Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


12:04, 18 Ekim 2017 Çarşamba
09:45, 03 Nisan 2017 Pazartesi

  • Paylaş
Asya-Pasifik'te Din-Devlet İlişkileri
Asya-Pasifik'te Din-Devlet İlişkileri

Mitolojilerle yüklü inanç yapıları, kitaplı dinlerin uzun dönemli varlığı Asya-Pasifik bölgesinde dini devlet ve hükümet politikalarından azede kılmak yerine, tam da siyaset ve toplum ilişkilerinde başat bir yere taşıyor

Mehmet Özay | Kuala Lumpur 

Batı’nın kahir ekseriyetiyle seküler bir anlayışla yönetiltiği ve bunu dünyanın değişik coğrafyalarına çeşitli araçlarla ihraç ettiği iddialarına rağmen, Asya-Pasifik bölgesinde sadece toplum ve din değil siyaset ve din ilişkileri de gündemde yer işgal etmeye devam ediyor. Bu çerçevede, 23 Mart 2015’de vefat eden ve agnostic görüşleriyle tanınan Singapur’un kurucu başbakanı ve ulusal ‘akıl babası’ Lee Kuan Yew’dan Nobel ödüllü Su Çi’nin Burma milliyetçiliği ile budizmi birbirine eklemlemiş memleketi Myanmar’a, Tayland’ın yarı tanrı krallarından Malezya’nın ‘sembolik’ sultanlarına değin bölge ülkelerinde din-devlet ilişkisi capcanlı bir tezahür arz ediyor. Herbiri kendi başına bir araştırma konusu olmaya aday bölge ülkelerinde arasından bazılarını ele almak suretiyle, din-devlet ilişkisine dair bir fikir vermesi açısından şu hususları gündeme getirmekte fayda var. 

Budist Burma Azınlıklara karşı

Son dönemde karşımıza Budist Burma etnik çoğunluk ve bunun uzantısı olan Myanmar devletinin Arakanlı Müslümanlara yönelik politikaları ile çatışmacı boyutuyla gündeme gelse de, bölgedeki diğer ülkeler de de siyaset-din ilişkisi önem arz ediyor. Myanmar’la başlamışken, tabii Myanmar hükümetinin hem kaynağı hem destekçisi olduğu budist Burma toplumuna bir ‘sorumluluğu’ olarak kabul ettiği anlaşılan Arakanlı Müslümanlara yaşam hakkı tanımama meselesinin ötesinde, bizatihi budizmin kendisinden ilham alan bir siyaset ve toplum anlayışını hakim kılmayı öncellendiği anlaşılıyor. Uzun yıllar Batıda eğitim görmüş, yaşamış ve bu anlamda seküler siyaset ve toplum eğilimlerine aşina olduğu ileri sürülebilecek Nobel Ödüllü Suu Kyi dahi ülkesinde uzun dönem ev hapsinden sonra kazandığı özgürlüğünü siyasi mecraya taşıyarak demokrasi konusunda adımlar atsa da yerleşik Budism-siyaset ilişkisinden ne kendini soyutlayabilmiş ne de bu alanda toplumsal esnekliği toplumsal düzeyde bir siyasi proje olarak hayata geçirebilmiştir. 

Geçen yıl sonbahardan itibaren Güney Kore’de siyasi istikrara kök söktüren gelişmenin odağında da bir tür dini inanç-yaşam ilişkisinin yer alıyor. Devlet Başkanı Park Geun-hyu’ın daha ilk gençlik yıllarına kadar uzanan ve o dönem ‘hamisi’ konumundaki yeni yüzyıl Hıristiyan tarikatlarından birinin lideri konumundaki Choi Tae-min’le ilişkisi, aradan yıllarda ‘ailevi’ bir boyuta büründü. Park ile neredeyse aynı yaşlarda olduğu anlaşılan Choi Soon-sil’in herhangi bir siyasi yetkisi ve konumu bulunmamakla birlikte, devlet başkanı makamına nüfuz edebilmesi ve bu nüfuzunun bir etkisi olarak ülkenin önde gelen iş dünyasından ‘fon’ devşirmesi, gene bir dini boyutun siyasetle ilişkisi olarak karşılık buluyor. 

Güney Kore’de devlet başkanı Park Geun-hye’nin yakın arkadaşı ve gayri resmi danışmanı Choi Soon-sil’in devlet belgelerine erişimi ve ülkenin önde gelen uluslararası firmalarının fonlarını kişisel çıkarları için kullanmasının ortaya çıkarılmasıyla ülkede siyasi istikrar ve toplumsal huzur darbe aldı. Ekim ayı sonlarından itibaren giderek artan kitlesel gösteriler, 1987 yılında dönemin askeri rejimine karşı sergilenen tepkilerden sonraki en geniş katılımlı eylemler olmasıyla dikkati çekti. Başkan Park, gösterilerin başlangıcında ‘yapılan yanlışları’ kabul ederken kendisi istifa etmek yerine, oluşan siyasi krizi atlatmak adına en yakın danışmanlarının ve adalet bakanının istifasını kabul etmekle yetindi. Ancak bu istifalar toplumsal tepkinin durulması bir yana, daha da alevlenmesine sebep oldu. Bu gelişmenin salt bir arkadaşlık ilişkisinin ötesinde ait olunan dini yapının/inancın veya bağlılığın güncel politik uygulamalara etkisi olarak okumak gerekir. 

Liberal ekonomi Çin’de dini özgürlüklere kapı aralamıyor

Sadece bölgenin değil, dünyanın gündeminde her gün yer işgal eden Çin’in siyasi rejim olarak kendini ‘komünist’ idejoloi ile tanımlamasına rağmen, ekonomide alabildiğine liberal bir seyir takip eden süreçler sonrasında din ve dini kurumlarla ilişkisinde kayda değer bir gelişmenin yaşandığını söylemek güç. Bu siyasi/ideolojik etikete rağmen, Çin halkının tümünü ‘ateist’ kabul etmek mümkün değil. Bu anlamda, 1949 yılında siyasi rejim olarak komünizmle 1949 yılında resmen tanışan Çin’de halkın kahir ekseriyetinin atalar dini, budizm, konfüçyanizm gibi doğu dinlerinin bir cümlesinin yaygınlığı yanında, Müslüman Uygurların dışında Çin kökenli müslümanların, katolik ve protestan mezheplerine mensup Hıristiyanların varlığı da söz konusu. 

Ancak Pekin hükümetinin dini grupları ‘sivil toplum’ yapıları şeklinde algıladığının bir göstergesi olarak veya dini grupların bu siyasi rejimde alan açma adına kendilerini ‘sivil toplumcu’ olarak sergileme çabalarına karşılık olarak, Çin yönetimi yakın geçmişte çıkardığı yasalarla dini grupların faaliyetlerine sınırlama getirmekte bir beis görmemişti. Örneğin, geçen yıl Nisan ayında sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili yeni bir düzenlemeye gidilerek ülkede faaliyet gösteren yedi bini aşkın kurumun yeniden kaydı gündeme gelmişti. Aralarında dini cemaatlerin de bulunduğu sivil toplum oluşumları, bu çerçevede daha sıkı bir denetime tabii tutulması ve Çin toplumu üzerinde nüfuz savaşlarına mani olunmasını hedefliyor. Liberal ekonominin gelişmesine paralel olarak, liberal bir siyasi rejim ve toplum yapısı üreteceğini ve bu anlamda, tıpkı Batı ülkelerinde olduğu haliyle dini cemaat ve gruplara özgürlükler bahşedileceği algısı, teorisi ve pratiğine Çin’de henüz rastlanmıyor. Kaldı ki, Müslüman Uygurlar, Budist Tibetliler örneğinde olduğu üzere, Pekin yönetiminin iki farklı dini yapı sergileyen iki özerk bölge üzerindeki siyasi ve askeri baskısını sonuna kadar hissettirmekten de geri durmuyor. 

Kutsal Kral Adulyadef

Bölgenin darbelerle anılan ülkesi Tayland Krallığı’nda neredeyse üç nesil dünya kamuoyunun adını zaman zaman duyduğu, son dönemde ise hastalığı ile gündeme gelmiş olan ve 13 Ekim 2016 tarihinde vefat eden Bhumibol Adulyadef sadece bir ‘kral’ değildi. Aksine kendisine yarı tanrı hüviyeti atfedilen ‘kutsal’ bir şahsiyetti. Budist Tayland halkının bir ‘ibadet’ şevkiyle önünde yere kapandığı kralın bir sözünün iki edilmemesi, sadece toplumsal değil ülke politikalarıyla da bağlantılı bir yöne sahipti. Kral Adulyadef, başkanlık ettiği ‘Kraliyet Danışma Konseyi’ sembolik olmanın ötesinde ülke siyasal ve toplumsal vechesini belirleyen kararlara imza atan ve bu anlamda meclisin üzerinde işlev gören önemli bir organdı. Öyle ki, on altı kişiden oluşan Danışma Meclisi’nin eski asker ve bürokratlardan oluşması ve bu grubun ülke sivil yönetimi ve de ordu üzerindeki başat konumları siyasal gündemi ve gelecek projelerini belirlemede birincil konuma getiriyordu. Bu anlamda, 2. Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığından bu yana ülkenin darbelere maruz kalması ve 2014 darbesinden bu güne kadar geçen sürede de yakinen tanık olunduğu üzere darbe sonralarında darbeci generallerin üniformalarını çıkartıp sivil giysilerle yukardan aşağıya hiyerarşik atamalarla hükümetleri ve bürokrasiyi şekillendirmelerinin kuşkusuz ki Danışma Konseyi’nden bağımsız olduğu düşünülemez. 

Bu anlamıyla Tayland’da 1932 yılında ‘monarşi’ kurumuna yönelik darbeye rağmen, monarşi bu anlamda Kral Adulyadef zamanla monarşi kurumunun maruz kaldığı ‘yaraları sararak’ yeniden siyasal ve toplumsal yaşamda etkinliğini ortaya koymaya başladı. Tabii yaşanan darbenin dönemin getirdiği özellikle dış faktörlerin etkisine tabi bir yönü olduğunu söylemek mümkün. Bu anlamda, Kral Adulyadef’in yaraları sararken, halkın kahir ekseriyetince de makbul sayılması yukarıda ifade edilen ve en azından 234 yıllık geçmişi olan Çakri Hanedanlığı bağlamında ifade etmek gerekirse, Tay Budist inancı ile kral arasındaki kutsal ilişkiye tekabül eder. 

Tabii, Tayland bağlamında ülkenin güneyinde Patani Malaylarının ahvalinin de yukarıda kısaca dikkat çekilen gelişmelerden bağımsız bir yanı bulunmuyor. Tıpk Myanmar’da olduğu üzere ‘budizme’ eklemlenen milliyetçiliklerin ülke siyasetini belirlemesi kadar, ilgili ülkelerdeki azınlık konumundaki Müslümanlar dahil diğer dini grupları/cemaatleri de doğrudan etkiliyor. Aslında bu noktada doğu ve güneydoğu Asya’nın geleneksel toplumlarının modernleşme süreçlerinde karşılaştıkları farklılaşmalar, ayrışmalar, çatışmaların da oldukça karmaşık ilişkiler ağının oluşmasındaki rolünü gözden uzak tutmamak gerekir. 

Sultan ‘Sembolik’, Parlamento ‘İslami’

Son örneği Malezya olarak belirlemek mümkün. Geleneksel sultanlıklar ile parlamenter sistemin varlığını birbirine eklemlendiği Malezya’da hakim dini unsur, yukarıdakilerden farklı olarak İslamiyet’tir. Her ne kadar çok etnikli, çok dinli klasik tanımlaması içerisinde yer alsa da, bağımsızlık öncesinde, İngilizlerin dayatmasından ziyade belki de öncülüğünde demek gerekir, oluşan ‘toplumsal/siyasal sözleşme’nin “Malay”lara verdiği siyasal hak kendini zaman içerisinde toplumsal ve dini alanda da hissettirmiştir. Bir anlamda Müslümanlara tekabül eden siyasal terminoloji olarak Malay yönetimi tek başına tezahür etmiyor. Aksine, aralarında hıristiyan mezhepleri ile budist, taoist gibi doğu dinlerini de barındıran geniş sayılabilecek toplum kesimlerini temsil eden “etnik azınlık” partilerinin de yer aldığı “iktidar koalisyonu” bulunuyor. 

Bağımsızlıktan bu yana, aynı çok partili koalisyon ülkeyi yönetmeye çalışsa da, bu durum ‘din’ eksenli politikaların, çatışmaların, adaptasyonların olmadığı anlamı taşımıyor. İktidar koalisyonunun büyük ortağı Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO), aynı zamanda ‘Müslümanların’ yani, Malayların haklarını koruma ve kollama vazifesini de üstlendiğinden ulusal politikaların temelinde böylesi bir belirleyicilik bulunuyor. Bununla birlikte, anayasada belirtildiği üzere, ‘Ancak azınlıklar da dini özgürlüklerini kullanmakta serbesttirler.’ anlamına gelen ifade de ortada duruyor. Buradan çelişkilerle dolu bir alana bakmak gerekir. O da, 1946 yılında kurulan UMNO’nun kurucu unsurları arasında yer alan ve ‘alimler’ grubu olarak tanımlanabilecek yapının 1950’lerin başında partiden ayrılarak kendi siyasi hareketlerini yani ‘Malezya İslam Partisi’ni (PAS) oluşturmalarının bugüne kadar gelen ve ‘İslami’ denilen bir geleneği oluşturması. UMNO’nun Malay Müslümanların haklarını koruma vazifesi ile PAS’ın geleneksel kabul edilen dokuz eyaletteki dokuz sultanın ‘gözlemci’ konumunda bulunduğu siyasal süreçlerde, ülke müslümanları yani, ‘Malayların’ yukarıda zikredilen iki ‘ana siyasi damar’ını birbiriyle işbirliği-çatışma süreçlerine sahne olmaktadır. Bu aralıkta, dokuz sultan ve beş yılda bir ‘seçilen’ federal sultanın işlevleri ise, ‘iktidar aygıtında’ belirleyici olan UMNO’nun Müslümanların toplumsal yaşamlarını konu alan yasaları ‘onaylamasıyla’ sınırlı sembolik bir değer taşıyor. 

Mitolojilerle yüklü inanç yapıları, kitaplı dinlerin uzun dönemli varlığı Asya-Pasifik bölgesinde dini devlet ve hükümet politikalarından azede kılmak yerine, tam da siyaset ve toplum ilişkilerinde başat bir yere taşıyor. Modernleşme ve kalkınma süreçlerinde batının liberalism ve komünizm ideolojileri kendine yer bulsa da, ‘yerli aklın’ hükmettiği siyasi rejimler inanç unsurları çeşitli vesilerle kendi politikalarında gündemin tam ortasında yer vermeye devam ediyorlar. 



İlgili Konular Asya-Pasifik
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş