Avrupa Birleşik Devletleri’ne doğru ? | Haber Analiz | | Dünya Bülteni Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


02:07, 21 Haziran 2018 Perşembe
15:09, 29 Aralık 2017 Cuma

  • Paylaş
Avrupa Birleşik Devletleri’ne doğru ?
Avrupa Birleşik Devletleri’ne doğru ?

Martin Schultzun gündeme getirdiği Avrupa Birleşik Devletleri fikri 2025’ten önce görücüye çıkabilir ancak gerçekliğe dönüşmesi zaman alacaktır

Sinan Özdemir/ Brüksel

Winston Churchill’in Zürich konuşmasından yetmiş yıl sonra Alman Sosyal Demokrat Partisi Genel Başkanı Martin Schultz parti kongresinde yaptığı konuşmada Angela Merkel ile kuracakları büyük koalisyonun "Avrupa Birleşik Devletleri" idealine giden sürecin önünü açacağını söyledi. Ne var ki, bu ideali Merkel ile gerçekleştirmeyi düşünmüyor. Fransa-Almanya işbirliği çerçevesinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile gerçekleşeceğine inanıyor. Almanya Dışişleri Bakanı ve SPD eski Genel Başkanı Sigmar Gabriel de aynı kanıyı paylaşıyor. Almanya’da yayımlanan Handelsblatt gazetesinin yılın adamı seçtiği Macron hakkında kaleme aldığı makalede Macron’u “Avrupa ve Almanya için bir şans” olarak değerlendiriyor.

Avrupa Birliği’nin yükselen bölgesel talepler, popülist ve ırkçı söylemlere karşı ortak paydada buluşturacak büyük bir ideale ihtiyaç duyduğu bir gerçek. Bu ideali gerçekleştirecek kişi veya kişilerin kim olacağı Martin Schultz ve Sigmar Gabriel’in zihninde tartışmaya yer bırakmayacak şekilde belli bir adresi gösterse de, Akdeniz için Birlik Projesi’nin Almanya tarafından nasıl sabote edildiği hatırlandığında, Macron’un böylesi bir ideali Alman sosyal demokratlarının liderliğinde gerçekleştirmeyi isteyeceğini düşünmek zor.

Her seçimde küçülen Alman sosyal demokratlarının 2025’te nerede olacakları sorusuna şu an cevap vermek mümkün değilse de Macron’un, iyi bir çalışma ile, ikinci kez seçilebileceğini düşünmek mümkün. Her iki taraf için riskler ve belirsizlikler yok değil. On yedi ay sonra gerçekleşecek Avrupa Parlamentosu seçimleri her iki taraf için test niteliğinde olacak. Macron’un Fransa'da beşinci cumhuriyetin mirasçısı siyasi partileri dinamitledikten sonra benzer bir senaryoyu Avrupa Birliği için düşünmediğini kim söyleyebilir ? Klasik şemaların , hakikatlerin sarsıldığı bir zamanda eski düzen ile yola devam etmek Birleşik Avrupa Devletleri projesini eski tas eski hamam alışkanlıklarına mahkum etmez mi ?

Churchill’in konuşması İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmış bir devletin (İngiltere) yıkılmış geleceğini arayan devletlere bir abi tavsiyesi olarak değerlendirilmelidir. Kontekstine bakmadan okunduğunda Büyük Britanya’yı da içine alan bir konuşma olarak değerlendirilebilir. Halbuki öyle değil. Churchill, vurucu cümleleriyle, Avrupa’nın yenik devletlerine Commonwealth tarzı bir birlik önermekten başka birşey yapmıyor. Zürich konuşmasından bir yıl önce Amerika’da yaptığı konuşmada “demir perde” metaforuyla savaş sonrası ortaya çıkan siyasî coğrafyayı betimliyordu. Yetmiş yıl sonra Avrupa’yı aynı gözle değerlendirmek mümkün değil. Ne Demir perde kaldı, ne de klasik devletler arası işbirliği. Ortak pazardan farklı bir yapıya evrilen Avrupa yanlış jeopolitik mülahazaların sonucunda 28 üyeli hantal bir yapıya dönüştü. Avrupa Birleşik Devletleri’nin bu devletleri tamamen kapsamayacağını özellikle 2002 genişlemesinden sonra dahil olanlar çok iyi biliyorlar. İki vitesli Avrupa’ya karşı çıkmaları bundan.

Churchill 1951’de tekrar başbakanlık koltuğuna oturduğunda Avrupa Birleşik Devletleri söyleminden uzaklaşarak daha pragmatik bir çizgiye kaydı. Britanya’nın bir gün Avrupa Ekonomik Topluluğunun üyesi olup (1973) “yenik devletler kulübüne” dahil olacağını tahmin edemezdi. Bu birliktelik 33 yıl sonra yine İngilizlerin kararıyla son buldu. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışı Almanya ve Fransa’yı prangalarından kurtardı. Uzun yıllar Amerika Birleşik Devletleri’nin Birlik içindeki gölgesi gibi hareket eden İngiltere Doğu Avrupa devletlerinin de desteğiyle devamlı karşı cephede bulundu. Özel statü arayışıyla farklılığını her dem hissettirdi. Çıkışı bu minvalde yalnızca yarım kalan Avrupa Birleşik Devletleri fikrine değil ortak savunma gibi ciddi projelere de umutla bakmasına olanak sunuyor.

Martin Schultz’un gerçekleştirmeyi arzuladığı ideali yalnızca bir dönem Avrupa Birliği’nde oynadığı role dayandırarak açıklamak yanıltıcı olacaktır. Gerçekte Almanya’da giderek kan kaybeden SPD’yi kurutacak proje olarak değerlendiriliyor. Ne var ki, Avrupa karşıtı partilerin güç kazandığı bir zamanda pozitif Avrupa propagandasıyla puan toplayabileceğine inanmak güç. SPD bu projeyi gündeme getirerek kan kaybını önlemeyi ve militanlarını yeni bir iddia etrafında toplamayı hedefliyor.

Büyük koalisyondaki varlığını Avrupa Birliği reformuna bağlayan SPD’in bunun için Merkel’i ikna etmesi gerekecek. Merkel de Schultz gibi reformdan yana ancak daha fazla egemenlik kaybına yol açmadan gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyor. Siyasi geleceğinin göstereceği esnekliğe bağlı olduğunu bildiği için de orta yol arayışını sürdürüyor. Bu sebepten Sosyal Demokratlar için Merkel aranan karizmatik lider değil. Sarkozy ve Hollande’nin yanında dinamik ve karizmatik görünen Merkel ; 40 yaşındaki Emmanuel Macron’un yanında aynı etkiyi vermiyor. Macron bir cihetiyle eski bir cihetiyle yeni dünyayı temsil ediyor. Göreve geldiği günden bu yana, ABD Başkanı Donald Trump ile kıyaslandığında, herhangi bir hata yapmayarak işgal ettiği makamı, temsil ettiği ülkeyi uluslararası sahnede ciddiyetle temsil ediyor. Gücünün bilincinde Hollande'nin gerçekleştiremediği “normal cumhurbaşkanı” görüntüsünü yansıtmakta zorlanmıyor. Dışarıdan bakıldığında yalnızca iletişim ve beden dilini çalışmış bir cumhurbaşkanı görüntüsü sunmuyor, de Gaule çizgisine dönmeye kararlı bir siyaset adamı profili çiziyor.

Portland Consulting Group ve Güney Kaliforniya Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen yumuşak güç, Soft Power 30, sıralamasında Fransa birinci sırada yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ni geride bırakan Fransa askeri gücünden çok kültürel ve ekonomik gücüyle çekim merkezi olmaya çalışıyor. Aslında her ikisini birlikte kullandığı söylenebilir. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’ne Louvre Müzesi açarken diğer yanda Katar ziyareti sırasında (7 Aralık) 1,1 milyar avroluk silah satışı gerçekleştirebiliyor. Sahel ve Afrika’da benzer bir çaba görülüyor. Özellikle Ortadoğu’da Amerika Birleşik Devletleri’nin geri çekilmesiyle doğan boşlukları doldurma gayretinde.

Ancak Avrupa Birleşik Devletleri’ni kurmadan önce Avrupa’yı "feth etmesi" gerekiyor. Bunun için önce Lizbon'dan Talin'e güçlü bir ağ kurması ; ardından Avrupa Parlamentosu’ndaki klasik sağ sol blokunu zayıflatıp merkezi güçleri siyasi oyuna dahi etmesi gerecek.

Avrupa Parlamentosu’nda 751 sandalye bulunuyor. Şu an sağ blokun 217 sol blokun 189 vekili var. Merkez blokunun vekil sayısı ise 68. Merkez blokunun oyun kurucu olmasa da denge aracı olması için en az 150 milletvekiline ihtiyacı olacak. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasından sonra geride bıraktığı 73 sandalyenin nasıl dağılacağı veya nasıl kullanılacağı bu noktada büyük önem taşıyor. Almanya ile Fransa arasında bu konuda bir uzlaşma söz konusu değil. Almanya ileride genişleme ile dahil olacak olan ülkelere pay edilmesini savunurken Fransa bütün Avrupa’yı kapsayacak ve bütün seçmenlerin oy verebilecekleri yetmiş üç sandalyeli bir üst AB bölgesinin oluşturulmasını öneriyor. Böylece seçmen bir yanda kendi ülke kontenjanını belirken diğer yanda oluşturulacak 73 isimli AB listelerine oy vererek ilk defa ortak bir tercihte bulunmuş olacak.

Macron çizgisine kaymaya hazır veya sempati ile bakan partiler arasında İtalya’da Matteo Renzi'nin Demokrat Partisi, İspanya’da Ciudadanos , Hollanda da D66 , Almanya’da SPD zikredilebilir. Merkez sağda siyaset yapan partilere çekim merkezi olabilmesi için Fransa’nın on yedi ay sonra birşeyleri başarmamış olması ; Tony Blair’in "Yeni İşçi Partisi" üzerinden kıta Avrupa’sında estirdiği dönüşüm rüzgarı gibi Macron politikalarının durağanlığa çare olacağına geniş kitleleri ikna etmesi gerekiyor. Eylül ayında Sorbonne Üniversitesi'nde ortaya koyduğu Avrupa için yol haritası bu minvalde takibi kolaylaştırıyor. Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde bir takım başarılara imza atması projenin yola koyulması için büyük önem taşıyor. Bu takdirde bütün Avrupa'yı dahil edecek bir program gündeme gelebilir. Çaresizlikten aşırı sağa oy verenler gibi sağ ve sol partilerden umudunu kesenlerin oylarına talip olabilir.

Son kertede, Martin Schultzun gündeme getirdiği Avrupa Birleşik Devletleri fikri 2025’ten önce görücüye çıkabilir ancak gerçekliğe dönüşmesi zaman alacaktır. Karşıtlıkların giderek arttığı Avrupa’da Fransa’nın yalnızca yumuşak gücüne dayanarak 450 milyonluk Avrupa’ya çekim merkezi olabileceğini düşünmek yanıltıcı olacaktır. Sorunlar paylaşılmadıkça, giderek büyüyen sosyal ve ekonomik uçurum kapanmadıkça "ortak kader" fikrinin çıkacağını düşünmek çok zor !



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş