Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


15:45, 22 Şubat 2018 Perşembe
Güncelleme: 00:34, 13 Şubat 2018 Salı

  • Paylaş
Birinci Meşrutiyet neden alelacele ilan edildi?
Birinci Meşrutiyet neden alelacele ilan edildi?

Balkanların fokur fokur kaynadığı, üst üste gelen taht değişiklikleri, devletin içine girdiği ekonomik sıkıntılar gibi kaotik bir dönemde tahtta geçen II. Abdülhamid’i bekleyen pek çok sorun vardı ve bunlardan biri de meşrutiyetin ilanı hadisesiydi.

Necdet Sevil / Dünya Bülteni / Tarih Dosyası

Sened-i İttifak (1808) ile başlayan, padişahın yetkilerini kısma süreci, Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) Fermanları ile devam etmiş, ancak Ali ve Fuat Paşaların ölümleriyle birlikte bir duraklama evresine girmişti. “Tanzimat ve Islahat dönemlerinde gerçekleştirilen ve halkı kısmen de olsa mahalli idare yönetimlerine katılmaya alıştıran düzenlemelerin, beklenen neticeleri vermemeleri ise gerek aydın, gerekse de bürokrat kesim üzerinde olumsuz etkiler oluşturmuştu”. Bilhassa Tanzimat döneminin doğurduğu aydın kesim, “Batılı devletlerin üstünlüğünü, halkın sahip olduğu geniş hürriyetlere ve parlamentolu demokratik siyasi rejime bağlamışlardı”. Bu aydın kesimin önde gelenleri ise, İbrahim Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi idi.

“Tanzimat nesli sayılabilecek bu şahsiyetler, ilerlemenin hür kurumlara dayandığını, hür kurumların ise halk desteği ile ayakta durabileceği ve bu nedenle halkın eğitilmesi gerektiği” tezi üzerinde durmuşlardı. Bu tez doğrultusunda da, Agâh Efendi ve Şinasi’nin birlikte çıkardıkları ilk gazete olan Tercüman-ı Ahvâl’ ile bir gazete furyasına girişmişler ve seslerini bu yoldan daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışmışlardı. Gazeteler aracılığıyla isteklerini dile getiren bu aydın zümrenin en temel arzuları, “Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile ilan edilen fert ve hak hürriyetlerinin kâğıt üzerinde kalmayarak gerçekleştirilmesi, bunun gerçekleştirilebilmesi için batılı devletlerdeki idare sisteminin kabul edilmesi, yeni bir anayasanın hazırlanması ve bir Millet Meclisi’nin kurulmasıydı”. Lakin, aydınların bu istekleri, dönemin şartları bakımından Babıâli tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış ve Babıâli, basını kontrol edebilmek için 1856 yılında bir Basın Kanunu çıkararak konuyla ilgili bir takım önlemler almıştı.

Basın yoluyla gayelerine ulaşamayacaklarını anlayan aydınlar, İtalya’nın ihtilal mantalitesine sahip olan Carbonari örgütünü örnek alarak 1865 yılında “Genç Osmanlılar Cemiyeti” adı altında gizli bir örgüt kurmuşlar ve meşruti rejimi kurmak için ihtilal yoluna başvurmuşlardı. İlk olarak da, 1867 yılında Babıâli’yi basarak Sadrazam Ali Paşa’yı indirerek Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazamlığa getirmek istemişlerdi. Ancak hükümet bu durumu önceden haber almış ve cemiyetin pek çok üyesi tutuklanmıştı. Kurtulabilenler ise Avrupa’ya kaçmışlar ve “sadrazam Fuad Paşa ile geçinmediği için Avrupa’ya gitmiş olan Mustafa Fazıl Paşa’nın ekonomik desteğinde, daha sistemli ve gür sesli bir muhalefeti başlatmışlardı”.

Etkin muhalefetlerini bir süre daha devam ettiren cemiyet; mali sıkıntı, Sultan Abdülaziz’in ümit verici konuşmaları ve 1871 yılında Ali Paşa’nın ölümü gibi nedenler ışığında muhalefetlerine ara vermişler ve üyelerin büyük bir bölümü ülkelerine dönmüşlerdi. Ancak, meşruti bir idarenin kurulmasını ana gaye edinen ve başını Mahmut Nedim Paşa’nın çektiği grup, bu yöndeki faaliyetlerine devam etmişler ve bu uğurda yapılacak her yolu da mübah görmüşlerdi. Nitekim, ümitlerini kestikleri Sultan Abdülaziz’i bir darbe ile tahttan indirerek bunu açıkça göstermişlerdi.

Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren darbeciler, birkaç gün sonra onu öldürerek intihar süsü vermişler ve işbirliği içinde oldukları V. Murad’ı tahta çıkarmışlardı. Ne yazık ki, meşrutiyetin ilanı için umut bağladıkları V. Murad’ın, yaşanan gelişmelerden dolayı ruh sağlığı bozulmuş ve V. Murad, bu halinden dolayı sadece 3 ay tahtta kalabilmişti.  V. Murad’ın da böylece tahttan inmesi üzerine, Veliaht Abdülhamid Efendi’nin önemi bir kat daha artmış ve meşrutiyetçiler, istemeyerek de olsa Abdülhamid’e umut bağlamışlardı. Bunun üzerine Mithat Paşa, Abdülhamid ile görüşmüş ve meşrutiyeti ilan edeceğini vadeden Abdülhamid, 31 Ağustos 1876 Perşembe günü büyük bir törenle tahta cülus etmişti.

Balkanların fokur fokur kaynadığı, üst üste gelen taht değişiklikleri, devletin içine girdiği ekonomik sıkıntılar gibi kaotik bir dönemde tahtta geçen II. Abdülhamid’i bekleyen pek çok sorun vardı ve bunlardan biri de meşrutiyetin ilanı hadisesiydi. Nihayet Mithat Paşa’nın tazyikleri ile anayasa çalışmaları başlamış ve 23 Aralık 1876 tarihinde Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-ı Esasi yüz bir pare top atışıyla ilan edilmişti.

Sened-i İttifak ile başlayan sürecin önemli bir ürünü olarak ortaya çıkan Kanun-ı Esasi’nin alelacele ilan edilmesinde “diplomatik bir taktik” vardı. Şöyle ki, “1875 Hersek Ayaklanması’yla başlayan olaylar Rusya ile Osmanlı Devletini karşı karşıya getirmiş ve Osmanlı kuvvetlerinin 29 Ekim1876’da Morova’da Sırp kuvvetlerine sağladığı üstünlükten sonra Rus hükümeti Babıâli’ye bir ültimatom vermişti. Bu dönemde Osmanlı’nın toprak bütünlüğünden yana olan İngiltere ise bu ültimatoma karşı bir konferansın toplanması önerisinde bulunmuştu. Bu önerinin kabul edilmesi üzerine Büyük Devletler, “Doğu Sorunu”nun çözümünde çıkarlarını uzlaştırmak için İstanbul’da bir araya gelmişlerdi”.

İstanbul Konferansı ya da toplandığı Haliç Tersanesi’ne izafeten Tersane Konferansı 23 Aralık’ta toplanmış ve “bütün devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu esnada ‘dışarıdan dehşetli bir surette atılmaya başlayan top sesleri’ duyulmuştu. Bunun üzerine Hariciye Nazırı söz alarak delegelere,  padişahın halkın meşru isteklerine göre uygulanmasını gerekli gördüğü yeni idare yönteminden ve meşrutiyet idaresinin getirdiği özgürlüklerden bahisle, ‘bu inkılâp karşısında toplantının zait(gereksiz) kaldığını’ dile getirmişti”. Ancak delegeler Kanun-ı Esasi’nin ilanına pek itibar etmemişler ve bu hareketi, “diplomatik bir taktik” olarak addetmişlerdi. Sonrada, hiçbir şey olmamış gibi kaldıkları yerden görüşmelere devam etmişlerdi. Meşrutiyetin ilanı, konferansa katılan delegeler üzerinde herhangi bir olumlu tesir uyandırmamasına rağmen, İstanbul’da bulunan Gayr-ı Müslim cemaat üyeleri tarafından büyük bir coşku ve bayram havası içinde kutlanmıştı.

Neticede, Osmanlı Devleti, devletin bütünlüğüne ve bağımsızlığına büyük bir darbe vuran maddeler ihtiva eden konferansın kararlarını reddetmiş ve zaten savaş için fırsat kollayan Rusya, bunu bahane ederek Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişti. Böylece, Osmanlı Devleti için büyük bir felaketle sonuçlanan 1877–78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşı başlamıştı.

Kaynaklar:

Celalettin Vatandaş, “Türkiye’nin Batılılaşma Süreci ve II. Meşrutiyet’i Hazırlayan Şartlar”, Yüzüncü Yılında II. Meşrutiyet, (Ed.: Asım Öz), İstanbul 2008.

Cezmi Eraslan-Kenan Olgun, Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet ve Parlamento, İstanbul 2006.

Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), Ankara, 1997.

Mithat Aydın, “Osmanlı-İngiliz İlişkilerinde İstanbul Konferansı(1876)’nın Yeri”,

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/19/64.pdf

 

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş