Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


12:10, 18 Ekim 2017 Çarşamba
12:45, 20 Şubat 2017 Pazartesi

  • Paylaş
Yeni Türkiye için Nasıl Bir Müfredat?
Yeni Türkiye için Nasıl Bir Müfredat?

SETA yeni müfredat meselesinin teknik yönleriyle tartışıldığı önemli bir panel düzenledi

Deniz Baran

Geçtiğimiz Cuma günü, yani 17 Şubat 2017 tarihinde, ülke gündemimizin öne çıkan hususlarından biri olan (ya da olması gereken) eğitimde müfredat değişikliğine dair önemli bir panel gerçekleşti.

SETA’nın Ankara’da düzenlediği panelin hemen hemen tüm katılımcılarını ya tanıdığım ya da takip ettiğim için bu panelin içerik bakımından oldukça faydalı olacağını düşünüyordum. Açıkçası müfredat meselesine dair kamuoyuna yansıyan tartışmaların fazlaca ideolojik-politik eksenli sürdürülüyor olması ve sosyal medyada bu konuya yönelik yorumların da alabildiğine yavan kalması sebebiyle müfredat meselesinin teknik yönleriyle, yeni taslağı layıkıyla incelemiş uzmanlarca ele alınacağı bir etkinliğe hasret durumdaydım. Kaldı ki -okuduğu alan ya da icra ettiği iş eğitim ile doğrudan alakalı olmasa dahi- benim gibi eğitime büyük ilgi duyan bireyler için bu tip etkinliklerin mevcudiyeti esasında bir lüks değil, bir zarurettir. 

Velhasıl, yukarıda bahsettiğim durumlardan ötürü, SETA’nın 17 Şubat’taki panelini ilgiyle izledim. Panel neticesinde ise orada söylenenlerin kısa bir yazıda toparlanmasını gerekli görüyor, katılımcıların anlattıkları hususların en azından konsantre bir şekilde de olsa daha fazla kişiye ulaşmasına ehemmiyet veriyorum. Bu amaçla da aşağıdaki satırları kaleme alıyorum. Dinlediklerimin aktarımını belli bir düzende verebilmek için konuşmacı sırasını takip edecek ve her konuşmacının anlattıkları arasında çok önemli bulduğum noktaları kısa kısa vermeye çalışacağım.

Muhittin ataman

SETA Genel Koordinatör Yardımcısı Prof. Dr. Muhittin Ataman’ın açılışını yaptığı panelde ilk sözü alan, SETA Araştırmacısı İpek Coşkun’du:

İpek Coşkun ilk olarak, Milli Eğitim Bakanlığının müfredatı hazırlarken demokratik ve meşvereti esas alan bir yöntemi tercih etmiş olmasını takdir ederek fakat 53 dersin yer aldığı müfredata dair geri dönüşlerin yapılması için sadece 1 ay verilmiş olmasını yetersiz bulduğunu söyleyerek sözlerine giriş yaptı.

Daha sonra SETA’nın yeni müfredat taslağına dair çalışmalarını nasıl bir kapsamda sürdürdüklerini (farklı branşlardan uzmanlardan oluşan 6 komisyon+dış paydaşlar) anlatan Coşkun, geri dönüş için kısıtlı süre olmasından ötürü daha çok ana derslere odaklanabildiklerini belirtti.

Mevcut taslağın Ak Parti dönemindeki en kapsamlı değişiklik olmakla birlikte kamuoyunda yaygın kanaatin aksine devasa değişikliklerin olmadığını söyledi. Ancak Türk İnkılâp Tarihi dersine günümüze uzanır şekilde yakın tarihin eklenmesi gibi anlamlı dokunuşların olduğunu da not etti.

Coşkun’un eleştirdiği noktalardan ilki, MEB bünyesinde belli bir dersin müfredatı hazırlanırken sadece o alandan uzmanlarla çalışmaların yürütüldüğü, farklı alanlardan uzmanlarla çapraz çalışmalar yapılmadığıydı. Bu durumun farklı perspektiflerin işine içine girmesini engellediğini belirtti ki şahsen ben de bu tespite hak veriyorum.

Eleştirdiği bir diğer husus da ortaokul- lise kademelerinin müfredatları arasında kopukluklar gözlemlemiş olmalarıydı.

Coşkun’un konuşmasının geri kalanında değindiği noktalar ise müfredatın uygulamaya geçiriliş safhasına dair hususlardı. Temel olarak, “öğretmenler” ve “ders materyalleri” olarak iki ayrı başlıkta toplanabilecek konulara değindi.

Öncelikle, haklı olarak, öğretmenlerin müfredatla ilişkisini sorguladı. “Müfredat genelde yetiştirilemeyen bir şey olarak kabul edilir.” sözü, mevcut durumu özetliyordu. Bu probleme çözüm getirecek değişikliklerin ise yeni taslakta da yeterli olmadığını, sadece İngilizce gibi bazı spesifik derslerde çözüm sayılabilecek değişikliklere gidildiğini belirtti. Öğretmen-müfredat ilişkisine dair ortaya attığı diğer bir soru ise öğretmenlerin müfredatı içselleştirip içselleştiremeyeceği hususuna dairdi. Hem verimli hizmetiçi eğitim mekanizmalarıyla öğretmenin müfredata yabancılık çekmemesinin sağlanmasının hem de bilhassa zorlu şartlar altında eğitimin sürdüğü bölgelerde hâlihazırda mevcut olan öğretmen-müfredat kopukluğunun yeni müfredatla birlikte giderilmeye çalışılmasının son derece önemli olduğunu belirtti.

Coşkun, ders materyalleri konusunun ise müfredat kadar önemli olduğunu ve bir an önce öğretmenlere materyal sağlayacak programların geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. En temel ders materyali sayılabilecek ders kitaplarına dair ise çok önemli bir noktaya değindi: Müfredat, ders kitaplarına yansımadığı ve ders kitaplarına da belli standartlar uygulanmadığı sürece yeni durum pek fark yaratmayacaktır çünkü Türkiye’de öğretmenler dersi doğrudan ders kitabından yürütme eğilimindeler.
Coşkun sözlerini, bence yine isabetli bir şekilde, Türkiye’nin büyük bir sosyal dönüşüm geçirdiğini ve eğitim müfredatının da bu dönüşüme ayak uydurması gerektiğini vurgulayarak sonlandırdı.

İkinci olarak söz alan Doç. Dr. Ali Eryılmaz  (ODTÜ Ortaöğretim Fen ve Matematik Alanları Eğitimi Bölümü)’ın ilk olarak değindiği husus, kağıt üstünde olan değişimlerin uygulamaya geçmedikçe bir öneme haiz olamayacağıydı. Eğitim sistemimizde bilgi üretip beceri üretemediğimizi vurgulayan Eryılmaz, konuşmasının önemli bir kısmını –son aylarda sık sık gündemimize giren ve oldukça önemli bir husus olan- “ölçüm” konusuna ayırdı.

PISA sonuçlarının yanlış değerlendirildiğini ve kimi zaman ortalığın gereksiz ölçüde velveleye verildiğini (mealen) söyleyen Eryılmaz, sistemi düzeltme yolunda doğru değişiklikleri yapmak için doğru ölçümün önemli olduğunu ve bu cihetle, ölçüm metotlarımızı değiştirmemiz gerektiğini belirtti. Örneğin, PISA’nın sadece çoktan seçmeli sorularla ölçüm yapmamasına rağmen bizim öğrencilerimiz sadece bu metoda alışkındı.

Belki de PISA sonuçlarında yaşanan hüsran(lar)ın da etkisiyle sık sık eğitim programlarında değişime giden ülkemiz için de çok önemli bir uyarı yaptı: Ne olursa olsun eğitim programı, müfredat bu kadar sık değişmemeli. Kimi zaman bir değişiklik uygulamaya yansıyana kadar başka bir değişiklik daha gerçekleşiyor.

Eryılmaz’ın “bilgi üretiyoruz, beceri değil” tespiti kadar önemli olan bir tespit de –belki de ilk tespitin tamamlayıcısı mahiyetinde- “bilgilerin kalıcılığını sağlayamıyoruz” tespitiydi.
Şayet “beceri değil, bilgi üretiyoruz; o da kalıcı olmuyor” gibi bir denklem ortaya çıkıyorsa elbette bu pek kritik bir duruma işaret ediyor.

Konuşmanın sonunda yaptığı, “kitaplarımızda formül/sembol birliği yok, bunu ivedi şekilde sağlamalıyız” uyarısı ise buraya not edilmesi gereken bir diğer önemli nokta diye düşünüyorum. Zira fen bilimleri ve matematik sembolleri hususunda evrensel düzeyde bir birlikmevcutken bu tip bir durumun mevzubahis dahi olmaması gerekiyor.

Prof. Dr. Halil Berktay (Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü) Hoca’nın konuşmasına dair “bol nükte içerir, hatta yer yer provoke edici olur (İngilizce’de “thought-provoking” diye bir tabir var, o manada olumlu bir provokasyonu kastediyorum)” beklentisine sahiptim. Tam da beklediğim gibi bir konuşma oldu.

Sübjektif bir alan olduğu için ne zaman müfredat değişikliği vb. konular gündeme gelse en çok spekülasyon yapılan alanın sosyal bilimler, bilhassa tarih olduğunu belirten Berktay, kendi getireceği itirazların ideo-politik değil pedagojik-teknik olacağını en baştan vurguladı. Yeni müfredata ideo-politik itirazlar arasında yer alan, “müfredat İslamcılaştırılıyor” tarzı bir duruma dair izler de göremediğini not etti. Hatta “anlattıklarımıbiraz büksem kendimi uydurabileceğim bir müfredat” diyerek yeni müfredat taslağındaideo-politik açıdan pek sakınca görmediğini izah etmiş oldu.

“Tarih müfredatı elbette kusursuz değil, hiçbir zaman da olmayacak. Zaten kusursuz bir tarihçilik de tarih öğretimi de olmaz.” diyerek evvelâ temel yaklaşımını ortaya koyan Berktay’ın ilk eleştirdiği husus, 9-10-11. sınıf müfredatlarının bir nevi mükemmeliyetçi bir tarzda tasarlanmış olmasıydı. Pedagojik açıklamanın başarılı, müfredatı oluşturanların belli ki işini bilen insanlar olduğu taltifini yapan Berktay, esasında sorunun kaynağının da bu noktada yattığını belirtti. Konuşmasının genelinde de müfredatı oluşturanların muhtemelen işini çok iyi bilen ve iyi niyetle hareket eden uzmanlar olmalarına rağmen ortaöğretim tecrübeleri pek yokmuşçasına büyük beklentilerle ve yoğunlukla müfredatı oluşturdukları hususunu ele aldı. Öyle ki 9. sınıf öğrencileri için öngörülen kazanımların lisans seviyesindeki öğrencilere dahi kazandırılması zordu ve bu beklentiler “adeta stratosferde geziyordu”.

Berktay’ın en çok vurguladığı eleştirisi, içeriğin doluluğuydu. “Az ve öz olsun diyemiyoruz” diyerek meramını özetledikten sonra Batı ülkelerinde daha az konuyu ihtiva eden ama o konuları da daha derinlikli işleyen bir tarih müfredatının mevcut olduğunu belirtti.

Kronolojiden ziyade tematik bir konu indeksinin oluşturulması fikrini başarılı bulduğunu söyleyen Berktay, yine içerik bolluğu ve yoğunluğu meselesinin bu değişikliğin verimini düşürdüğünü söyledi. Ayrıca kronolojiden fazla kopulmasının da pek iyi olmayacağını, tarihin neticede kronolojik bir bilim olduğunu hatırlattı.

Sık sık dem vurduğu içerik yoğunluğuna rağmen tarih dersinin hâlâ haftada 2 ders olmasının da bir tezat teşkil ettiğini, üstüne üstlük öğrenciden beklenen kazanımlar ve dersin interaktif işlenmesi talebi de göz önüne alındığında 2 dersin kesinkes yetersiz olduğunu da konuşmasında ayrıca vurguladı. Netice olarak, tüm bu tabloya bakıldığında -arzulanan sonucun aksine- öğrencilerin yine ezbere tevessül etmesi sonucunun doğacağı yönünde uyarılarını yaptı.

Berktay’ın son olarak ve net şekilde kritik ettiği mevzu ise “Türk İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” dersinin muhafaza ediliyor olmasıydı. Çağdaş bir tarih öğretiminde bu tip bir “-izm” dersine yer olmadığını savunan Berktay, bu dersin varlığına doğrudan karşı çıktı.

Alpaslan Durmuş

Son konuşmacı olan  MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanı Alpaslan Durmuş’un söyleyecekleri ayrıca önem arz ediyordu, zira kendisi, müfredatın hazırlandığı mutfağı, yani Talim ve Terbiye Kurulunu temsilen panelde bulunuyordu. Konuşmasının önemli bir kısmı daha önce söylenenlere yanıt niteliğinde olan Durmuş, öncelikle yeni müfredat taslağının yoğun ve samimi bir çalışma neticesinde ortaya çıktığını belirtti.

Durmuş, ders sayılarının içerikle orantılı olmadığı eleştirilerine katılmakla birlikte bu hususu düzeltmek için atılacak adımların önünde duran iki engelden bahsetti. Bunlardan biri, hemen her dersin böyle bir talepte bulunuyor olmasıydı. İkincisi ise ders saatlerinde yapılacak oynamanın öğretmen istihdamı çerçevesinde doğuracağı ekonomik sonuçlardı (boşa çıkacak öğretmenlere karşılık yeni öğretmen alımı yapılması gereken alanların ortaya çıkması).

Ders kitaplarının kalitesizliği hususundaki eleştirilere değinirken yayıncıların bu hususta büyük sorumluluğa sahip olduğunu söyledi.

Müfredat içeriğinin yeterince sadeleşmemiş olduğuna dair eleştirileri de genel olarak kabul ederken bunu yapmak için ellerinden gelen çabayı gösterdiklerini fakat sürecin sonunda ister istemez yine ders içeriğinde bu tip bir yoğunluk oluştuğunu belirtti. Fakat sadeleşme seviyesini arttırmak için şanslarını daha fazla deneyeceklerini de açıkça söyleyerek eleştirilere bir nebze de olsa tatmin edici bir çözümle karşılık verdi.

Durmuş, bazı konuların müfredattan çıkarılması sebebiyle oluşan eleştirilere (panelde yapılan bir eleştiri değildi bu) karşılık ise genel olarak gözettikleri kriterden bahsetti: PISA’da ve uygulamada yeterince karşılığı olmayan şeyleri ayıklamak. Tabi, fazla genel bir konuşma olduğu için tam olarak neleri kastettiğini, nelerin PISA’da ve uygulamada olmadığını pek anlayabildiğimi söyleyemem.
Ders materyalleri konusunun gerçekten çok önemli olduğunu teyitleyen Durmuş, bu hususa dair ayrıca bir çalışma başlatma plânları olduğunu söyleyerek son derece önemli bir haber verdi.
Öğretmenlerin müfredata adaptasyonunun sağlanmasına dair endişelere de bu konudaki plânlarını anlatarak yanıt verdi. Anlayabildiğim kadarıyla en çok öne çıkan plânlar, yapılacak çalıştaylar ile her ilden (ve her branştan) seçilecek ve bizzat eğitilecek formatör öğretmenler aracılığıyla diğer öğretmenlere ulaşma projesiydi.

Durmuş son olarak, mevcut plana göre 24 Şubat’ta çalışmaların son bulacağını ve müfredat taslağına katkı sürecinin hâlâ devam etmekte olduğunu belirtti.

 

 



İlgili Konular SETA
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş