Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


08:47, 17 Ağustos 2017 Perşembe
Güncelleme: 11:00, 03 Mart 2017 Cuma

  • Paylaş
Nixon’un Çin ziyaretinin 45'nci yılında Trump dönemi ile mukayese
Nixon’un Çin ziyaretinin 45'nci yılında Trump dönemi ile mukayese

Trump’ın, dış politikada ve küresel ekonomide kayda değer değişimlerin ipuçlarını ortaya koymaya başladığı bu günlerde 45 yıl öncesi ve sonrasında her ikisi de Cumhuriyetçi partiye mensup iki başkanın yani, Nixon ile Trump’ın Çin politikalarının karşılaştırılması olarak incelenmesi gibi oldukça önemli bir durumda söz konusu.

Mehmet Özay – Kuala Lumpur

Şuban ayının son günleri, ABD başkanlarından Richard Nixon’un 1972 yılında Çin’e yaptığı ziyaretin 45. yıldönümüne tekabül ediyordu. Doğurduğu sonuçlar bakımından bu hadiseyi, Çin’in küreselleşmesinin yıldönümü olarak adlandırmak ta mümkün.

Çin yönetimi bu yıldönümünü önemsediğinin bir ifadesi olarak başbakandan daha kıdemli konumdaki Yang Jiechi’yi ABD’ye gönderdi. Yıldönümü vesilesiyle bazı toplantılar tertip edilirken, ziyaretin sadece o yıllarda kalan bir ‘anı’ olmadığı, aksine bugünlere kadar etkisi devam eden bir dönüm noktası olması nedeniyle ele alınmayı hak ediyor. Nixon’un o dönem süpriz addedilen ziyareti ABD-Çin ilişkilerinin seyrini değiştirmesi kadar, uluslararası siyasette yeni bir döneme girildiğine de işaret ediyordu.

Ziyaret ‘Nixon’ adıyla anılsa da, bu ziyaretin mimarı ise Nixon’un ulusal güvenlik danışması Henry Kissinger’dı. Kissenger 1971 yılında yaptığı ‘gizli’ ziyaretle Nixon’un önünü açan ve ABD-Çin ilişkilerini yapılandıran kişi olarak tarihe geçti.

Ziyaret, Nixon’un 21 Şubat 1972’de Pekin havalimanında dönemin Çin Başbakanı Chou En-lai’nin karşılanmasıyla başladı. Aynı gün devlet başkanı Mao Tse-tung’la bir saat süren bir görüşmesinin ardından, başbakan Chou en-Lai ile her gün yapılan görüşmeler iki ülkeyi birbirine yaklaştırmaya matuf gelişirken, 27 Şubat’ta imzalanan ‘Şangay Tebliği’yle taçlanmış oldu.

Bu ziyaretin yıldönümünde Kaliforniya’da düzenlenen toplantıya katılan Çin konsolosu Liu Jian yaptığı konuşmada, söz konusu bu ziyareti Nixon’un 45 yıllık mirası olarak değerlendirerek aradan geçen süreye rağmen, etkisini yitirmediğini söylüyordu. ‘Nixon Vakfı’ başkanı Bill Baribault ise, iki ülke arasındaki ilişkilerin ticaret ve ekonomik işbirliği boyutuna dikkat çekerken, ‘Şangay Ruhu’nun devamını dile getiriyordu. Bu iki ifade de aslında 45 yıl önceki gelişmeyi sade bir tonla hatırlatmaktan öte, Tayvan üzerinden ‘Tek Çin’ politikasına yönelik ucu açık mesajları, güçlü bir şekilde verdiği içe kapanma sinyalleriyle başta Çin’le olmak üzere küresel ticarete ‘darbe’ vurmaya matuf çıkışları ile gündem oluşturan ABD’nin çiçeği burnunda başkanı Donald Trump’a mesaj niteliğindeydi.

Bu nedenle Nixon ziyaretinin yıldönümü, sadece Amerikan tarihine değil, küresel anlamda döneme damgasını vurmak isteyen Trump’ın, dış politikada ve küresel ekonomide kayda değer değişimlerin ipuçlarını ortaya koymaya başladığı bu günlerde daha farklı bir anlam taşıyor. 45 yıl öncesi ve sonrasında her ikisi de Cumhuriyetçi partiye mensup iki başkanın yani, Nixon ile Trump’ın Çin politikalarının karşılaştırılması olarak incelenmesi gibi oldukça önemli bir durumda söz konusu.
Cumhuriyetçi başkan Nixon’u ABD tarihinde değil, dünya tarihinde önemli kılan bir gelişme olarak kabul edilen Çin ziyareti, iki ülke arasında ilişkilerin ‘normalleşmesi’ anlamına gelir.

Ancak bu normalleşme iki ülke arasındaki buzları eritirken, ortaya çıkan yakınlaşma ile küresel ilişkilerde yeni bir döneme girildiğine de işaret ediyordu. Başkan Nixon’un, “sekiz yüz milyon kişiyi kızgın ve dünya kamuoyundan izole bir durumda bırakmak istemiyoruz. İletişim kurmak ve Çin’i uluslararası toplumun ve Pasifik bölgesinin bir üyesi yapmak istiyoruz.” sözü yukarıda atıfta bulunduğum ‘Şangay Ruhu’ olgusunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bu buluşma öncesinde Çin’in durumuna kısaca bakmakta yarar var. Amerika’yı bir tehdit olarak algılayan hatta bir saldırı gelebileceği endişesiyle yaşayan Çinliler, Nixon’un ziyaretiyle bir anda yanı başlarında beklenmedik bir ‘dost’ buldukları bile söylenebilir. Komünist ideolojinin farklı versiyonlarına mensup olmaları nedeniyle Sovyet Rusya’sını bir tehdit olarak gören; 1949’daki ayrışmanın ardından uluslararası arenada ‘Büyük Çin’i temsil makamında görülen ve giderek büyüme eğilimi gösteren Tayvan sorununu başağrısı olarak yanı başında taşıyan; ve Japonya’nın o dönem agresif endüstrileşme süreçleriyle ortaya çıkan ekonomik gelişmişliğinin siyasi ve askeri gücünü yeniden ortaya çıkarabileceğinden kaygılanan köşeye sıkışmış bir Çin görüntüsü vardı.

Bunlar, “Mao’ya rağmen” o dönem Çin’in uluslararası politikada karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlara tekabül ediyordu.Nixon-Kissinger ve Chou en-Lai arasında geçen görüşmelerde yukarıda zikredilen üç alanda sağlanan görüş birliği sayesinde Çin yönetimi, Sovyet Rusya karşısında kendini daha iyi konumlandırmaya başladı. Bunda özellikle, ‘Henry Kissinger’in mimarı olduğu ‘çok gizli’ görüşmelerde Çin tarafına Sovyet askeri varlığı hakkında bilgiler verilmesinin önemi yadsınamaz.

Öte yandan, ABD’nin Tayvan’ın bağımsızlık iddialarına destek vermeyeceği aksine Çin’i muhatap almaya başlayacağı ve Tayvan’ın Çin’e ait olduğunu dolayısıyla ‘Tek Çin’ politikasını kabul ettiğini ifadesi Çin yönetiminin Tayvan gibi bir sorun karşısında uluslararası arenada mücadele etmek zorunda kalmayacağı anlamı taşıyordu. Bu teminatın en açık göstergesi ise, Çin Halk Cumhuriyeti ile resmi adı Çin Cumhuriyeti olan Tayvan’ın yerine Birleşmiş Milletler’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni ‘büyük Çin’in temsilcisi olarak tanıması oldu. Böylece Çin küresel bir görünürlük ve tanınırlık düzeyine ulaştı.

Japonya’nın o dönem gerçekleştirdiği endüstriyel gelişmesi sayesinde, yeniden askeri ve siyasi bir güç kazanması ve bölgede Tayvan ve Güney Kore’de yayılmacı bir nitelik kazanması olasılığından ötürü Çin yönetiminde hasıl olan kaygı da, Nixon ve Kissinger’ın, “ABD ile Japonya arasında güvenlik anlaşması olduğu sürece böyle bir tehdit söz konusu olamaz” teminatıyla ortadan kaldırıldı. Böylece, Çin yönetimi, 1930’lu ve 40’lı yıllarda Japon saldırısının neden olduğu olumsuz tecrübenin getirdiği psikolojik ağırlığı da üzerinden atmaya başladı. Bu ziyaret neticeleri bakımından, Çin adına rejimin uluslararası ilişkilerde dışa açılmasının da adıdır. Başbakan Chou En-lai’nin 1955 yılında Asya-Afrika liderlerini bir araya getiren ve bağlantısızlar toplantılarına ivme kazandıran Bandung Konferansı’na katılmasını unutmadan, Nixon’un ziyaretiyle, 1949 yılında komünistlerin hakimiyetine geçen Çin kapılarını dünyaya açmaya başladı.

ABD içinse, 2. Dünya Savaşı’nın ardından oluşan iki kutuplu dünya siyasetinde Sovyet Rusya’sıyla yaşanan rekabet; bir türlü istikrarın sağlanamadığı Vietnam-Kamboçya-Laos’un yer aldığı Hint-Çin bölgesindeki sorunlar; Vietnam’da içine girdiği batak ve Hindistan ile Sovyet Rusya arasındaki gizli/açık yakınlaşma Amerikan yönetimini yeni bir açılım yapmaya iten başat nedenlerdi.

ABD ve Çin yönetimlerinin görüşmelerdeki performansı, Sovyet Rusya’ya karşı farklı nedenlerle de olsa aynı tepkiselliği sergilemeleri siyasi frekanslarının ayarlanması kadar ticari, ekonomi ve kültürel alanlardaki ilişkilerin önünü de açtı. ABD ile yapılan anlaşmaların genel itibarıyla Çin için küresel sisteme entegrasyonu anlamı taşıdığı hiç kuşku yok ki, 2000’li yıllarda daha net ortaya çıkmaya başladı. ABD, Soğuk Savaş yıllarında Sovyet Rusya karşısında nüfusu ve kapsadığı coğrafya ile ve sahip olduğu gelişme potansiyeli ile dev Çin’i ‘partner’ olarak seçmekle, küresel düzeni yeniden organize ediyordu. Bu nedenle, ABD’nin bu inisiyatifi, Soğuk Savaş yıllarının belki de en sıcak girişimlerinden biridir.

Ancak aradan geçen neredeyse yarım asır sonra işler tersine dönmüş gözüküyor. Dün Japonya’nın ekonomik gelişmişliğinin yol açacağı askeri ve siyasi yayılmacılık kaygısı Çin yönetimini rahatsız ederken, bugün Çin’in dünyanın ikinci en büyük ekonomisi haline gelen ve sadece kendi bölgesinde yani Doğu Asya’da değil, Afrika’dan Güney Asya’ya, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyayı içine alan ticari ve ekonomik yayılmacılık düzeyine ulaşmış olan Çin karşısında Japonya aynı kaygıyı yaşıyor.

Sadece Japonya da değil… Başta, on ülkenin üyesi olduğu Güneydoğu Asya Birliği (ASEAN) olmak üzere Avustralya’dan AB’ye kadar pek çok ülke Çin’in agresif büyümesinin getirdiği ve pratikte Doğu ve Güney Çin Denizi’nde egemenlik alanın genişletme şeklinde zuhur eden yayılmacılık süreci karşısında kaygı duyuyor. En büyük kaygıyı ise Başkan Trump’ın başını çektiği ABD yönetimi gösteriyor.

Nixon’un tarihi Çin ziyaretinin 45. yılında, bir başka Cumhuriyetçi başkan Trump’ın Çinle ilişkileri ve dolayısıyla yeni bir küresel düzeni tesis etme noktasında nasıl bir politika izleyeceği halen merak konusu olmaya devam ediyor.

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş