Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


02:08, 21 Haziran 2018 Perşembe
16:25, 13 Aralık 2017 Çarşamba

  • Paylaş
Avrupa Birliği ve Ortadoğu Barış Süreci
Avrupa Birliği ve Ortadoğu Barış Süreci

Uluslararası toplum açısından seksen yıldır süren uzun bir bekleyişten, yenilgiden bahsetmek gerekiyor. Bu çerçevede, bu işi üstlenenlerin devletlerin, kamuoylarının desteğini almadan; "iyi niyet misyonunun" hakkını vermeden rüzgarı tersine döndürebileceğini düşünmek çok zor !

Sinan Özdemir/ Brüksel

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın Tel-Aviv'deki Amerikan Büyükelçiliği'ni Kudüs’e taşıma kararından sonra Ortadoğu Barış Süreci'ndeki rolünü yitirdiğini düşünenler yok değil. Trump, Başkan Yardımcısı Mike Pence’nin yakın zamanda Ortadoğu’yu ziyaret edeceğini açıklasa da Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas görüşmeyeceğini açıklayarak kapıyı şimdiden kapattı. Hafta başında İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Paris ve Brüksel ziyareti, çok önceden planlanmış olsa da, Avrupa Birliği'nin bu rolü üstlenip üstlenmeyeceği sorusunu gündeme getirdi.

Ortak basın toplantısında Avrupa Birliği Dış politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini sürecin yeniden yola koyulması için gerekli desteği verebileceklerini açıkladı. Mogherini’nin, “Hiçbir insiyatif hazırlığı içinde değiliz ve fakat Godot’yu da beklemiyoruz” sözleri Avrupa Birliği’nin talep edilmesi durumda bu rolü üstlenebileceğini düşündürüyor. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Ledrian da benzer yönde bir açıklama yaptı : “Aylardan beri Amerikan insiyatifinden bahsediliyor. Söz konusu değilse Avrupa Birliği’nin insiyatif alması gerekebilir. Ancak birşey söylemek için henüz erken”. Avrupa Birliği’nin insiyatif alması, barış planı hazırlaması, Filistin, İsrail, Ortadoğu Dörtlüsü (ABD, Rusya, AB ve BM) ve bölge devletlerinin talebiyle mümkün olabilir.

Yirmi iki yıl sonra gerçekleşen zirvede Netanyahu, dışişleri bakanlarına, uzun zamandır dillendirdiği İran tehdidini anlatmak istediyse de bakanlar Kudüs meselesiyle başlamasını talep ettiler. Haklı olarak Avrupa geleceğe yönelik İsrail’in planını anlamak istiyor. Kredisini tüketse de, sözüne pek güvenilmeyecek biri olarak bakılsa da (eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy Netanyahu’yu yalancılıkla itham etmişti), işbirliğinin geleceği açısından söyleyecekleri önem taşıyordu.

Avrupa Birliği-İsrail ilişkileri 1995’te kabul edilen işbirliği anlaşması çerçevesinde ekonomiden kültüre, güvenlikten teknolojiye bir dizi alanı kapsıyor. Avrupa “yumuşak gücü” sayesinde barış sürecine pozitif katkı yapabileceğine inanıyordu. Ne var ki, zaman içinde anlaşmaya yapılan eklerle (2008, 2012, 2013) ikili ilişkiler geliştirildiyse de barışa katkı yapmadı. Avrupa Birliği 1980’lerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nden farklı olarak Filistin'in geleceğini belirleme hakkını ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün diyaloğa dahil edilmesini savundu. Soğuk Savaş sonrası FKÖ diyaloğa dahil edildiyse de geleceğini belirleme hakkı Amerika Birleşik Devletleri tarafından hep ikinci planda tutuldu. Birleşmiş Milletler’de gözlemci statüsüyle yer alması ve UNESCO’da bulunmasına şüpheyle yaklaşıldı.

Netanyahu’nun iki devletli çözüme giderek artan tepkisine rağmen Avrupa Birliği geri adım atmayarak 1967 sınırları içinde Kudüs’ün ortak başkent olduğu iki devletli çözümden yana tutumunu koruyor. Brüksel ziyaretinde Netanyahu’ya Avrupa Birliği’nin bakışı bir kere daha hatırlatıldı. Ancak yaşananlara bakıldığında iki devletli çözümden hızla uzaklaşıldığı görülüyor. İsrail işgal politikasını genişleterek toprak bütünlüğü sağlanmış bir Filistin devletinin kuruluşunu sabote etmeyi sürdürüyor.

İsrail’in Batı Şeria ve Kudüs’te yeni yerleşim birimleri kurması, Filistin topraklarını tırtıklamaya devam etmesi, yarın kolay kolay dağıtılamayacak yapılar ortaya çıkardı. Avrupa Birliği İsrail’in bu tutumuyla iki devletli çözümü anlamsızlaştırdığını görmesine rağmen eleştirmenin ötesinde İşbirliği Sözleşmesinin ikinci maddesi de yer alan insan hak ve hürriyetlerine saygı ilkesini devreye sokmaması, herhangi bir yaptırım uygulamaması ciddiyetini tartışmalı hale getiriyor. Söz konusu maddenin işletilmesi durumunda, benzer anlaşmalara sahip diğer Akdenizli üyeleri de mercek altına almayı gerektireceğinden işletmemeyi tercih etmediği anlaşılıyor.

Bu minvalde, İsrail yürüttüğü işgal politikasıyla Yeşil Hattı anlamsızlaştırıyor. Bir oldu bitti yaratmaya çalışıyor. Bu durum, AB nezdinde, İsrail ekonomisiyle işgal ekonomisini ayırdetmeyi; işgal bölgelerinde üretilenlerin AB pazarına girişini engellemeyi güçleştiriyor. Ayrıca, Avrupa Birliği, denge politikası içinde, Filistin Yönetimi’yle de işbirliğini geliştirmeye çalışıyor. Filistin Yönetimi’ne her yıl 300 milyon euro yardımda bulunurken bir dizi programla Filistinlilere destek sağlıyor. İsrail’in sağlanan yardımlarla yapılan çalışmaları engellemesi veya yok etmesi Brüksel’de rahatsızlığa sebep oluyor. Avrupa Parlamentosu içinde bir grup milletvekili İsrail’in, dünden bugüne, 1,2 milyarlık yardımı ortadan kaldırdığını iddia ediyor. Yeşil Hattı ortadan kaldırmak için verdiği çaba gibi sağlanan desteği törpülemesi iki devletli çözümü yok etme çabası olarak değerlendiriliyor.

İsrail’in işgal politikasını Yahudi karşıtlığı üzerinden tartışmaya açması Avrupa’yı zorda bırakıyor. Serbest ticaret anlaşması hazırlanırken Avrupa’nın kolonileri dışlamasına karşı verdiği mücadele bilimsel işbirliği söz konusu olduğunda geri adım atmasına sebep oldu. Avrupa Birliği fonlarından ve ağlarından yararlanamayacaklarını anladıklarında kolonileri savunmaktan vazgeçtiler. Bu AB için uzun zaman sonra normatif karakterinin (norm koyucu) zaferi oldu. İsrail kamuoyu üzerinde de etkili oldu. Netanyahu hükümetinin herşeyi Yahudi karşıtlığı üzerinden yorumlaması gerçekçi bulunmuyor. Avrupa Birliği’nin denge siyaseti ziyaretlerde de krize sebep olabiliyor. Son olarak Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in Nisan ayında gerçekleştirdiği ziyarette Filistinli bir derneği ziyaret etmesi küçük diplomatik krize sebep olmuştu.

Netanyahu-AB dışişleri bakanları zirvesinin ardından Birlik devletleri adına söz alan Mogherini tek vücut olduklarını şu çarpıcı cümleyle ifade etti : “Beklentilerini başkaları için şaklasın. Hiçbir Birlik üyesi (Amerika’nın kararını) takip etmeyecektir”. Birlik üyesi devletlerin tek vücut olduklarını bu noktada söylemek zor. Zirveden herhangi bir yazılı açıklamanın çıkmamış olması göstergesi. Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin Kudüs meselesi hakkında çekinceleri olduğu biliniyor. Avrupa Birliği içinde Doğu Kudüs’te konsolosluk bulunduran devletler olduğu gibi (İsveç, Fransa, Belçika , İtalya…) Batı Kudüs’e de elçilik açılabileceğini; Kudüs’te bulunmanın tanıma anlamına gelmeyeceğini savunuyorlar. Tabii, İsrail için tanıma bulunmaktan çok daha önemli. İngiltere’nin Birlikten ayrılışı içerdeki Amerika-İsrail blokunu da zayıflatacaktır. Doğu bloku devletleri düne kadar İngiltere’den cesaret bularak farklı bir söylem geliştirmekte zorlanmıyorlardı. Ayrılışı daha dengeli davranmalarını gerektirecektir.

Son kertede, Avrupa Birliği kendi içinde birliği sağlasa da barış sürecini yönetebilmesi için taraflar üzerinde baskı uygulayabilmesi gerekecek. İsrail ile ilişkilerinin gelişimine bakıldığında ekonomik ve bilimsel sahada önemli avantajları olduğu bir gerçek. Ancak yalnız bunlarla süreci yönetmesi ve dengeli bir anlaşmaya ulaşması mümkün görünmüyor. İsrail’e baskı uygulayabilmesi için gerektiğinde Amerika’nın desteğine de ihtiyaç duyacaktır. Amerika’nın bu noktada destek vereceğini düşünmek zor. Mogherini, haklı olarak, Godot’yu beklemeyeceklerini söylese de, uluslararası toplum açısından seksen yıldır süren uzun bir bekleyişten, yenilgiden bahsetmek gerekiyor. Bu çerçevede, bu işi üstlenenlerin devletlerin, kamuoylarının desteğini almadan; "iyi niyet misyonunun" hakkını vermeden rüzgarı tersine döndürebileceğini düşünmek çok zor !



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş