Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


02:27, 24 Ocak 2018 Çarşamba
Güncelleme: 13:26, 14 Temmuz 2012 Cumartesi

  • Paylaş
Doğuda fırtına kopmak üzere
Doğuda fırtına kopmak üzere

Çin, Vietnam, Filipinler, Malezya ve Brunei, adaların kontrolünün yanı sıra deniz kaynakları konusunda da rekabet halindeler. Bu durumun askeri anlaşmazlıklara ve daha geniş bir bölgesel istikrarsızlığa neden olma olasılığı giderek artıyor

David Keys*

Geçen yıldan beri, dünyanın belki de en fazla askeri faaliyete sahne olmuş karasularında, gerilim iyice artmış durumda.

Öteden beri çok sayıda küçük ıssız ada, resif ve kayalık, hangi ülkenin neye sahip olduğu konusunda hem politik açıdan hem de askeri açıdan giderek artan potansiyel gerginliğin merkezinde yer alıyor.

Yıllardır, altı ülke düzinelerce adayı tek taraflı olarak ele geçirmek ve kontrol etmek için kapışmaktalar. Fakat bu el koymaların hiçbiri uluslararası alanda tanınmadı ve onaylanmadı.

Çin (Halk Cumhuriyeti ve Tayvan’da daha çok kabul gören adıyla Çin Cumhuriyeti), Vietnam, Filipinler, Malezya ve Brunei, adaların kontrolünün yanı sıra deniz kaynakları konusunda da rekabet halindeler. Bu durumun askeri anlaşmazlıklara ve daha geniş bir bölgesel istikrarsızlığa neden olma olasılığı giderek artıyor.

Çıkmak üzere olan krizin karmaşık temelleri var. Asıl sorun, 1930’lara kadar adaların yerleşik bir nüfusa sahip olmaması ve buna bağlı olarak da söz konusu ülkelerin hiçbirinin adalar üzerindeki iddialarının itiraz edilemez olmamasıdır.

1920’lere kadar adalar o kadar da büyük bir öneme sahipmiş gibi algılanmıyordu. Aslına bakılırsa, bazı kritik anlarda Çin ve daha sonra Fransız yönetimindeki Vietnam, uygun olduğu halde, adaların mülkiyetini geçici olarak yadsıdılar.

Özgürlük Ülkesi

19’uncu ve 20’inci yüzyılın ortalarında, adaların mülkiyeti o kadar belirsizdi ki başıboş gezginler bu adalarda, çoğunlukla pek bilinmeyen Lilliputvari “ülkeler” kurdular. Bunu yapanlardan ilki, 1870’lerde bir İngiliz kaptanıydı. 1956’ya gelinceye kadar başka biri, Tomás Cloma adındaki Filipinli bir iş adamı, bazı adaları vatan edinerek kendi küçük ‘Özgürlük Ülkesi’ni bile kurmuştu. İlaveten hangi ada ve karasular üzerinde kimin hak sahip olduğu karmaşası, uluslararası toplum ve temel hukuki düzenlemelerden sorumlu diğer toplulukların bir dizi hatalı ölçümlerinin bir neticesidir.

1887 yılında, bir Çin-Fransa ortak sınır komisyonu, Fransız yönetimindeki ‘Vietnam’ ile Çin’in şimdiki sınırını belirledi. Ancak Güney Çin Denizi adaları üzerinde hangi ülkenin hukuken yetki sahibi olduğunu göstermekte başarısız oldular. İki nesil sonra, 1943’te İkinci Dünya Savaşı sonrası toprak düzenlemesi amacıyla toplanan Kahire Konferansı’nda, adalardan  (o dönem Japonya’nın işgali altındaydılar) hiç söz edilmedi.

1951 San Francisco Uluslararası Konferansı’nda ise, daha önce Japonların işgalinde olan toprakların yeniden taksimine ilişkin oturumda, bu adaların Çin’e tahsis edilmesi yönünde bir Sovyet teşebbüsü kabul edilmeyip statüleri belirsiz bırakıldı.

Sonunda, ancak 1975’te, yeni formüle edilip taslaklaştırılan uluslararası yasanın (Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansı’nda belirlenen ve Deniz Hukuku Sözleşmesi olarak kayda geçen) metnindeki muğlaklık, gerilimlere önemli derecede katkıda bulundu.

Geçtiğimiz on yıllarda, Çin ve çeşitli güney-doğu Asya milletlerinin işgal mücadelelerine konu olan küçük adalar ve resifler; aslında sadece geniş balıkçılık alanları ve kontrolü elinde bulunduranı bölgede hakim kılabilecek potansiyele sahip petrol zengini sular bakımından bir öneme sahipler.

Fakat Deniz Hukuku (Sözleşmesi), ne tür adalarda böyle haklar verilebileceği ve hangi ülkelerin onların egemen sahipleri olarak nihai bir biçimde kabul edilebileceği konularının açık olmaması bir sorun haline gelmiştir. Örneğin yasa, bölgedeki her hangi bir ada, çevresinde kendine hasredilen 200 millik bir ekonomik bölgede (karasularında) nüfus barındırma ve ekonomik faaliyette bulunma yetkisine sahip olmalı diyor. Ancak bu tanım çok farklı yorumlara açık olarak algılandı. Bu belirsizlik sürerken bölge halkları iddialarını temellendirmeye çalışmakla meşguller. Hiçbir kayalığı ve resifi gözden çıkarılabilecek kadar küçük görmemekteler.

Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin neden bu kadar kapalı bir üslup taşıdığına gelince; bunun cevabı, 1975 tarihli Birleşmiş Milletler Denizcilik Konferansı’nda kendini gösteren, ada ve takımada ülkeleri ile diğerleri arasındaki çıkar çatışmalarında yatıyor. İlk gruba girenler geniş okyanus sahasında nüfuz sahibi olmak isterken, diğerleri daha küçük ülkelerin dünyanın genel deniz kaynaklarından fazla büyük bir pay elde etmeye çalıştığını düşünüyor. Bunun sonucu, münakaşa ihtiyacı doğuran anlaşmazlık ve iyi seçilmemiş üsluptu.

Uluslararası anlaşmaların belirsiz üslubu, elbette ki 1880’lerden itibaren Çin Denizi adalarının gerçek bir değer taşımadığının zannedildiği zamanlara uygundu. Fakat 20.yüzyılın başlarından itibaren, adalar giderek daha fazla önem kazandılar. 1911’de Çin’de milliyetçi düşünce güçlenmeye başlayınca, otoriteler Çin Denizi’nin güneyinde kendi yetkilerini uygulama girişiminde bulundular.

1920’lere gelindiğinde, Japon İmparatorluğu (1895’te denizin kuzey ucundaki Tayvan adasını işgal eden) Paracel adalarına ilgi göstermeye başladı.

Japon yayılmacılığına karşı sinirleri gerilen Vietnam’daki Fransız sömürge otoriteleri böylece Güney Çin Denizi adalarında (hem Paracel adalarında hem de daha güneyde yer alan Spartly takımadalarında) hak talebinde bulundular. Çin ve Japonya’nın karşı çıkmasına rağmen, Fransa bu adaları işgal etmekten geri durmadı. 1938 yılı itibariyle de Japonlar bu adaları işgale başlamışlardı.

Bunların üstünden henüz on yıl geçmişken, yeni bir siyasi ve askeri tehdit unsuru olarak komünist blok, Güney Çin Denizi adalarını hedefleyen tutumunu yeniden ortaya koydu.

Toprakta hak iddiası

Çin, 1947’den itibaren,  adalarla birlikte Güney Çin Denizi’nin büyük kısmını kendi nüfuz bölgesi haline getirecek bir politika izledi. Bu durum, 1950’lerde ilginç bir gelişmeye öncülük etti. Tartışmaya açık olmakla birlikte, belki de tarihi açıdan söz konusu adalar üzerinde en güçlü şekilde hak iddiasında bulunan Vietnam (en azından güney yönetimi), adaları Çin’e terk etmiş görünüyordu.

Çin ile Vietnam arasındaki ilişkiler, tarihin büyük bir bölümünde,  gerginliğini korumuştur. Buna karşın, Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak, komünist Çinliler ile Vietnamlıların çıkarları örtüşmekteydi.

1954 yılında Cenevre’de toplanan uluslararası konferanslardan birinde, Vietnam, rakip yönetimlerden oluşan iki bölgeye ayrıldı. Biri komünistlerin kontrolündeki Vietnam Demokratik Cumhuriyeti; diğeri ise (Fransız destekli Vietnam Devleti ve daha sonra ABD destekli Vietnam Cumhuriyeti’ne dönüşen) komünist karşıtlarının kontrolü altındaki Vietnam.

1954 Cenevre planı, bu bölgelerin tamamen geçici olmasını ve seçimlerin ülkeyi bir bütün halinde 1956 ortalarına kadar yönetecek bir hükümet çıkarmasını öngörüyordu. Ne var ki, komünist karşıtı (ABD destekli) güneyliler, seçimleri komünistlerin kazanmasından korktukları için Cenevre planını uygulamayı reddettiler.

Öte yandan, SSCB lideri Nikita Kuruşçev, batı ile barış içinde bir arada var olmayı amaçlayan yeni bir dış politika planını uygulamaya koydu. Bu adım, komünist Kuzey Vietnam’ı (Güney’le barış içinde bir arada bulunmanın mümkün olamayacağından çekindiği için) giderek Çine yaklaştırdı. Çok geçmeden, Pekin’deki müttefikleriyle aralarını iyi tutmaya niyetli olan Kuzey Vietnamlılar, Güney Çin Denizi adalarını Çinliler lehine şifahen ‘tanıdı’lar.

Adaların Çin’e ‘transfer’i fiili olarak iki yıl sonra, yani 1958’de, Güney Çin Denizi adalarının Çin toprağı olduğunu açık bir şekilde gösteren belgeyi destekleyici bir bildirinin, Kuzey Vietnam’dan Çin başbakanına iletilmesiyle gerçekleşti.

Fakat bir kez daha Vietnam’ı bu şekilde davranmak mecburiyetinde bırakan, daha geniş bir jeopolitik durumdu. Sovyetlerin ‘barış içinde bir arada’ yaşama planı Kuzey Vietnam’ı hem askeri hem siyasi açıdan Çin’e bel bağlamaya mecbur etmişti.

‘Büyük Atılım’ planıyla aşırı sola yönelen Çin, Kuruşçev’in kısmi liberalleşme politikasının öfke tonu yüksek tenkitçisine dönüşmüştü.  Sonuç olarak, Çin giderek kendini dünya ortodoks komünizminin yeni lideri olarak görmeye başladı.

Aynı dönemde, ABD, Eisenhower Doktrini’yle komünizme karşı direnmeye çalışan tüm ülkeleri desteklemek üzere yürürlüğe konan eylemin bir parçası olarak, Orta Doğu’daki solculara karşı müdahaleye teşebbüs etmiş; Mao Zedong buna, Çin’in komünizm-öncesi Amerika destekli bakiyelerinin o zamana kadar Tayvan’da bulunan mevzilerine yönelik saldırıyla karşılık vermişti.

Çin’in saldırıları uluslararası bir krizi provoke etti. Kuzey Vietnam daha geniş bir savaş çıkabileceğinden (Vietnam’ın bundan zarar görebileceğinden) korkmuş ve topraklarının Çin’in belirlediği sınırlara dönmek zorunda kalabileceğini hissetmişti. 1960’larda, savaş başlamıştı elbette ve Kuzey Vietnam bu savaştan, Çin (ve Sovyetler)in desteğiyle zafer kazanarak çıkmıştı.

Kanlı ders

1975’te, Güney karşısında son zaferinin ardından, yeniden birleşmiş olan Vietnam’ın Çin’le ilişkileri hızla kötüleşti. Üç yıl gibi kısa bir sürede giderek uluslaşan Vietnam, Güney Çin Denizi adalarının hala sahibi olduğunu deklere ederek, daha önce Çin’e ‘hibe ettiği’ni yok saydı.

Bir yıl sonra Çin Vietnam’a bir ‘ders vermeye’ (asıl olarak Vietnam’ın Kamboçya işgali üzerinden) karar verdi. Gerekçesiz, yani herhangi bir tahrik unsuru olmaksızın, 20.000 Vietnamlının katledildiği işgali başlattı. Çin ve Vietnam Güney Çin Denizi’nde hak iddia eden yegane uluslar değildiler. Deniz yatağının altındaki petrol alanlarını göz önünde bulundurursak bu hiç de şaşırtıcı değil. Filipinler 1968’de bazı adalara asker gönderdi. 1971’de Malezya bazı adalarda hak iddia etti. Bunu Vietnam’ın uyguladığı işgaller ve ardından Filipinler, Malezya ve Çin’in 1970’ler, 80’ler ve 90’lardaki işgalleri takip etti.

Tüm bu hadiselerle birlikte Çin, Güney Çin Denizi’nde en geniş alanda hak iddiasında bulunduğu izlenimini veriyordu ve diğer uluslar bunu, öteden beri amaç edindikleri deniz sahası ‘toprakları’ açısından, büyük bir tehdit olarak görmeye başladılar.

Gerçekte Çin’in pozisyonu belirsizdi. Çin, adaların tamamında ve ada karasularında hak iddiasındaydı; ancak bu karasuların açık ve kesin kapsamını belirtmiyordu. Çin resmi haritasında ‘kesikli çizgilerle’ gösterilen Güney Çin Denizi adaları bundan ötürü, Çin’in iddialarını belirleme hakkını saklı tuttuğu bölgenin en dış sınırını daha çok yansıtır.

Fakat Çin neden böyle bir tutum sergiliyor? Cevabı, milliyetçilik ve deniz sahası pastasından güvenli bir dilim alma arzusunun etkisindeki komşuları karşısında, Çin’in siyasi açıdan en önemli amaç olarak gördüğü toprak bütünlüğünün korunması konusunda teyakkuz halinde olmasıdır.

Çin’in tüm takımadaların kendisine ait olduğunu belirtmesinin ardından, ilan edilmiş sınırlarından geri adım atması, komşularına göre kaybedeceği daha fazla şey olduğu için daha zor.

Uzun süreden beri Tibet ve daha başka yerlerdeki ayrılıkçı taleplerle karşı karşıya bulunduğu için, Güney Çin Denizi’nde yalnızca birkaç kayalık söz konusu olduğunda bile, toprak bütünlüğüne yönelik her hangi bir tehdit algısı Çin’in gerilmesine neden oluyor.

 Çin’in 1979 Vietnam işgali ve her iki devletin geçen yıl bölgede gerçekleştirdikleri askeri tatbikatlar bir arada düşünüldüğünde, Güney Çin Denizi civarında giderek giriftleşen rekabetin potansiyel açıdan bölge için ne derece tehlike arz ettiği ortaya çıkıyor.

*BBC History Magazine

Dünya Bülteni için çeviren: Muhsin Korkut

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş