Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


18:30, 25 Haziran 2017 Pazar
Güncelleme: 14:09, 21 Mayıs 2017 Pazar

  • Paylaş
Büyük Kafkas Sürgünü ve Soykırımının 153'ncü yılı
Büyük Kafkas Sürgünü ve Soykırımının 153'ncü yılı

Büyük Kafkas Sürgünü dolayısıyıyla Prof. Dr. Yücel Oğurlu'nun geçen yıl kaleme almış olduğu "Büyük Kafkas sürgünü ve soykırımı: `Büyük resmi' görelim" başlıklı yazıyı önemine binaen tekrar dikkatlerinize sunuyoruz

Prof. Dr. Yücel Oğurlu

21 Mayıs 1864 'Büyük Kafkas Sürgünü'nün üzerinden bugün itibariyle 153 yıl geçti. Bu tarihten önce münferit göçler olsa da bu tarih büyük sürgünün resmen ilan edilerek başlatıldığı gündür. Aslında `sürgün`, bu tarihten yaklaşık 10 yıl kadar önceden başlamıştı. Kendi tarihi topraklarında rahatsız edilerek yaşama ortamları bozulan Kafkas halklarından bir kısmı 1820`ler sonrasında münferiden `göç` etmeye başlamışlardı, 1856`dan itibaren ise 1,5 milyon Kuzey Kafkasyalı, başta yaşama hakkı olma üzere `sistematik insan hakları` ihlalleri altında Türkiye`ye kitleleler halinde `sürgün` edilmeye başlanmıştı.

Hatırlamak üzere: 1859 yılında Kuzeydoğu Kafkasya'da Dağıstan'da Gunib yerleşiminin düşmesiyle `Gazavat` dönemi sona ermiş ve Rus Çarlığı 200 yıllık savaştan sonra Kafkasya'da savaşı kazandığından emin olmuştu. Bundan sonra sistemli bir şekilde Kafkas içerisinde yerleşmeye çalışan ve Kazakların oluşturduğu birlikler ve kaleler inşa eden Rus Çarlığı, Kuzey Kafkasya'nın özellikle kuzey kesimlerinde hâkimiyetini büyük ölçüde kurmuş olsa da Kafkasya halkları hiçbir zaman bu yeni gelen yabancı farklı kültür, dil ve dinden olan Ruslara karşı iyi gözle bakmamıştı. Ruslar, işgal ettikleri bu bölgelerde hakimiyeti sağlamak için Karadeniz sahillerinden başlayarak içeriye doğru ulaşabildikleri dağınık, küçük ve `asi vahşiler` olarak gördükleri halkları silah zoruyla sürgüne zorlamıştı.

Yüzbinlercesi denizlerde, karayoluyla göçe zorlananlar ise sürgün yollarında hayatlarını kaybetmişti. Trabzon’daki Rus konsolosunun, tehcir işlerini idare etmekte olan General Katracef’e yazdığı raporda sürgün edilenlerle ilgili küçük bir kesitten bahsederken durumu şöyle “Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70,000 Kafkasyalı geldi. Bunlardan vasatı olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24,700 kişiden şimdiye kadar 19,000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63,900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasatı 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım."

Bu tanıklık ve kayıtlar, yaşananlara dürüst bir gözle bakan bir insanın aktarabildiği bir kaç satırdan ibaret. Yaşanan dramı anlatmaya kalem ve kağıtlar yetmiyordu. Göç edenler arasında genç erkek sayısı alabildiğine azdı. Kucaklarında ölen bebeklerini taşıyan çocuklu anneler, Karadeniz`e atılan cesetler, aç-sefil kalan yaşlılar ve çocuklar... Ağır göç şartları, açlık ve genetiklerinde bulunmyana yeni hastalıklarla karşılaştıklarında varacakları yerlerine ulaşamadan yollarda kırılıp kalıyorlardı. Rus Carligi, bu insanlari bile bile olume gonderiyordu, Şahitler, kasten köhne gemilerin henüz ufuk çizgisinde kaybolmadan önce batıp yok olduğunu aktarıyorlardı.

Savaşlardan yorgun düşmüş Anadolu halkı geneli itibariyle yeni muhacirlere kıt imkanlarını, dar kaynaklarını paylaşmaya çalışsa da durum her yerde ensar-muhacir kardeşliği ortamında yürüyemiyordu. Ama sürgün edilen bu muhacirlerden hayatta kalanların bir düzen kurabilmesine kadar geçen zamanda acıklı sahneler yaşanıyordu. Onlara bazen iyi olan yerler bazen de ıslah etmeleri için Anadoludaki bataklıklar ve çorak araziler, boş topraklar veriliyordu.

Yüksek dağlık topraklardan gelen Kafkas halkları, yerleştikleri yerlerde alışmadıkları iklim şartları dolayısıyla daha fazla kayba maruz kaldıklarından, Anadolu topraklarında nisbeten yüksek yerlerine dağ eteklerinde, orman kıyılarında kendilerine yer edinmeye çalışıyorlardı. Bu arada, yerlerine ulaşıp yerleşebilenlerin kayıtları tutuluyordu.

Yaşanan trajediye farklı yönleriyle yaklaşmaya ve `büyük resme` mikromilliyetçi gözlüklerle değil, daha yukarıdan bakmaya çalışalım. İşe terminolojiyle başlamak gerekirse:

1. `Büyük Çerkes Sürgünü ve Soykırımı` mı yoksa, Büyük Kafkas Sürgünü ve Soykırımı mı denilirse, ikincisini tercih ettiğimi belirtmek isterim. `Çerkes` kavramı, üç ayrı düzlemde kullanıldığından kargaşaya sebep olmamak adına bu `galat-ı meşhur` yerine, `Kuzey Kafkas Halkları` etnik olarak en doğru ve genel adlandırma olarak kabul edilmesi gerekir. En geniş anlamda `Çerkes` tanımı içinde genellikle Kafkas (Adige, Abhaz, Çeçen-İnguş, Avar, Lezgi, Dargin, Lak) ve Türk kökenli olan (Kumuk, Karaçay-Malkar, Nogay, Terekeme vb.) veya Osetler gibi diğer halklar da katılmaktadır. Çünkü bugün Çerkes ibaresi, Sapsuğlar ve Abzehler, Ubıhlar gibi bazı boylarla Kabardeyleri içeren `Adige` karşılığına ve bazen de Abhazları da içine alacak şekil de bir geniş halkayı da içermektedir. Fakat Kafkasya`dan gelen ve anadil olarak Kafkas dillerinden birisini konuşan bütün halkalara, anlaşılmayı kolaylaştırmak amacıyla

`Çerkes` denilmesi yaygın bir yoldur. Fakat geçmişte yaygın olarak kullanılan bu terimin, son yıllarda tamamen daralarak sadece `Adigeler`i kasten kullanılmaya başlandığı gözlemlenmektedir.

2. Kafkas halklarının Türkiye`ye yönelen `göç`ünden değil, `sürgün` edilmesinden bahsetmek doğru adlandırmadır. Gönüllü olarak göç edenler sayıca çok azdır. O dönemde, muhacir, muhaceret ve hicret kelimeleri de kullanılmış olsa da, gönüllü bir terk değil, silah zoruyla yer değişikliğine zorlama olduğundan sürgün ifadesi daha yerindedir.

3. Bir diğer bilgiyi de konuya uzak olup hiç bir fikri olmayanlar için paylaşmak gerekiyor. Kafkasyalılar, binlerce yıldır Kakasya`da yaşayan otohton/yerli halklar ile Türk halklarından oluşan bir coğrafyadır. Bu topraklar, Rusların 200 yıl sürdürdükleri savaş sonrasında zorla girdikleri bir coğrafya olarak tarihi boyunca Ruslara hiçbir zaman fizikî veya siyasî açıdan ilişkisi olmayan topraklardır. Türkiyeye göç eden Kafkasyalılar ise, ortak tarih, fizyonomi, inanç, kültür, mutfak, örf-adet, gelenek-görenek (adat, xabze), müzik ve folklörlerine kadar her yönden birbirlerine benzerler.

Kafkas sürgünü 

Kimler Sürgün Edilmişti?

Türkiye'ye göç ettirilen Kafkas halkları hatırlanacak olursa `Adige`, üst başlığı altında toplanabilecek Şapsığ, Abzeh, Kabardey, Besleney ve Hatkoylar. Bir başka ifadeyle, bu sürgünün en büyük mağduru Çerkes boylarından Adigeler ve yakın topluluklar mağdur edilmişti.

1864 Mayısında Çerkesya'nın Karadeniz sahillerindeki savaştan geri kalan Ubıhlar, Abhazlar ve içeriye doğru uzanan Adige toplulukları, bölgeden neredeyse tamamen sürülmüştü.

Ubıhlar gibi savaşçı ve gururlu milletlerden geriye tek bir ferdi kalmayacak şekilde soykırıma uğratılmış ve az sayıda Ubıh diğer Kafkas halkları arasında Türkiye'ye göç ettirilmişti. Adigeler kadar olmasa da diğer Kafkas halklarından da sürgün yoluyla veya bazen de münferiden gönüllü göçler oluyordu. Karaçay-Malkar ve Nogaylar, Dağıstan halklarından Avar, Lezgi, Kumuk, Dargin ve Laklar ile Azerbaycan'ın kuzeyi, Gürcistan ve Dağıstan`ın güneyinden sürgün ettirilen Terekemeler gibi...

Dağıstan ve Çeçenistan ile Azerbaycan'ın kuzeyindeki dağlık kesimden Türkiye'ye göçe zorlanan kişilerin özellikle savaşçıların, bölgenin `ulema` ve `eşraf`ının ve `mürid`lerden oluşan köylüler olduğu, halbuki Kuzeybatı Kafkasya'dan ise ayrım yapmaksızın bütün halkın tehcire zorlandığı bir gerçek...

Türkiye'de Kafkas `muhacir` köylerinde bir araştırma yapılacak olursa bu tespit rahatlıkla ortaya çıkar ve bu tür araştırmalar için hala geç kalınmadığını da ilgilenenlere hatırlatmak gerekir.

Kafkasya'dan aynı dönemde Osetlerden ve Gürcülerden yalnızca müslüman olan onbinlercesi aynı tehcire maruz kalırken, müslüman olmayanların bölgede kalmalarına izin verilmişti ve bu kişilerden az sayıda da olsa Çarlık Rusyasının işgalinin yolunu açan ve işgali kolaylaştıranlar vardı. Yine Azerbaycan'ın Dağıstan sınırına yakın bölgelerdeki halklardan binlerce insanın Türkiye'ye göçü mecbur tutuldu ve bunların içerisinde Kuba, Konakkent, Haçmaz, Zakatalı ve Şirvan bölgelerine kadar inen hatta, özellikle Türkiye'yle ileride bağlantıları olabileceği düşünülen bütün topluluklar sürülmüştü. Aynı planın parçası olarak Türkiye'nin bugünkü sınırlarının Gürcistan'la buluştuğu noktada Ahıska Türklerinin yaşadığı yerlerin ve Karadeniz'in karşı sahilinde Kırım'ın boşaltılması da aynı şekilde sürdürülmüştü. Hatta Balkanlar'ın `insansızlaştırma` politikası da bu `büyük resimden` bütünüyle bağımsızdır demek açıkça bir saflık olacaktır.

Sürgünün Sonuçları

Sürgünün bugüne kadar yansıyan sonuçları olmuştu. Kuzeybatı Kafkasya`da Adige, Ubıh ve Abhaz toprakları neredeyse bütünüyle insansızlaştırılırken Kuzeydoğu Kafkasya'da Dağıstan,

Çeçenistan ve İnguşetya'dan kısmî göçler olmuştu. Kuzey Kafkasya'nın orta kesimini oluşturan Kabardey-Balkar'da ise özellikle Kabardey nüfusunun önemli bir kısmı boşaltılmış ve Osmanlı topraklarına zorla tehcir edilmiş idi. Kafkasya'dan yaşanan sürgün sonucunda araziler `insansız` bırakılmış, boşalan yerlere Rus Kozakları (Kozaki) yerleştirilmeye başlamış ve gidenlerin tekrar geriye dönemeyecekleri şekilde ortamları yok edilmeye çalışılmıştı. Kuzeybatı Kafkasya`da geride kendini toparlayabilecek bir nüfus bırakılmamış, özellikle Ubıh ve Adigelerin adeta kökü kazanmıştı. 150 yil oncesinde bile yerli halk olarak yüzbinlerce insanın yaşadığı topraklarda sadece 120 bin Adige yaşıyor. Turkiye`deki Adige nüfusunun ve Abhaz nüfusunun Kafkasya'daki nüfuslarına göre çok daha fazla olduğu biliniyor. Bu dönemde, 500 bin olan Kabardey nüfusunun en az bir o kadarı daha Türkiye'ye gönderilmişti.

Göçün sonuçlarından bir diğeri de bazı dillerin yok olması ya da yok olmanın eşiğine gelmiş olmasıdır. Mesela, bugün artık dünyada Ubıhların dilini konuşan kimse kalmadı. Bir hatırlatma olarak: bu dili konuşan son kişi olan Tevfik Esenç, Türkiye`de Manyas`ın Hacıosman köyünde gözlerini dünyaya kapamıştı. Esenç`in ağzından bu dile ait son kelimelerin kayıtları, henüz bizim Türk dilbilimciler farkında bile değilken, 1970`lerde Fransa'dan gelen Georges Dümezil tarafından kayda alınmıştı. Abhazca'nın bir şivesi olan `Sadz` artık Kafkasya'da konuşulmuyor, bu dilin de son konuşanları sadece Türkiye'de yaşıyor.

Göçten sonra geriye kalan halk da kendi haline bırakılmadan politik ve etnik hesaplama ve planlamalarla alt gruplara ayrılmıştı. Mesela, Altınorda'nın bakiyesi olan Tatarlar, Nogaylar, Kafkasya'daki Karaçay-Malkarlılar ve Kumuklar basit farklılıklarına göre ayrılarak birbirinden tamamen uzaklaştırılmıştı.

Kuzeydoğu Kafkasya'da her zaman yüksek nüfus artışları olagelen Dağıstanlılar ile Çeçen-İnguşların nüfus potansiyeli önemli seviyeye gelmiştir. Bugün hala Kafkas halkları potansiyel tehlike olarak görülerek ısrarla asimile edilmeye calisilmakta, kültürel hakları Sovyet döneminden bile çok daha gerilerde, sadece folklorik seviyede basit hakları tanınarak yok sayılmaya çalışılmaktadır.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş