Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


05:11, 20 Kasım 2017 Pazartesi
10:55, 07 Eylül 2017 Perşembe

  • Paylaş
Blöf ile gerçeklik arasında Türkiye-AB müzakereleri
Blöf ile gerçeklik arasında Türkiye-AB müzakereleri

Avrupa Birliği’nin sahnelenen gölge oyununu sonlandırmaya karar verdiğini belli eden Merkel olmasına rağmen Avrupa Birliği sözleşmelerine bakılırsa, Berlin’den çok Ankara’nın vereceği karara göre şekillenecek

Sinan Özdemir / Brüksel

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Pazar akşamı katıldığı bir televizyon programında Türkiye ile müzakerelerin bitirilmesi gerektiği yönünde yaptığı açıklama Ankara-Berlin hattında yeni bir gerilim başlattı.

Son aylarda, Avrupa Birliği Parlamentosu’nun 29 Kasım 2016 tarihinde kabul ettiği (479 evet oyu) müzakereleri dondurma önerisi başta olmak üzere benzer yönde sesler yükseliyor. Daha birkaç hafta önce Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’den de benzer bir açıklama gelmişti. Bu çıkışları siyasi blöf olarak değerlendirenler olduğu gibi ekonomik ilişkileri öne sürerek müzakerelerin sonlandırılmayacağı yorumunda bulunanlar da yok değil.

Elli yılı aşkın bir zamanda beri sürdürülen ilişkinin geleceği müzakere, sınır, diplomasi, ortak tarih ve kültür başlıklarında değerlendirilmeden sağlıklı bir biçimde anlaşılamaz. Herşeyden önce büyük fotoğrafı görmemize yardımcı olacak sözcüklere değinmekte yarar var. “Müzakere” ele alacağımız ilk sözcük. Gerçekte taşıdığı mananın dışında kullanılan bir sözcük. İlk bakışta tarafların karşılıklı tartışarak bir üçüncü yol veya uzlaşma aradıklarını düşündürse de gerçekte aslında tartışmaya çok az yer vermekle birlikte Avrupa Birliği müktesebatının tartışmasız iç hukuka entegre edildiği sürece verilen addır.

On iki yıl önce başlayan müzakerelerde gelinen nokta iç açıcı değil. Toplam 35 başlıktan yalnızca 18’i açıldı. Bir tanesi tamamlanarak kapandı. Her başlık oy birliğiyle açılıyor ve kapanıyor. Hal böyle olunca küçük çıkar ve beklentilere göre yol alıyor. Kıbrıs Rum Kesimi başta olmak üzere üye devletlerin özel talepleri hiç bitmiyor. Bitmesi de mümkün görünmüyor. Mülteci krizinde Avrupa ile gerçekleştirilen pazarlıklarda müzakere yöntemi gündeme getirilmedi. Getirilebilseydi tıkanan yolu bir nebzede olsa açmak mümkün olabilirdi.

“Sınır” sözcüğü de sıkça dillendirilen, gündeme getirilen sözcükler arasında yer alıyor. Siyasi coğrafya, hükümetler arası işbirliği ve jeopolitik mülahazalar söz konusu olduğunda farklılıklar arzediyor. Avrupa’nın siyasi coğrafyası söz konusu olduğunda Batı, Doğu ve Orta Avrupa ile sınırlandırılıyor. . Hükümetler arası işbirliği söz konusu olduğunda Türkiye’nin de kurucuları arasında yer aldığı Avrupa Konseyi’nde yer alan 47 devlet bir anda Avrupalı kabul ediliyor. Soğuk Savaş’tan miras kalan bu organizasyon, diyaloğu kolaylaştırmanın ötesinde sembolik değerdedir.

Gerçekte güvenlik meseleleri NATO-Rusya hattında , sağlanabilen diyalog ölçüsünde, ele alınıyor. Türkiye’nin coğrafi konumu gözönünden bulundurulduğunda doğulu olduğu kadar batılıdır. Avrupa ile olan sınırlarımız İstiklal Harbi ile tanzim edilmiştir. Bu cihetiyle de pek çok Avrupa devletinden ayrışır.
Türkiye’nin NATO üyesi olması Avrupa’nın güvenliği için önemli kabul edilse de Batı blokuna dahil olduğu anlamına gelmiyor. Avrupa’nın coğrafi haritasını İstanbul’la sonlandıranlar olduğu kadar vülger materyalist yaklaşımlardan beslenenler için Avrupa’nın sınırları Yunanistan’a ulaşmadan (ekonomik durumu sebebiyle) son buluyor.

Bu minvalde Türkiye’nin üyeliğiyle sınırlarının Ortadoğu’ya dayanacak olması ürkütüyor. “Arap Baharı” öncesi yersiz korku olarak değerlendirilen bu bakış sonrasında yaşanan kaos ve mülteci
kriziyle yeni bir boyuta ulaştı.

Diplomasi boyutuna bakıldığında; Avrupa tarihinin birazda kendi içinde pek çok kanlı savaşın tarihi olduğu söylenebilir. Din ve mezhep savaşları modern tarihinin arka planını oluşturuyor. Avrupa diplomasisine yeni bir ruh kazandıran hiç kuşkusuz Vestfalya Sözleşmesi oldu (1648). Modern diplomasinin de temellerini atan sözleşme bu. Türkiye 19. Yüzyılın ikinci yarısından beri Avrupa diplomasisinin önemli taraflarından biri. Çarlık Rusyası’na karşı Kırım Harbi’nde (1853-56) ilk defa İngiltere ve Fransa ile birlikte hareket ettik. Tabii bu bizi müttefik yapmaya yetmedi. Bu gün bile Avrupa diplomasisi kapalı kulüp alışkanlıklarından kurtulabilmiş değil.

Avrupa diplomasisi iddia edildiği gibi AB üyesi devletlerin ortak iradesiyle veya dış politika yüksek temsilcisinin insiyatifiyle değil birkaç devletin kararıyla şekilleniyor. Söz konusu grubun başını Almanya çekiyor. Almanya’nın öncülüğünde şekillenen Avrupa aslında Vestfalya antlaşmasındaki (1648) Avrupa’dan çok farklı değil. O gün görüşmelerde yer almayanlar bugün de dışlanıyorlar. İngiltere, Rusya (Çarlık) ve Türkiye (Osmanlı Devleti) bu gruba dahil. İngiltere kazara üye oldu.
Çıkışı rahatlattı. Bu çerçevede antlaşmanın 400. yılında da söz konusu devletlerin üye olması beklenmiyor.

“Ortak tarih” ve kültür ele alacağımız son başlık. Avrupa ile Türkiye arasında bir ortak tarihten bahsetmek mümkün. Bu ortak tarihte kimi zaman karşı karşıya kimi zaman yan yana geldik.

Osmanlı devletinin önce Akdeniz’de sonra Balkanlar’daki varlığı göz ardı edilmemesini gerektiriyordu. Avrupa Birliği bağlamında elli yılı aşan bir serencamdan bahsedilebilir. Gelinen noktada bir arpa boyu yol almadığımız ve elli yıldan beri statüko durumunun bilinçli olarak muhafaza edildiği söylenebilir.

Kültürel bazda hem İslam Medeniyeti hem Osmanlı devleti döneminde karşılıklı etkileşimlerden bahsedilse de Avrupa’nın ötekileştirme politikası kozmopolit bir dünyanın oluşmasını engelliyor.
Almanya’nın Fransa’nın öncülüğünde birkaç yıl önce temelleri atılan Akdeniz için Birlik projesinin doğumundan kısa süre sonra nasıl etkisiz hale getirildiği biliniyor. Papa XVI. Benedictus’un Regensburg konuşması “dinler arası diyaloğun” revaçta olduğu bir dönemde yerden yere vurulmuş olsa da Avrupa’da faaliyet gösteren Hristiyan Demokratlar için büyük önem arzediyor.

Polonya ve Macaristan gibi aynı kültür havzasında yer alan devletlere karşı sözünü geçirmekte zorlanan Avrupa’nın farklı olanı kontrol etmekte zorlanacağını biliyor. Gelinen noktada üyelik fikrinin aslında zaman kazanmak üzere kullanıldığı ve gerçekçi temellere dayanmadığını söylemek mümkün. Ne var ki, müzakerelerin nasıl sonlandırılacağı Brexit örneğinde olduğu gibi sözleşmelerde yer almıyor. Tek örneğimiz Norveç, o da kendi istemiyle çekildi. Kaldı ki Almanya’nın bütün üye devletleri ikna etmesi zor görünüyor. Bu durumda , bütün bu mizansenin bizim ilk adımı atmamız için kurgulandığını düşünebiliriz.

Karar mekanizmalarının dışında tuttukları ve Türkiye’yi bir süre daha oyalamak için 1995’te dahil ettikleri gümrük birliği kazandırdığı kadar kaybettirmiştir. İngiltere örneğinde olduğu gibi tarihin akışını tersine çevirmeniz mümkün görünmemektedir. Bu tartışmaların Avrupa kamuoyunda Türkiye imajını yaraladığı da bir gerçek. Avrupa’da kamuoylarını kazanmak çok zor ama kaybetmek çok kolay.
Giderek artan tartışmalara bakılırsa Soğuk Savaş yıllarında dahil edildiğimiz bu oyunun son perdesinde olduğumuz anlaşılıyor.

Son kertede, çokkültürlülüğe inanmadığını sık sık söylemekten çekinmeyen Angela Merkel’in son çıkışı, Avrupa Birliği’nin sahnelenen gölge oyununu sonlandırmaya karar verdiği tarzında yorumlanabilir. Lakin, Avrupa Birliği serencamımızın nasıl sonlanacağı , Avrupa Birliği sözleşmelerine bakılırsa, Berlin’den çok Ankara’nın vereceği karara göre şekillenecektir !



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş