Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


20:57, 20 Mayıs 2018 Pazar
Güncelleme: 17:46, 24 Nisan 2018 Salı

  • Paylaş
Karadeniz'den Akdeniz’e Rus Jeopolitiği
Karadeniz'den Akdeniz’e Rus Jeopolitiği

Tarih boyunca bir kara gücü olarak nitelendirilen Rusya, bugün Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan su yolunda donanmasıyla da mücadelesini sürdürmektedir.

Tuğrul Öktem - Kiev

Rusya destekli Esed rejimin Duma’da gerçekleştirdiği öne sürülen kimyasal saldırının ardından ABD’nin başını çektiği Batılı ülkelerin Doğu Akdeniz üzerinden Suriye’ye askeri müdahalede bulunması Moskova’nın tepkisini çekerken, Rusya’nın Akdeniz’deki tarihsel varlığı ve etkinliği ile alakalı tartışmalar da yeniden gündeme geldi.

90’larda siyasi ve ekonomik olarak çökmüş bir ülke konumunda bulunan Rusya’nın, bugün Doğu Akdeniz gibi Rus sınırlarından oldukça uzak bir bölgede etkili bir aktöre dönüşmesi oldukça ilgi çekicidir.

Kronik Sorunlar ve Putin’in İktidarı

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla serbest piyasa ekonomisine geçmek için reformlar gerçekleştiren, Batı ile işbirliğine de önem vererek geçiş sürecini başarıyla atlatmayı hedefleyen Rusya’nın beklentileri gerçekleşmezken, uzun yıllar boyunca ekonomik sıkıntılar devam etti. Ayrıca özelleştirmelerle birlikte büyük servet sahibi olan oligarklar, ülke ekonomisine ve siyasetine yön verir hale geldi. Bu ekonomik sıkıntıların yanında 1994 Aralık'ında başlayıp 1996 Ağustos'unda sona eren Birinci Çeçen Savaşı da Rusya’yı çok zor bir durumda bıraktı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla büyük toprak ve nüfus kaybının yanında bu iç problemlerle de karşı karşıya kalan Rusya, uluslararası ilişkilerdeki süper güç konumunu kaybederken, orta büyüklükte devlet olarak tanımlandı.

Uluslararası prestijini büyük ölçüde kaybeden ve ciddi problemlere sahip olan Rusya’da Vladimir Putin, 1999 yılında Başbakan 2000 yılında ise Devlet Başkanı seçildi. İlk iş olarak Rus ekonomisi ve siyasetine büyük zararlar veren oligarklara karşı çetin bir mücadele başlatan Putin, “ya devletin yanında olursunuz, ya da düşman” söylemiyle kısa bir süre içerisinde başarı kazandı. Ayrıca petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki aşırı yükselişle beraber Rus ekonomisinin toparlanışı da Putin’in elini güçlendirdi.
Rus ekonomisindeki toparlanışla birlikte 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin terörle mücadele stratejisini fırsat bilerek Çeçenistan’a karşı sert bir mücadele başlatan Moskova, kendi lehine önemli başarılar sağladı. İkinci Çeçen Savaşı’nda yakalanan başarı Rus halkının Putin’e olan güvenini de oldukça artırdı.

Başkanlığının ilk döneminde iç politikada kronik hale gelmiş problemleri çözmeye çalışan Putin, dış politikada Batı ile ilişkilere önem verdi ve işbirliğini önceledi. Ancak iç politikadaki problemleri önemli ölçüde çözen ve ülke içerisindeki otoritesini sağlamlaştıran Putin, zamanla dış politikada da cesur adımlar attı.

Rus Dış Politikasında Dönüşüm

Avrupa Birliği ve NATO’nun 2004 ve 2007’deki genişlemesinden oldukça rahatsız olan Moskova, Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliklerinin gündeme gelmesini ise Rusya’nın çevrelenmesi olarak algıladı. Rus topraklarına bitişik durumda bulunan Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO yahut AB üyesi olmasını jeopolitik olarak kabul edilemez gören Putin, 2007 yılında gerçekleştirilen 43. Münih Güvenlik Konferansı'nda tarihi bir konuşma yaparken Rus dış politikasındaki değişimin sinyalini verdi. ABD ve NATO’yu eleştiren, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olduğunu dile getiren Putin, Rusya’nın potansiyeline vurgu yaparak mücadele edeceklerini dile getirdi.

Bu tarihi konuşma gerçekten de Rus dış politikasında tam bir dönüşüm sağladı. Gürcistan ve Ukrayna’da gerçekleşen renkli devrimlerin ardından bu ülkelerde proaktif bir dış politika izlemeye başlayan Moskova, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliklerini engellemeyi temel hedef olarak belirledi. 2008 yılında Gürcistan’a müdahale eden Rusya, Güney Osetya ve Abhazya da otonom devletler oluşturarak tampon bölgeler meydana getirdi. Çıkarlarını muhafaza etmek adına gerektiğinde askeri müdahalede bulunabileceğini gösteren Moskova, Karadeniz’deki statükoyu önemli ölçüde değiştirdi. Ayrıca kriz öncesi ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler Gürcistan’ı cesaretlendirip desteklerken Rus müdahalesi karşısında söylemin ötesine geçilmedi. ABD’nin Rusya’ya karşı başlattığı ekonomik yaptırımlarda birçok AB üyesi devletin Moskova ile olan petrol ve doğalgaz ticaretinden dolayı kesin ve caydırıcı olamadı. Bu gelişmelerle birlikte Gürcistan’ın NATO üyeliğini engelleyen Rusya amacına ulaşırken, ABD bölgede büyük bir prestij kaybı yaşadı. Kendisini endişelendiren uluslararası bir gelişme karşısında askeri müdahalede bulunan Rusya önemli kazançlar elde ederken, uluslararası sistemdeki otorite zaafını da gözler önüne serdi.

2010 yılında Ortadoğu’da başlayan halk ayaklanmaları ise küresel bir mücadeleyi gündeme getirdi. Rusya da pek çok devlet gibi Ortadoğu’daki gelişmelere hazırlıksız yakalanırken özellikle Libya ve Mısır gibi önemli çıkarlarının bulunduğu ülkelerde yaşanan değişimden rahatsızlık duydu. Rusya ile çok yakın ilişkilere sahip olan Suriye’de olayların başlaması ise Moskova’yı teyakkuza geçirdi. Rusya, Suriye savaşında uzun süre askeri yardımlar yahut BM Güvenlik Konseyi’ndeki konumunu kullanarak Şam rejiminin yanında yer alırken doğrudan savaşa müdahil olmadı. Bu durumun en önemli nedeni Rus jeopolitiği için çok daha büyük bir önem arz eden Ukrayna’da yaşanan belirsizlikti.

Kırım Krizi ve Karadeniz’de Rus Varlığının Tahakkümü

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Rusya’nın Karadeniz Filosunun Ukrayna’nın egemenlik alanında kalan Kırım’ın Sivastopol Limanı’nda bulunması Rus dış politikası açısından ciddi bir problem olarak görüldü. Rusya’nın egemenliği dışında kalan donanmasının ana limanı, Moskova’nın Karadeniz’deki liderlik konumunu kaybetmesine neden olmuştu. 1997 yılında Rusya Karadeniz Donanma Üssü’nü 20 yıl süreyle Ukrayna’dan kiralasa da bölgenin statüsüne dair tartışmalar devam etti. Ayrıca pek çok Rus düşünür ve siyasetçi, Rusya’nın büyük bir güç olabilmesi için Ukrayna ile birleşmesi gerektiğini savunuyordu. Ukrayna’nın NATO ve AB üyeliğinin gündeme gelmesi ise Moskova açısından kabul edilemezdi.

Nitekim 2013 yılında Ukrayna’nın eski Başkanı Viktor Yanukoviç’in AB ile yapılacak olan ortaklık anlaşmasını iptal ederek Rusya ile işbirliği yapması muhaliflerin tepkisini çekerken Kiev’de başlayan protestolar şiddetli çatışmalara dönüştü. ABD ve AB muhalifleri desteklerken, Rusya Yanukoviç’in yanında yer aldı. Devam eden süreçte Yanukoviç ülkeyi terk etse de Rusya’nın Kırım’daki Rus milislere yardım etmesi ile 27 Şubat 2014’te milisler Kırım’da kontrolü ele geçirdi. Kırım Parlamentosu 16 Mart’ta bağımsızlığını ilan ederken, Rusya Federasyonu da bu kararı tanıdı. 21 Mart 2014 tarihinde ise yapılan sözde referandumun ardından Kırım resmen Rusya’ya bağlandı.

Bu gelişmelerle birlikte Rusya Karadeniz’deki dengeleri kendi lehine değiştirmeyi başarırken, ayrıca Gürcistan’ın kuzeyinde yaptığı gibi Ukrayna’nın doğusunda da tampon bölgeler oluşturarak çevresinden aldığı tehditleri minimize etti. Büyük jeopolitik kazançlar elde eden Rusya, Batı’nın ekonomik yaptırımları ile karşılaşsa da Avrupa üzerinde sahip olduğu doğalgaz kartıyla yaptırımları da dengeleyebildi.

Rusya’nın müdahalesi öncesi Ukrayna’yı cesaretlendirip, destekleyen ABD ve AB ülkeleri Gürcistan’da olduğu gibi söylem düzeyinin ötesinde bir girişimde bulunmadı. Orta büyüklükte devlet olarak tanımlanan Rusya ise askeri gücünü kullanarak kendi adına çok önemli kazançlar elde ederken, ABD’nin başını çektiği küresel güçler Gürcistan’ın ardından Ukrayna’da yaşanan krize de aracı oldu. Tüm bu yaşananlar uluslararası ilişkilerdeki belirsizliği ortaya koyarken, ekonomik olarak küresel güçlerle kıyaslanamayacak kadar geride bulunan Rusya’nın cesaretini daha fazla artırmasına neden oldu.


Suriye’ye Müdahale ve Akdeniz’deki Rus Askeri Gücü

Nitekim Rusya çevresinde hissettiği tehditleri askeri müdahalelerle kendi adına çözüme kavuştururken, 2015 yılından itibaren Suriye krizine daha fazla angaje olmaya başladı. Rusya Tartus’taki Deniz Üssü’nün ardından 2015 yılı itibarıyla Lazkiye’de bulunan Bassel el-Esed Hava Üssü’ndeki varlığını da artırdı. 30 Eylül 2015 tarihinde Suriye’ye Rus askeri birliklerinin gönderilmesiyle hava operasyonlarını başlatan Rusya, Suriye’deki savaşa fiilen dâhil oldu.

Bu tarihten itibaren de Suriye savaşının seyri önemli ölçüde değişti. Muhalifler mevzi kaybederken, Esed rejimi tekrardan kuvvetlenmeye başladı. Ayrıca çevrelendiğini hisseden Moskova Gürcistan ve Ukrayna müdahalesiyle bu düşünceyi kırarken, Rus topraklarından oldukça uzak bir bölgede bulunan Doğu Akdeniz’de Batı’nın karşısındaki temel rakip olarak belirdi. Ayrıca bu gelişmeler Rusya’yı süper güç olarak tanımlayanların sayısınıda artırdı.

Ancak nasıl ki 90’lı yıllarda birçok akademisyenin Rusya’yı orta büyüklükte devlet olarak tanımlaması tartışmaya açıksa şimdilerde Rusya’ya süper güç yakıştırılması da mevcut veriler incelendiğinde gerçekçi durmamaktadır. Yine de Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte Rusya, uluslararası arenada kaybettiği prestijini önemli ölçüde geri kazandı.

Tarih boyunca bir kara gücü olarak nitelendirilen Rusya, bugün Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan su yolunda donanmasıyla da mücadelesini sürdürmektedir. Uluslararası arenada tekrardan Batı’nın en ciddi rakibi haline gelen Rusya, Doğu Akdeniz’de bunu ispatlamaktadır. Ayrıca asırlarca Türkiye’nin kuzey komşusu olarak anılan Rusya, Suriye üzerinden Türkiye’nin güneyinde de varlık göstermeye başladı. Bu jeopolitik değişim önümüzdeki süreçte Türk-Rus ilişkilerini de oldukça ilgi çekici hale getirebilir.

 

 

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
Teşekkür & İstek
Emir TOK
Rusya'nın dış politikasında attığı adımları anlatan güzel bir analiz olmuş. Bunun yanında Rusya'nın Suriye'deki politikalarını tarihsel arka planı ile birlikte daha ayrıntılı açıklayan analizler bekliyoruz.
10/05/2018, 12:42