olduğunu anlatıyor. Yer altındaki suçlular dünyasındaki herkes hapishaneye gittiği, ya da gidecek olan biriyle çok yakın bir ilişki içinde olursa ve eğer herkes çetelerin tüm mahkûmların kaderlerini belirlediğini bilirse; sokaktaki suçlular buradaki çete üyeleriyle karşı karşıya gelmekten korkacaktır. Çünkü bir noktada kendileri veya çevresinden bir yakını, içeride bunun cezasını ödeyecektir. Bu model altında, hapishane çeteleri, her zamanki kaynaklardan adalet bekleyebilmek için fazla şüpheli işleri olan insanlar için yöneticilik yapmaktadır. Meksika Mafyası’nın üyelerinin Federal iddianamelerindeki verileri ve diğer yasal belgeleri kullanarak, Skarbek, hapishanelerin çeteler tarafından kontrol edilmesinin, dışarıdaki suç dünyasında daha rahat iş görülmesini sağladığını fark etti.

Çeteler bir bazı hususlarda bir “kara haber listesi” dolaştırarak bu yargıyı içeriden etkiliyorlar. Eğer isminiz bir kara haber listesindeyse, çete üyeleri size gördüğü yerde saldıracaktır. Çünkü muhtemelen dışarıdaki bir çeten bir şey çalmış veya bir uyuşturucu borcunu ödemekte gecikmişsinizdir ya da birini yüz üstü bırakmanızdan kuşkulanılmaktadır. Starbek Kara Haber Listesi’nin tesadüfî bir öc alma mekanizmasından çok rasyonal bir şekilde harekete geçirmek için bir araç olduğunu söylüyor. Çeteler borçlarınızı ödediğinizde isminizi kara haber listesinden çıkarmak konusunda çok da istekli değiller.

Pelican Bay’deki gardiyanlara, yasalara uyan dünyada hiçbir akademik bir çalışmanın hapishane hayatının tüm vahşetiyle yansıtamadığını söylemiştim. Sadece okuduğum şeylere dayanarak bile bunun doğruluğuna hazırdım. 2005’te, Don Diva dergisi, Rikers Island’daki eski bir gardiyanla ropörtaj yapmıştı. Gardiyan, hapishane yaşamındaki durumu açık sözlerle ifade etmişti. “[Her koğuşta] herhangi bir şekilde üzeri kapatılmayan, iğrenilecek derecede pis bir tuvalet, paslı bir lavabo ve yatak dedikleri metal bir kasa vardı.” diyordu dergiye. “Mahkûmlar yazın tuvaleti sütleri soğuk tutabilmek için buzdolabı olarak kullanıyorlardı.” Daha açık bir şekilde, mahkûmların hayatta kalma yöntemlerini şöyle tasvir ediyordu:

Mahkûmlar jiletleri ağızlarında tutmak konusunda efsaneler. “Jilet fırlatmak” eylemini gerçekleştirebilmek hapishane içinde adeta sihirli bir oyun gibi. Yemekhanede olabilirsin, başka bir mahkûmla tartışmaya girmiş olabilirsin ve bu durumda bilirsin ki bir sonraki adımda karşındaki kişi ağzının iki tarafından iki jileti yüzüne fırlatacak… Bir siyah yaşamını sürdürebilmek için zamanla Houdini’ye dönüşebilir. Bir tartışma başlar başlamaz bir mahkûmun diğerinin ağzına yumruk atması, jilet fırlatma için önemli bir sorun teşkil eder. Çünkü eğer diğer mahkûmun ağzında jilet varsa, onu ağzından fırlatmasına fırsat kalmadan kendi ağzını kesmiş olacaktır.

Ancak, Pelican Bay’de çalışanların zaten hapishaneler hakkındaki düşüncelerin Starbek’inkilere benzediğini fark ettim. Ben oradayken, cezaevlerinin Kurumsal Çete Müfettişi Yüzbaşı Jeremy Frisk, çete liderlerinin yönetme marifetleri hakkında yarım saatlik bir PowerPoint sunumu gerçekleştirdi. Son slaytlardan biri, Chrysler’de yönetici ve 1980’lerin iş dünyası ikonu olan Lee Iacocca’nın bir fotoğrafını gösteriyordu. Frisk “Gerçekten çok iyi bir yöneticiydi.” dedi, “Ve Chrysler’ı iflasın eşiğinden döndürdü. Ve bunu sadece yönetim stratejisi ile başardı. Hiçbir zaman bir arabanın vidasını çevirmedi ya da kapısını yerleştirmedi. Ama fikirleri sayesinde milyon dolarlar elde edebildi.” Frisk çete liderlerinin hapishane dünyasının Lee Iacoccas’ı olduklarını söylüyordu: şiddetin muhteşem yöneticileri! (Bu sunumdan sonra, ne zaman Iacocca’nın bir fotoğrafını görsem, onu yanaklarını ve rektumunu traş bıçağıyla doldurmuş olarak hayal etmeden duramıyorum)

 

Bir mahkûmun telefonunu saklaması için en güvenli yer kendi rektumudur. Mahkûmlar sabun kalıplarını bıçakla nasıl keseceklerini bilirler ve kaçak telefonları kullanıma açılana kadar içinde gizlerler.

Pelican Bay 1989’da, San Quentin ve Folsom adında iki eski ünlü Kaliforniya hapishanesinin geliştirilmiş hali olarak açıldı. İkisi de hala mahkûmlara ev sahipliği yapsa da, kurumun kurallarını yıkmak için sürekli plan yapan bir zorlu psikopatlar topluluğunu denetlemek için çok uygun koşullara sahip değil. Pelican Bay’in hapishane müdürlüğünü yapan Clark Ducart, San Quentin’deki en güvenli yerinde bile, mahkûmların hepsi, kontrol edilemez bir kitle halinde hareket eden 50 tane adamla birlikte hücrelerinden bahçeye gidebildiklerini söylüyor. Kolay galibiyetler, mahkûmları birbirlerine saldırmaları konusunda cesaretlendiriyor. “Birilerini duşa götürdüğünde muhtemelen bıçaklanmış veya vurulmuşlardır.” Pelican Bay, tam tersine, çok daha fazla kontrole ve suç işlemeyi planlayan herhangi bir kişiye karşı daha büyük bir baskıya imkân sağlıyor. Mahkûmlar, avlu ve binalar arasında birbirleriyle az temas kurabilecekleri bölümlere ayrılıyor. Ve bu ayrım mahkûmların hangi çeteye mensup olduklarına özellikle dikkat edilerek yapılıyor. Bir çete üyesinin ne kadar insafsız olduğunu tanımlayarak, haspishane kendi konumunu, iradesini ve denetim seviyesini ayarlabiliyor.

Pelican Bay’deki her hücrede, gardiyanlar, o hücrede hangi mahkûmların olduğunu takip edebilmek için, duvara plastik kimlik kartları yerleştiriyor. Bu kartlar her mahkûmun ismini ve fotoğrafını içeriyor. Ama en önemli bilgi, kartların renkleri ile veriliyor. Bu bilgiyle mahkûmların hangi çeteye mensup oldukları aşağı yukarı tahmin edilebiliyor. Kuzey İspanyollar için yeşil, güney İspanyollar için pembe, siyahlar için mavi, beyazlar için beyaz ve Kızılderili, Meksika yerlileri, Laoslular ve Eskimolar dâhil olmak üzere kalan diğer bölgeler için ise sarı kartlar kullanılıyor. Bu bilgi kurumun düzenli bir şekilde yürütülebilmesi için son derece önemli. Bir hücrede dengeyi sürdürmek ve yalnız bir çete üyesinin etrafının düşman çete tarafından sarılması gibi bir durumla karşılaşılmasını engellemek için gardiyanların hücreleri sürekli dikkatle takip etmeleri gerekiyor.

Avlunun dışında, Acosta’yla birlikte, mahkûmların çeteleriyle toplanmalarını izlediğimde, gardiyanlar kesinlikle neler olduğunun farkındaydı. Müdahele edebilir ve bu çetelerin yaptıkları bariz faaliyeti engellebilirlerdi. Neredeyse tüm çete üyelerinin tüm vücutlarında çete dövmeleri olduğu ve bazılarının yüzlerinde de işaretler olduğu çok açıktı. Robert Michum’un yeniden çekilen Cape Fear filminde hırlayarak söylediği gibi: “Ona bakayım mı yoksa onu anlayayım mı bilemiyorum.”

Bir tutuklu ve bir gardiyan arasında gözlemlediğimiz her etkileşim, zorlayıcı bir anlaşmadan çok bir pazarlığa benziyor. Avlu zamanı bitmeden önce, gardiyanlar onlarla birlikte hücrelerin kontrol etmeme izin verdiler. Özellikle Rikers Adası’ndakiler hakkında okuduklarımla kıyaslayınca hücreler, bütün binada nemli soyunma odası kokusu olmasına rağmen, yaşanılabilir durumdaydı. Bir mahkûmun hücresine gizlice baktığımda, lavaboda kirli metal bir nesne gördüm. Körelmişti ve ucunda bir tel vardı. “Stinger” dedi Acosta. “Mahkûmlar onu su kaynatmak için kullanır. Yasal değil ama eğer mahkûm yanlış bir şey yapmazsa gardiyan kullanmasına izin verebiliyor.” Ayrıca, eğer bir gardiyan bir denetleme sırasında kaçak bir mal yakalarsa onu mahkûmun ranzasına koyduğunu ekledi. Böylelikle ona o kaçak malın orada olduğunu bildiğini ve eğer yanlış bir hareket yaparsa ona el koyacağını göstermiş oluyor.

Gardiyanlar mahkûmlardan bana “misinalama” denilen bir tekniği göstermelerini istedi. Bu teknik, bir telin ucuna bir nesne iliştirmek, onu bir hücreden dışarı kaydırmak ve koridora sokmak ve telin diğer ucunu kullanarak yerden birden hızlıca çekmekten oluşuyor. Tel istenilen hücrenin önüne gelene kadar kaydırılmaya devam ediliyor. Kırık dişli bir Aryan Kardeşliği üyesi bana gülümsedi ve bu yolla bir kitabı komşu hücreye gönderebileceğini söyledi. (Rafında, Narnia Günlükleri’nin tek ciltlik basımı ve Almanca bir eğitim kitabı vardı.) Misinalar kaçak malların dağıtımı için kullanılabiliyordu. Ama aynı zamanda Skarbek’in söylediğine göre, basınçlı hava borusu gibi, bir tür toplu iletişim sistemi olarak da kullanılabiliyordu.

Mahkûmların gönderdiği mesajlar, yeni gelenler için kapsamlı bir soru listesini içeriyor. Özellikle Nuestra Familia’nınkiler oldukça karmaşık ve bürokratikleşmenin işaretlerini taşıyor. Çete kendi “yeni gelen soru listesi”ne bir kısaltma bile yapmış: NAQ (new-arrival questionnaire). “Hücrene girip üzerine kapıları kapandığında, üzerinde bir parça kağır olan bir misina görebilirsin.” Diyor Skarbek. “Ve senden bütün sorular cevaplaman beklenir.” Anket işlediğin suç, yargılanman ve diğer cezaevleri ile ilişkin hakkında sorular içerebilir. Ama aynı zamanda dışarıda nerede yaşadığın ve çete için hangi değerli kaynaklara sahip olduğuna yönelik sorular da gelebilir. Sorular düzenlenir ve kontrol edilir. Bazı cezaevlerinde, mahkûmlar detayları Facebook’tan doğrulamak için cep telefonlarını kullanır. Skarbek LexisNexis hesabı bile açmayı bildiklerini söylüyor. Çete üyeleri mikrografi (çok küçük harflerle yazma ve okuma) konusunda eğitilir. Böylelikle bir hücreden başkabir hücreye taşımak için “uçurtma” dedikleri, sıkı sıkıya sarılmış kâğıt parçaları kullanabilirler. Bu faaliyet tüm hapishane sistemine haber dolaştırır. Christopher Acosta bana Corcoran Devlet Hapishanesi’nde yakalanmış, bir çete kavgasını haber veren bir uçurtmayı gösterdi.

Uçurtmaları bulmak çok zordur. Çünkü gardiyanlar her mahkûmun her gün üzerini arayamazlar. Çete üyelerini kontrol altında tutmanın tek yolu, onları iletişimin neredeyse imkânsız olduğu sıkı koşullarda kapalı tutumaktır. Hareket özgürlüğüne ya da diğer cezaevi halkıyla bir araya gelmesine izin vermemek ve belki sadece nadiren dikkatlice gözetim altında ziyaretleri kabul etmek gerekir.

Yıllar boyunca, Kaliforniya, çeteleri yönetmek için iki kapsamlı strateji denedi. Birincisi, çeteleri parçalamak ve üyelerini birbirinden uzak hapishanelere dağıtmak ve böylelikle etki alanlarını bölmek ve seyreltmekti. Bu strateji, çetelerin faaliyetleri sonucunda, bütün hapishane sistemine ve hatta diğer devletlere ve federal sistemlere ulaşarak çetelerin bir kanser gibi yayılmasına neden oldu. 1990’larda gerçekleştirilmeye başlanan güncel strateji, yüksek düzeydeki çete üyelerini belirleme (bu süreç “doğrulama” olarak tanımlanıyor) ve bunların çoğunu Pelican Bay’a getirme şeklinde yürüyor.

Pelican Bay, çetelerin Los Angeles’taki ve Central Valley’deki kalelerinden uzak. Bir taraftna sekoya ağaçlarının, bir taraftan marijuana tarlalarının ve diğer bir taraftan da deniz kıyısının ortasında. Daha da önemlisi Pelican Bay çete üyelerini yalnız ve etkisizi bırakmak için gerekli becerilere ve bilgiye sahip. Sacramento’da, Ceza İnfaz ve Rehabilitasyon kurumlarının duvarlarında, nerede yaşadıklarına göre gruplandırılmış bir şekilde, büyük çete liderlerinin sabıka fotoğraflarının posteri asılı. Bu kişiler yer altı dünyasının Lee Iacoccasları, Steve Jobsları ve Henry Fordlarıdır. Bunların çoğu, muhtemelen hayatları boyunca, Pelican Bay’de, Tecrit Hücresi denilen, kar tanesi şeklindeki bir yapıda kalırlar.

Elbette Amerikan hapishanelerinin daha önce hiçbir zaman büyük ölçekte denemediği, mahkûmları kontrol etme yolları da mevcut. Skarbek, Los Angeles’taki cezaevinin erkekler koğuşundaki, güvenli ve çetelerden uzak olan eşcinsel ve transseksüel birimini gösterdi. Bu nedenle hapishane görevlilerinin, sadece çetelerden uzak kalmak için homoseksüel rolü yapan heteroseksüel Los Angeles’lıları fark etmek için çaba göstermesi gerekiyor. Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nde bu konuda çalışmalar yapan Profesör Sharon Dolovich’e göre, bu koğuş basit, küçük ve kolay yönetilebiliyor ama uygulanan yöntemlerin geliştirilip geliştirilemeyeceği çok belirgin değil. Biz de en ilkel cezalandırma tekniklerini taklit ederek uygulayabiliriz. “Diğer ülkeler, Amerikan hapishanelerinde asla izin verilmeyen bedensel cezaları uygulayabiliyorlar.” dedi Skarbek. Örneğin boyun arkasındaki mermi yöntemi Çinli çeteler için demir parmaklıklar ardında geliştirilmiş en caydırıcı yöntem. Kısmen çetelerin vahşi faaliyetlerine dayanan işlemler gerçekleştiren hapishanelerle de karşılaştık. Kaliforniya’nın çeteleri kontrol etmek için, liderlerini çeşitli şekillerde denetim ve kısıtlamaya maruz bıraktığı Tecrit Hücreleri gibi yerlerde uygulanan bu yöntemler, Amerikan mahkûmların çoğunun aklından bile geçmeyecektir.


Bir mahkûm tecrit hücresinin egzersiz alanında şınav çekiyor. Küçük bir beton oda. Kafasının üzerine gün ışığı vurmuş. Burası mahkûmların günün her yarısında birer saatlerini geçirebildikleri ve güneş ışığı alabildikleri tek yer

Eşcinsel ve Transeksüel birimleri güvenli ve çetelerden uzak. Bu nedenle hapishane görevlilerinin, sadece çetelerden uzak kalmak için homoseksüel rolü yapan heteroseksüel Los Angeles’lıları fark etmek için çaba göstermesi gerekiyor.

Tecrit Hücreleri’nde yürümek, bana, kutsal bir yere girmiş gibi hissettirdi. Arkamdaki metal kapıların seslerinden sonra etrafta bir manastır sessizliği hâkim oluyor. Koridorlar Tecrit Hücreleri’nin kar tanesi şeklindeki yapılarından dolayı, komuta merkezinden dışarı doğru yayılıyorlar. Ve her birinin iki tarafında birbirinden ayrı duran odalar var. Koridorlarda yürürken ayak sesleri yankılanıyor. Hapishane sesi yok; ne teneke bardakların vurulma sesleri ne de sinirlenmiş veya delirmiş insanların bağrışmaları. Bir mezarlık kadar sessiz. Mahkûmların asıl yaşadıkları yerler olan kar tanesi şeklindeki yapının uzantılarına girdiğinizde bile, insanlar sanki yıldızlararası yolculuğu anlatan bir animasyonun durdurulmuş hali gibi görünüyorlar.

Aslında bakılırsa, çoğu sadece kulaklık takıp televizyon izliyor. Christopher Acosta’nın bölümünde, çoğu bir hücre arkadaşı bile olmadan yaşayan, içinde bir düzineden az hücrenin olduğu bir hücre bloğunu ziyaret ettim. Girmeden önce, kimlik kartımı daha görünür bir şekilde göstermemi talep eden bir kadın güvenlik görevlisiyle tanıştım. Bana üzerinde mahkûmların fotoğraflarının olduğu bir pano gösterdi. Her biri farklı bir renkli kodlanmıştı. İspanyollar ve beyazlar daha baskındı. Birkaç mahkûmun helal yemek aldığını belirten bir fiş gösterdi. Ama yine de, yemek taleplerinin, bir dini inancın ifadesi olmaktan çok, tekdüzelikden kurtulmak ve çalışanların başına iş çıkarmak için bir yol olarak kullanıldığından kuşkulandığını söyledi. Engelli mahkûmlar için özel televizyonların ayarlanmasına ve bir seferde 10 kitap alabilmeye de izin verildiğini ekledi.

Pelican Bay’deki diğer mahkûmlar, ana avluda birlikte zaman geçirmekten hoşlanıyorlar. Ama çete üyeleri aynı fikirde değiller. Bunun yerine çete üyeleri, günlük hücre egzersizlerini yapmak için bloğun sonundaki geniş ve bir özelliği olmayan beton odalara giderler. “Avlu”nun, yukarıdan gökyüzünü görebilmeyi sağlayan, plastik camdan bir çatısı var. Yerde ise bazen mahkûmların diğer hücre bloklarındakilerle iletişim kurabilmesini sağlayan küçük bir drenaj deliği var. Geçen sene çete üyeleri, hücrelerinin içindeki tuvaletlerdeki drenaj borularını kullanarak hücre blokları arasında gizlice iletişim kurmayı başarmış ve Tecrit Hücrelerindeki koşulları protesto etmek için mahkûmlar arasında eyalet çapında bir açlık grevi örgütlemişlerdir.

Bir vızıldama ve çınlama sesiyle gardiyan son kapıyı açtı ve Acosta ile birlikte hücre bloğundan içeri girdik. Hiç kimsenin konuşmayacağı konusunda beni uyardı. Günümüzün çoğunu Pelican Bay’deki tecrit altındaki kişilere karşı şiddet eğilimlerini tartışarak geçirmiştik. Örneğin, silah ustalığı konusunda nasıl uzman olmuşlardı? Ranzanın metal direklerinden silah tasarlayabiliyor ya da hücre kapısının kenarını mızrak biçiminde kullanarak “kemik kırıcı” olarak bilinen silahı yapabiliyor, bunu bir hücrenin içinden fırlatıp ve birinin boynuna veya karaciğerine saplayabiliyorlar. Ne olursa olsun bir ropörtaj yapmalıydım.

Gördüğüm ilk adamlardan birisi güler yüzlü görünüyordu ama yine de ne yapacağı belli olmazdı. İspanyoldu. İsmini söylemeyi reddetti. Hapishane çetelerinin “öylesine bir şey” olduğuna dair, ne anlama geldiği tam olarak anlaşılmayan, birkaç saçma söz söyledi. Anlaşılır bir şekilde söylediği tek cümle, iki kişiyi öldürdüğü için ömür boyu hapis cezası aldığıydı. Onunla beni ayıran kapı üzerinde küçük delikleri olan çelik bir levha şeklindeydi. Sadece konuşmasından birkaç dakika sonra, biraz adamın söylediklerinin garipliği yüzünden, biraz da kendisine baktığım ekranın dalgalarının etkisiyle başım ağrımaya başladı.

Sırasıyla tüm hücreleri dolaştım. Herkesle konuşmaya çalıştım ama çok az karşılık alabildim. Dövmeli İspanyol bir adam, çelik kapının arkasından, sanki bir sineği kovarmış gibi, eliyle bana hafifçe ittirdi. Çoğu beni reddetti, ilgilenen birkaç kişi de sadece sanki avmışım gibi gözlerini dikip bakarak “hayır”dan başka tek kelime etmediler. Son olarak büyük gözlüklü ve incesiyah bıyıklı bir adam, “Hapishane çeteleri? Burada hapishane çetesi olmaz.” dedi. Daha sonra da boş duvara dönüp jimnastik yapmaya başladı.

Gün yüzüne çıkıp kapı son kez arkamdan kapandığında, gardiyana kimseyle konuşamadığımı anlattım. Şaşırmadı. Herhangi bir sohbet girişimlerinin dinlenip aleyhlerinde kullanılabileceğini söyledi.

Yine de en dikkatli şekilde tasarlanmış cezaevlerinde bile bazı sınırlandırmalar vardır. Gardiyanla kütüphanedeymiş gibi alçak bir sesle konuşuyorduk. Hemen yanımızdaki hücrelerden de hiçbir ses gelmiyordu. “Çok sessiz” dedim sesimi alçaltarak. “Ne konuştuğumuzu duyabiliyorlar mı?”

“Kelimesi kelimesine” dedi. “Kelimesi kelimesine her şeyi duyuyorlar.”  

Graeme Woof The Atlantic’te yardımcı editör. Kişisel sayfası, gcaw.net.

Kaynak: Graeme Wood - theatlantic.com

Dünya Bülteni için çeviren: Cansu Gürkan



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş