Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


01:13, 18 Ocak 2018 Perşembe
Güncelleme: 21:32, 06 Ocak 2018 Cumartesi

  • Paylaş
Türkiye'nin yeni bölgesel savunma vizyonu | ANALİZ
Türkiye'nin yeni bölgesel savunma vizyonu | ANALİZ

Milli savunma alanında 2017 yılında yaşanan gelişmeler, Ankara’nın yeni bir bölgesel vizyon ortaya koyduğunu ve bahse konu vizyonu askeri güç kapasitesiyle destekleme eğiliminin giderek arttığını gösteriyor.

Dr. Can Kasapoğlu

Milli savunma alanında 2017 yılında yaşanan gelişmeler, Ankara’nın yeni bir bölgesel vizyon ortaya koyduğunu ve bahse konu vizyonu askeri güç kapasitesiyle destekleme eğiliminin giderek arttığını gösteriyor. Bu eğilimin önemli bir parçası da jeopolitik algı. Açıkçası, Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmelerin beraberinde getirdiği sorunlar, Türkiye’nin milli güvenliğine yönelen meydan okumaları sınırlarının mümkün olduğunca ötesinde karşılama kararı almasına neden olmuş görünüyor.

SINIRLARIN ÖTESİNDEKİ ASKERİ VARLIK

2017 yılında Türkiye’nin savunma planlaması ve askeri-stratejik duruşu alanında yaşanan en önemli atılım ileri üsler oldu. Özellikle Katar’da daha önce kurulan askeri üssün yeni sevkıyatlar ile tahkim edilmesi; Fırat Kalkanı Harekatı sonrasında Suriye’deki yerel dost unsurlar ile ileri harekat üsleri oluşturulması, Somali’de askeri eğitim tesisinin faaliyete geçirilmesi gibi gelişmeler Ankara’nın sınırları ötesindeki askeri varlığını Doğu Akdeniz’den Afrika’nın boynuzuna ve Basra Körfezi’ne kadar taşımakta. Belirtilen tabloya, halihazırda sürdürülen TCG Anadolu Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi projesinin bir hafif uçak gemisi olarak kullanılması planını eklemekte de fayda var.

Türkiye’nin ileri üs stratejisini doğru anlamak için, hem literatürde askeri üslerin yerini, hem de Ankara’nın jeopolitik önceliklerini analiz etmek gerekiyor. Konuya ilişkin çalışmalar, ileri üslerin bölgesel kriz alanlarına kısa sürede müdahale edebilme yeteneği için vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca, kriz alanında bir askeri altyapının halihazırda var olması -söz gelimi, kullanılabilecek pistler, mühimmat depolama bölgeleri, komuta & kontrol sistemleri bulunması- gerektiğinde daha büyük kuvvetlerin kaydırılması için çeşitli imkanlar sunmakta. Söz konusu üslerin ikinci kritik fonksiyonu, ev sahibi ülkeye somut güvenlik ve savunma garantileri sağlanırken, sınırların ötesinde aktif ve etkin bir caydırıcılık kapasitesi oluşturmaları. Bu çerçevede, Basra Körfezi’ndeki ABD üslerinin etkilerinin ya da Suriye’de Rus askeri varlığının operasyonel ve stratejik düzeyde katkılarının altını çizmek gerekiyor. İleri üsler için üçüncü temel fonksiyon da ev sahibi ülke ile güvenlik ve savunma alanında işbirliği geliştirilmesinin önünü fazlasıyla açması. 

Bu noktada güvenlik ve savunma işbirliği salt alımlar ve donatım kapsamında düşünülmemeli. Somali ya da Katar silahlı kuvvetlerinde bir jenerasyonun Türk askeri eğitimcileri tarafından yetiştirilmesi, önümüzdeki on yıllar içinde ciddi stratejik kültürel kazanımları da beraberinde getirecektir. Örneğin, Rusya Federasyonu bugün halen Sovyet askeri stratejik kültürel etki sahasının getirilerinden yararlanmakta. Ortadoğu’da önemli bir kısım elitin Britanya askeri kurumlarından mezun olması, Londra için ciddi bir savunma ve güvenlik diplomasisi imkanı sağlıyor.

Elbette ileri üs stratejisinin riskleri de var. Angajman kuralları ev sahibi ülkenin tasarruflarına bağımlı, bu üsler terör saldırıları için hedef teşkil edebilir ve tüm koşulların normal olduğu dönemlerde dahi, ülke topraklarının ötesinde lojistik ağlar kurmak savunma ekonomisi açısından masraflı. Yine de, ileri üsler inşa etmek, bir devletin bölgesel olanaklarını etkin biçimde kullanma iradesini yansıtan, meyveleri uzun erimde toplanabilecek bir vizyonu ortaya koyuyor.

FIRAT KALKANI’NDAN ÖĞRENİLEN DERSLER

2017 yılında Türk savunma modernizasyonunun en önemli analitik referanslarından biri de, Fırat Kalkanı Harekatı’ndan öğrenilen dersler olmuştur. Fırat Kalkanı Harekatı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin sınır ötesinde hibrit harp tehdidiyle mücadele tecrübesi kazanması bakımından büyük önem arz ediyor. Bu konuda, özellikle verilen zayiatın profili gözünde bulundurulduğunda, zırhlı platformlara ilişkin ciddi bir reform gerekliliği ortaya çıkmıştı. Günümüzde terör örgütlerinin gelişmiş güdümlü tanksavar füzelerine sahip olabilmesi ve el yapımı patlayıcıların sofistike bir yapı kazanması gibi hususlar, konvansiyonel güçlerin imkan ve kabiliyetlerini ciddi ölçüde zorlamakta. Nitekim Fırat Kalkanı sonrasında, milli ana muharebe tankı Altay için bir asimetrik harp modeli dizayn edildi ve IDEF 2017 Fuarı’nda da sergilendi. El yapımı patlayıcılara karşı önlemler ile güçlendirilmiş zırh yapısından keskin nişancı tespit sistemlerine kadar birçok yeniliği barındıran bu platform, Türk savunma modernizasyonunun öğrenilen dersleri hayata geçirme kapasitesi açısından umut verici. Yine de 2018 yılı ve sonrasında daha gidilecek çok yol var. Herşeyden önce, Suriye’deki sınır ötesi deneyimi gösterdi ki, Türk tank modernizasyonunun odak noktasında aktif koruma sistemleri başta olmak üzere yükselen hibrit tehditlere mukabele hedefi olmalı.

SİHA GELİŞMELERİ

2016-2017 döneminde yaşanan bir diğer yenilik de silahlı insansız hava araçlarının aktif olarak kullanılmaya başlaması. Bu gelişme, Türk savunma modernizasyonu için kritik bir kilometre taşı niteliğinde. Zira silahlı insansız hava araçları, özellikle baş döndürücü bir hızla gelişen hassas güdümlü mühimmatlar ile birlikte, yeni bir askeri devrime işaret ediyor. Bahse konu sistemler asimetrik harp koşullarında terör örgütlerinin hiyerarşilerine yönelik öncelikli ve yüksek değerli hedefler belirleyerek doğrudan müdahale etme imkanı tanıyor. Bu da taktik ve operasyonel düzeyde askeri faaliyetlerin stratejik düzeyde sonuç alma kapasitesine erişmesini sağlıyor. İkincisi, bu sistemler riskli operasyon bölgelerinde pilotların hayatını tehlikeye atmadan harekat imkanı tanıyor. Söz konusu avantaj dikkate değer. Zira, PKK ve DEAŞ dahil olmak üzere Türkiye’nin yakın çevresindeki birçok terör örgütü 3. ve 4. nesil, personel tarafından kullanılan hava savunma sistemlerine (MANPADS) kavuştu. Bu da, taarruz helikopterleri ve diğer döner-kanatlı platformlar başta olmak üzere, kara havacılığı için yaklaşık 10 bin feet altı irtifaların gerçek bir ‘mayın tarlasına’ dönmesi anlamına geliyor. İşte SİHA yetenekleri bu noktada devreye giriyor ve personelin hayatını riske atmadan nokta taarruz imkanı sağlıyor.

Elbette, insansız hava araçlarının birer istihbarat platformu olduğu da unutulmamalı. 2017 yılında gerçekleştirilen terörle mücadele çabalarında Bayraktar TB2, hem Hava Kuvvetlerine bağlı F-16’lar hem de Kara Havacılık kapsamındaki T-129 Atak milli taarruz helikopterleri için hedef tespit ve işaretleme görevleri yaptı. Bu gelişmeler, Türk savunma modernizasyonu için en az SİHA’ların doğrudan yer hedeflerine taarruz etmesi kadar önemli. Son olarak, platform kadar mühimmatın da modern harp sahasında temel belirleyen olduğu not edilmeli. Bu açıdan ROKETSAN’ın başarılı faaliyetlerini dikkatle izlemekte yarar var.

TÜRK FÜZE MODERNİZASYONU

Türk savunma sanayiine ilişkin yılın son dikkat çekici gelişmesi de Bora taktik balistik füzesi. Esasen önceki yıllarda da sınırlı taktik balistik füze testleri yapılmıştı. Ancak 2017 yılında yapılan testler, Ankara’nın ilk etapta hedeflediği 300km’nin biraz altında bir menzile ulaştığını gösteriyor. Ayrıca, bahse konu balistik füzenin hassas vuruş kapasitesinde de önemli gelişmeler yaşandığı anlaşılıyor. Belirtilenlere ek olarak, Bora’nın ihraç versiyonu olan Khan füzesinin Abu Dabi’de gerçekleştirilen IDEX 2017’de sergilenmesi de kritik bir merhalenin aşıldığının altını çiziyor.

Bu noktada, Bora füzesine ve Türkiye’deki genel füze tartışmalarına ilişkin önemli bir hususu belirtmekte yarar var. Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi üyesi olan Türkiye’nin, söz konusu uluslararası düzenleme bir antlaşma gibi bağlayıcı olmasa da, savunma işbirliği ile ulaşabileceği sınır 300km menzil ve 500kg harp başlığı taşıma kapasitesi. Eğer bundan ilerisi planlanıyor ise tamamen milli imkanlarla devam etmek gerekecek. Ancak bir füzeyi kıymetli kılan sadece menzili değil, beraberinde getirdiği askeri bağlamdır. Örneğin, Rusya Federasyonu’nun SS–26 Iskender füzeleri -Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın delinmesine dair tartışmaları bir kenara bırakırsak- harp sahasını şekillendirebilecek yeteneklere sahiptir, ancak binlerce kilometrelik mesafeleri katetmek için dizayn edilmemiştir. Bora Füzesi 300km menzilin biraz altında, 470kg harp başlığı için yaklaşık 50 metre civarında bir hassasiyetle vuruş yeteneği kazanmış ise, üstelik hareket kabiliyeti yüksek lançerlerden ateşleniyorsa, Türkiye, yakın çevresinde harekat icra etmek için çok önemli bir taktik sisteme kavuşmuş demektir. Bundan sonraki aşamalarda bahse konu füzenin savunma sistemleri karşısındaki yeteneklerinin geliştirilmesi, en az menzile dair tartışmalar kadar önemli olacaktır.

Özetle 2017 yılı Türkiye’nin askeri dönüşümünün daha görünür hale geldiği bir dönem oldu. F-35 JSF uyumlu SOM-J havadan karaya seyir füzeleri, silahlı insansız hava araçlarının diğer platformlar ile müşterek kullanımı ve taktik balistik füze testleri gibi hususlar, Ankara’nın operasyonel düzeyde harp sahasındaki dengeleri hızla değiştirebilen bir askeri güce ulaşmayı hedeflediğini gösteriyor. Ayrıca, ileri üs stratejisi de askeri gücün jeopolitik çerçevede nasıl değerlendirildiğine ve savunma diplomasisinin yeni konseptlerine ilişkin ciddi bir fikir veriyor. Elbette daha gidilecek çok yol var. Örneğin, Fırat Kalkanı’ndan elde edilen dersler, hibrit harp ortamında mekanize ve zırhlı birliklerin harekatı için derin bir çaba gösterilmesi gerektiğini anlatıyor. Siber alanda ve kimyasal & biyolojik harp tehditlerine karşı koyma hususlarında da Türkiye’nin analitik ve fonksiyonel yeteneklerini ilerletmesi gerekiyor. Tüm sayılanların ötesinde, Ankara’nın dünyadaki emsalleriyle yarışabilecek bir harp çalışmaları akademiyası inşa etmesi ve askeri bilimleri bir ‘ilgi alanı’ olmaktan çıkarıp, disiplin seviyesine getirmesi gerekiyor. Öte yandan, milli savunma alanındaki olumlu gelişmelerin önümüzdeki on yılda da artarak sürdürülmesi ve mevcut sorunların giderilmesi halinde Türkiye’nin sadece sınırlarını koruyan ve ülke topraklarında huzuru sağlayan değil, bölgesel trendleri de yöneten bir askeri güç olmak için cidi fırsatları bulunuyor.

[Dr. Can Kasapoğlu İstanbul merkezli bir düşünce kuruluşu olan Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi'nde (EDAM) savunma analistidir]

KAYNAK: AA 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş