Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


12:05, 18 Ekim 2017 Çarşamba
10:01, 21 Mart 2017 Salı

  • Paylaş
Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisine doğru?
Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisine doğru?

Avrupa’daki aşırı sağa yönelen değişim dalgasının tüm Ortadoğu ülkelerine verdiği rahatsızlık devam ederken düzenlenen Al Sharq Forum'unda güvenlik, tehdit, devletlerarası anlaşmazlıkların çözümünde yabancı güçlerin etkisi üzerine bir çok konu masaya yatırıldı

Deniz Baran

Al Sharq Forum 18-19 Mart tarihlerinde, yani geçtiğimiz haftasonu başlıktaki adı taşıyan bir uluslararası forum düzenledi. Tabi başlıkta yer alan soru işaretini ise ben ekledim. Zira İstanbul’da birçok ülkeden onlarca uzmanı buluşturan forumu bir cümleyle özetlemek gerekseydi “Orta Doğu’nun içinde bulunduğu devasa belirsizliğin altı tüm detaylarıyla çizildi” derdim. O soru işareti de bu durumu sembolize ediyor. Ufak bir girizgâhtan sonra bu noktaya geri döneceğiz…

Üniversitedeki ilk yıllarımda -2010’un başları gibi- İstanbul’da katılımcı listesi hem nicelik hem nitelik olarak kabarık olan birçok uluslararası zirve, forum, konferans vb. yapılırdı. Son yıllarda ise, sebebi bilinmez, bu tip etkinlikleri mumla arar olmuştuk. WadahKhanfar’ın kuruculuğunu yaptığı ve İstanbul merkezli çalışmalarını yürüten uluslararası bir düşünce kuruluşu olarak tanımlayabileceğimiz Al Sharq Forum’un iki senedir düzenlediği etkinlikler ise benim gibi o tip etkinlikleri ilgi ve heyecanla takip edenlerin aradığı mum ışığı oldu. Bu sebeple, ben de Al Sharq Forum’un düzenlediği etkinliklerden arta kalan notlarımı her seferinde bu mecrada dile getirmeye çalışıyorum.

Konumuza dönersek, yani geçtiğimiz haftasonu gerçekleşen foruma…
Yukarıda geri döneceğiz dediğimiz bir husus vardı, oradan devam edelim: Orta Doğu’nun hemen hemen tümüne hâkim olan ve hiç de az sayılmayacak bir süredir devam eden çalkantılar ile çatışmaların ortaya çıkardığı ve herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir kelime tüm oturumlara egemendi: Uncertainity, yani belirsizlik.

Belirsizlik kelimesinin bu kadar dillere pelesenk olmasının dışında dikkat çeken ve konuşmacıların iki gün boyunca üzerinde endişeyle durduğu diğer bir husus da transmission, yani geçiş kelimesinin yerini son yıllarda stability, yani istikrar kelimesine terk etmiş olmasıydı.

Öte yandan, Forum’un başlığında yer alan “yeni güvenlik mimarisi” kavramı otomatikman bir başka kavram olan “threat,yani tehdit” meselesini tartışmayı zorunlu kılıyordu; çünkü “güvenlik”, “tehdidin” karşısına çıkarılan bir kavramdı. Hâliyle Forum boyunca tehdit olgusu da tüm boyutlarıyla tartışıldı ve bu kavramın bölgemizdeki izdüşümü tartışılırken, yukarıda vurguladığım “devasa belirsizliğe” yol açan ana sebepler de su yüzüne çıktı: Bölgedeki her aktörün tehdit algısının gitgide farklılaşması ve açılan makasla paralel olarak bölgedeki her aktörün somut bir tehlike olmadığında dahi birbirini tehdit olarak algılar duruma gelmiş olması (perceivedthreat).

Velhasıl, iki gün boyunca sıkça zikredilen bazı kavramlarla bir çerçeve çizmeye çalıştım. Peki, yazıya neden kelime/kavram vurgularıyla başlamayı tercih ettiğim sorulacak olursa sebebi şudur: Bu altı çizilen kelimeler/kavramlar yan yana konunca, Forum’a –dolayısıyla Orta Doğu’daki gidişata kafa yoranlara-hâkim olan atmosferi doğrudan yansıtmaktadır. Bu atmosferi görmek ise Forum boyunca konuşulanların bağlamını anlamaya faydalı olacaktır.

Kavramlarla bezeli genel bir girişten sonra detaylara inersek… Haftasonu konuşulan ve önemle belirtilmesi gereken noktaları “devletler ölçeğinde güvenlik, devletlerarası güvenlik, devletdışıaktörler temelinde güvenlik” olarak üç başlıkta toparlayarak aktarmaya çalışacağım. (Elbette katılım gösterebildiğim oturumlar itibariyle)

DEVLETLER ÖLÇEĞİNDE GÜVENLİK 

Forum boyunca yapılan tartışmalarda –tümüyle olmasa da- genel olarak üzerinde ittifak edilen nokta, iyi ve kötü yanlarıyla ulus devlet yapılarının Orta Doğu’da hâlâ en önemli ve stabil düzeni sağlayabilecek yegâne aktörler olduğuydu. Hâliyle “yeni güvenlik mimarisinin merkezine” ulus devletlerin yerleştirilmesi elzemdir. Bu da öncelikle başarısız devlet (failedstate) addedilen devletlerin işlevsel hâle getirilmesi, egemenlik problemlerinin büyük ölçüde çözülmesi ve mevcut devlet yapılarının kendi tebaalarında kabul görecek şekilde kendilerini dönüştürmesi ihtiyacına işaret etmektedir. Dolayısıyla,bölgede yeni güvenlik mimarisini inşa etme yolundaki başlangıç noktası da bölgedeki devletlerin kendi kritik iç sorunlarını çözmeleri olacaktır.

Devletlerin çözmesi gereken iç sorunlar denince akla ilk gelen mesele ise bölgedeki birçok devletin sınırları içerisinde yaşanan kimlik problemliydi. Zira mevcut ulus devlet yapıları, kendi bünyelerindeki kimlik problemlerini çözmediği müddetçe yeni bir güvenlik mimarisinin oluşması imkânsız denebilir, çünkü kimlik sorunundan mustarip olup temel haklar hususunda ciddi mahrumiyetler yaşayan kitleler her daim devletlerin yumuşak karınları olarak kalacaktır.

Bu ve benzeri problemler için bazı konuşmacıların vurguladığı bir nokta vardı ki önemli bir noktaydı: Devletlerin kimlik problemini veya benzeri iç problemleri çözmeleri için köklü bir demokrasi kültürünün bölgeye hâkim olması bekleniyorsa bu beklenmemelidir. Demokratik çözümler, taraflar demokrat olmadan da gelebilir; asıl mesele, mevcut belirsizliği ve emniyetsizliği çözmek için masaya oturma ve bir anlaşmaya varma ihtiyacına dair farkındalığın oluşmasıdır.

Bunlar dışında üzerinde durulan ve bu başlık altında sayılabilecek başkaca hususlar aynı zamanda devlet dışı aktörler başlığına da temas ettiği için bunlara o başlık altında değineceğiz.

Yalnızca, birkaç konuşmacının değindiği ve genelde pek konuşulmasa da şahsen önemli gördüğüm bir hususu da bu satırlarda dile getirerek sıradaki bölüme geçeyim: Bölgedeki krizlerin çözümleri tartışılırken gençler her zaman hesaba katılmalıdır. Bunun sebebi, şu an bölgedeki nüfusun geniş bir bölümünü oluşturan gençlerin yaşanan krizlerin kurbanı olması ve olası bir çözüm dönemini yeni neslin yönetecek olmasıdır. Bu sebeple, günden güne büyüyen genç işsizlik gibi problemlere yönelmeden yeni bir güvenlik mimarisinin kurulamayacağı vurgusu önemliydi.

DEVLETLERARASI GÜVENLİK

Forum katılımcıları sadece akademisyenler, gazeteciler yahut düşünce kuruluşu temsilcileri ile sınırlı değildi. Diplomat, devlet yetkilisi seviyesinde bazı isimler de etkinliğe katılım gösterdi. Bu isimlerin söylemlerinde de dâhil olmak üzere birçok ismin iki gün boyunca, “geçmişteki husumetlere ve algılara takılı kalmayalım” mesajının ağır basması, bölgedeki güvenlik çıkmazına dair belli bir farkındalığa erişilmeye başlandığını göstermesi bakımından ümit vericiydi.

“Tüm anlaşmazlıklar ve husumetler bugünden yarına çözülemeyeceğine göre şu an içerisinde bulunduğumuz ‘sıkışma dönemi’ aynen sürmek zorunda mı?”sorusuna verilen “en azından kriz dönemlerinden geçiş dönemlerine geçmek için bölgedeki tüm hasım taraflar masaya oturabilir” tarzındaki genel yaklaşım da dikkat çekiciydi. Bu konuda da genel bir kabul olduğunu görmek yine ümit vericiydi. Hatta bu yaklaşımın bir hayâl olmayıp gerçeğe dönüşebileceğine dair aktüel örneklere de referans yapıldı. Tel Afer meselesindeki Türkiye- İran kızışmasının hızla yatışabilmesi, bazı Körfez ülkelerinin İran ile temaslarını ciddi şekilde sıklaştırması ve Suriye’de çözüm odaklı Astana görüşmeleri gibi…

Bu iki temel yaklaşımı pekiştirici iki uyarı da ayrıca kayda değerdi. Bunlardan birincisi, daha çok İranlı katılımcılardan gelen, nefret körükleyici söylemlerin taraflarca anlaşılarak karşılıklı olarak bırakılmasına yönelik bir çaba çağrısıydı. Bu öneri sadece Suudi-İran çatışması bağlamında değil bölge çapında bir öneri olarak sunuluyordu.

Diğer bir uyarı ise mevcut husumetlere ve krizlere odaklanırken “donmuş, yani şu anda gündemde olmayan fakat yok olmamış ihtilafları” unutmamak gerekliliğiydi ki mevcut krizleri çözme yönünde yol alınırken bunların hesaba katılmaması, çözüm/yatışma süreçlerini gerçekten sekteye uğratabilir.
Peki, bölgede yeni bir güvenlik mimarisini inşa etme yolunda öncelikle çözülmesi gereken sorunlar olarak neler görülüyordu?

En çok öne çıkan iki başlık Suudi Arabistan-İran çatışması ile Kürt meselesiydi. Ancak dikkat çeken bir başka şey şuydu ki hem bu meseleler hem de başkaca meseleler bağlamında birçok katılımcı, Türkiye’nin hâlâ arabulucu rol üstlenebileceğini öngörüyordu. Bu bakımdan, Türkiye’ye biçilen rol -örneğin Suudi-İran çatışmasında- tamamen bir taraf seçip kendini sınırlamak yerine daha kapsayıcı rol oynamasıydı.

Yine vurgulanan meselelerden biri, bölge ülkelerindeki siyasal İslamcı hareketlerin dışlanmasına son verilmesi gerekliliğiydi. Bölgede ciddi bir zemine sahip olan siyasal İslamcılığın mevcut rejimlerce zorla dışlanması arttıkça politik çözümlerin çıkmaza girdiğine ve ayrıca radikalleşme eğiliminin arttığına dair bir ittifak vardı diyebiliriz. Bu bana İngiltere Dışişleri’nin Müslüman Kardeşlere yönelik yaklaşımında pek yakınlarda yaşanan değişimi ve yapılan itirafları hatırlattı. (Bu konuyla alakalı, David Hearst’e ait bir yazıyı çevirmiştim, bkz. http://www.dunyabulteni.net/yazar/david-hearst/20850/ingiltere-musluman-kardeslerin-asiriciliga-karsi-emniyet-subabi-oldugunu-belirtiyor )

Bölgede yeni bir güvenlik mimarisi için devletlerarası bir yapının kurulup kurulmaması tartışması da dikkat çekici bir tartışmaydı. Zateb“Bu bölgeye dış mimarlar gelince ne oldu görüyoruz. Obama ve Putin iki mimar olarak geldi ve bu bölgeye bir güvenlik şemsiyesi sağlanamadı” minvalinde bir fikirden yola çıkarak böyle bir arayışa girilmesi oldukça doğaldı. Fakat bu konuda kimileri Körfez İşbirliği Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi gibi yapıların inisiyatifine vurgu yaparken kimileri de bu örgütlerin hiçbirinin ortak güvenlik şemsiyesi için kurulmadığını ve olacaksa yeni bir yapı gerektiğini düşünüyordu.

Bu başlığı kapatmadan önce, yukarıdaki tüm önerilere şerh mahiyetinde bir itirazı (Müslüman Kardeşler Dışişleri Sorumlusu AmrDerrac’dan) not etmek önemli diye düşünüyorum: “Bölgedeki devletlerin yapıları arasında büyük uçurum var. Kimisi demokratik, kimisi katı monarşi, kimisi vatandaşını öldüren katil devlet… Bu makas bu kadar açıkken ortak bir güvenlik mimarisi oluşturmak çok güç. Arap Baharı bu makası kapatmayı sağlayacaktı, bölgedeki rejimleri daha homojen bir yapıya getirecekti ama önü kesildi.”

DEVLETDIŞI AKTÖRLER TEMELİNDE GÜVENLİK

Devletdışı aktörler kavramı tüm dünyanın ve bilhassa da Orta Doğu’nun en revaçta kavramları arasında, zira devletdışı aktörler denince akla ilk gelen unsurlar olan silahlı örgütlerin bir kısmı bölgedeki krizlerle beraber toprak egemenliğine sahip duruma dahi geldiler. Forum katılımcılarından Omar Ashour’un aktardığı kadarıyla, bölgede tespit edilen 268 adet bu tip aktör mevcut. Ayrıca yine revaçta olan ve bölgemizdeki mevcut çatışmaları resmeden “vekalet savaşı” tanımlamasının temelini de devletdışı aktörler oluşturuyor ve bu aktörler şu an bölge siyasetini şekillendiren en önemli faktörlerden biri denebilir.

 

Kısacası, değişmekte olan “savaş algısının” şu anki başat aktörleri, devletdışı aktörlerdir.
Peki, çığırından çıkan bu mesele nasıl bir zemine oturtulacak? Forum’da iki gün boyunca yapılan tartışmalar kaçınılmaz şekilde bu sorunun cevabının peşine düşüyordu. Zira devletdışı aktörler meselesi sadece devletler ve mevcut rejimler üzerine sürdürülen tartışmalarla çözülemeyecek kadar kompleks bir mesele hâlini aldı. Bu aktörlerin sınır aşan ideolojilere sahip olmaları, birçok devlet içerisinde kronikleşmiş hâlde bulunan kimlik ve haklarından mahrum kitleler sorunlarınındevletdışı aktörler meselesinin doğrudan bileşeni olması, bölgede birçok yerde yaşanan ekonomik yıkım… Kısacası, devletdışı aktörler meselesi, bunları ve daha nicesini kapsayan çok katmanlı bir mesele ve bu problemlerin her birine ayrıca hitap edilmesi lazım.

Elbette böyle kompleks bir konunun çözümüne dair bolca farklı yaklaşım vardı. Ama gözlemleyebildiğim kadarıyla çıkış noktası bakımından iki temel görüş mevcuttu: Birincisi, devletleri reforme edip güçlendirerek onların devletdışı aktörleri sindirebilecek ya da en iyi ihtimalle entegrasyona zorlayabilecek yapılar haline getirilmesiydi. İkincisi yaklaşımsa, tersine bir okumayla, devletleri güçlendirmeye odaklanmak yerine devletdışı aktörler meselesini devlet yapılarını aşan bir problem olarak görüp bunların kendiliğinden entegrasyonuna yol açacak koşulları oluşturmaya odaklanmaktı.

Ancak Forum’da dile getirilen ve devletdışı aktör dendiği anda onları sistemin gayrimeşru çıkıntısı olarak görüp her daim devletler lehine bir yaklaşımda ısrar etme yaklaşımına –ki dünyadaki genel algı bu şekilde denebilir- şerh düşecek önemli söylemleri de ayrıca not etmek isterim:

“Devletler hep iyi ama devletdışı aktörler hep kötü” gibi bir peşin hükmün pek doğru olmadığı, esaslı bir entegrasyon ve iletişim için bu algının yıkılması gerekliliği birkaç kez önemle vurgulandı. Örneğin, Suriye ordusu kanunsuz militanlara dönüşmüşken Suriye’deki devletdışı aktörler-rejim dikotomisini nereye oturtmak lazım? Ki buna benzer birçok örnek var bölgede… Yine AmrDerrac’ın önemle vurguladığı, darbe olana kadar Mısır’ın Sina bölgesinde silahlı örgütlerin hiç etkili olmadığı ama sonradan ciddi şekilde büyüyüp güçlendikleri ve kargaşa çıkarttıkları olgusu da bu bağlamda iyi bir örnekti. Kısaca devlet zulmünün ciddi şekilde arttığı bir ortamda devletdışı aktörleri gayrımeşru görme ısrarı pek özlü bir yaklaşım değildir.

Yine diğer bir önemli nokta, devletlere ait ulusal orduların zaafiyetleri idi. Zira zulümleri ve kötülükleri dışında kendi ülkelerindeki devlete, halka aidiyetleri; ulusal egemenliği yansıtma kapasiteleri bakımından değerlendirildiğinde Orta Doğu’daki birçok ulusal ordunun ciddi noksanlıklara sahip olduğu olgusu göze çarpmaktadır. İşte bu olgu da devletdışı aktörler bağlamında masaya yatırıldı.

Çünkü bu durum sebebiyle ulusal ordular hem devletdışı aktörlere karşı çeşitli zaafiyetler gösterebilmekte hem de bunun daha ötesinde,ulusal ordular içerisindeki bölünmeler bir yerden sonra orduların devletdışı aktörlerle iç içe geçmesine yola açabilmektedir.

GENEL GÖZLEMLERİM

Forum’daki birkaç gözlemimi kısa kısa not ederek yazıyı nihayetlendirmek isterim:

- İranlı katılımcılar yapıcı ve ılımlı bir dil kullanmaya gayret ediyorlardı. İran’ın Kuveyt ve Katar başta olmak üzere son zamanlarda Körfez ülkeleriyle temaslarını arttırmasından iftiharla bahsetmeleri de bu bağlamda ilgi çekiciydi.
- Mısır’ın, Orta Doğu’da temel bir aktör olarak görülmekten çıktığı anlaşılıyordu ki Mısır gibi bölgede her daim belirleyici güce sahip olmuş bir devlet için bu hazin bir durum…
- IKBY Dışişleri Sorumlusu Falah Mustafa’nın Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığını açıkça savunması ve bu konuda İranlı yetkililerin önünde açıkça İran’a eleştiri oklarını çevirmesi, IKBY’nin bağımsız bir egemen ülke olma yolundaki kararlılığını ve özgüvenini iyice yansıtıyordu.
- Annahda temsilcisi Ferjani’nin konuşmalarını baz alırsak, Tunus’un iki başat gücünden biri olan Annahda’nın son derece kapsayıcı ve demokratik bir duruş sergileme çabasına tam hız devam etmekte olduğunu söyleyebilirim.
- Avrupa’daki aşırı sağa yönelen değişim dalgası, A’dan Z’ye tüm katılımcıların ortak endişesiydi.

 

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş