‘Devletin zaafı hâline gelen ulemâ, aynı zamanda onun kuvvetidir’ -1- | Röportaj | | Dünya Bülteni Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


23:47, 20 Haziran 2018 Çarşamba
Güncelleme: 13:33, 25 Mayıs 2018 Cuma

  • Paylaş
‘Devletin zaafı hâline gelen ulemâ, aynı zamanda onun kuvvetidir’ -1-
‘Devletin zaafı hâline gelen ulemâ, aynı zamanda onun kuvvetidir’ -1-

Asım Öz, M. Fatih Şeker'le yazdığı 'Modernleşme Devrinde İlmiye' eserinden hareketle ilmiye sınıfını ve o dönemdeki gelişmeleri konuştu (1. BÖLÜM)

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Asırların oluşturduğu kültür birikiminin inkâr etmeye yahut da tanınamayacak şekilde değiştirilmeye başladığı modernleşme devrinde, en cezbedici ve geçer tavır; ıslah ve tanzim etmek fikridir. Osmanlı'yı acze düşüren, ulemânın durumu, zihniyeti ve nitelikleri olduğuna göre, bu acziyeti giderecek olan kaynak da ilmiye tarîkinin ta kendisidir. Hayatı ıslahat fikrinin idare ettiği bu dönemde, ulemânın asıl çehresi, ilmiye üzerinden yerli kalarak modernleşmenin imkânlarını yoklayan Cevdet Paşa ile İbnülemin'in teşhis, tahlil ve tenkidlerindedir. M. Fatih Şeker'in kaleme aldığı  Modernleşme Devrinde İlmiye adlı tetkik, ilmiye zümresine Târih-i Cevdet müellifi ile Son Sadrazamlar yazarının fikirleri ve tecrübeleri arasından bakmayı dener. Devrin düşünce platformunu gözden kaçırmadan, ilmiye tarîkinin geldiği merhale ile gideceği istikâmet etrafında bazı hususların peşine düşen çalışmayı M. Fatih Şeker'le konuştuk.

Asım Öz: Sizde ilmiyenin durumunu Cevdet Paşa ile İbnülemin üzerinden değerlendirme düşüncesinin oluşumunda hangi sebepler etkili oldu?

M. Fatih Şeker: Evvela bu meseleyi bir hasbihalle gündeme alma ihtiyacı hissetmeniz her yönüyle şükrana şayan. Sağolunuz... Modern Türk düşüncesinin kurucu ve yapıcı düşünürlerinin başında gelen Cevdet Paşa, benim tahsil hayatımı ihtivâ eden bir hikâyedir. Başlangıcı çocukluğuma kadar uzanır. Çadırdan ve çardaktan bozma evimizde Kısâs-ı Enbiyâ'nın eskimez yazılı matbû nüshalarından biri vardı. Babam Paşa'nın bu eseriyle 1950'lerde İstanbul'da askerlik yaparken tanışmış. Tâ o zamanlardan yadigâr. Şimdi o nüsha biraderim Şemseddin'de olacak. Babam zaman zaman Paşa'nın dili ve mantığıyla Peygamber Efendimiz'i, kâinatın muallimini anlatırdı. Davar güderken, ekin dererken, deveyle deste çekerken, harman kaldırırken, döven sürerken kendileri söyler, biz dinlerdik. Araya Battal Gazi destanı, cenknameler filan da karışırdı. Cevdet Paşa ile hukukum oralara kadar gider. Diğer taraftan kaderin garip bir cilvesi, yerleşik hayata Cevdet Paşa'nın valiliği döneminde geçen bir geçmişimiz var. Paşa Maruzat'ta bahseder. Çocukluğumda bizim sülalenin hikâyesini anlatmaya Cevdet Paşa kastedilerek "kudretli-azametli bir Paşa gelmiş" diye başlanırdı. Seneler önce Paşa'nın Vehhâbîlik üzerine kaleme aldıklarını okurken onun görüşlerinin aynı zamanda modern İslâm düşüncesi tenkidi olarak okunabileceğini fark ettim, bu dönemde Tarih-i Cevdet'in yastık altı/başucu kitabı olduğunu gördüm, öğrendim. Hazreti Âkif boşuna "bizde medreseleri en iyi anlatan Cevdet Paşa'dır" demiyor. Onun ikbal yolculuğu, o devirlerdeki medreselerin bir tarihçesidir. O çöktüğü söylenen medresenin kendi şahsında kemal devrini idrak ettiği bir şahsiyettir.
İbnülemin'e gelince; bir vefâ borcu olarak herhalde önce şunu söylemem lazım. Kendimi gıyâben talebesi olarak gördüğüm Ömer Faruk Akün Hocamızın Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'ne yazdığı "İbnülemin Mahmud Kemâl İnal" maddesini okuduktan sonra İslâm Araştırmaları Merkezi'nde bir öğle yemeği sırasında kendileriyle tesadüfen karşılaştık. Birkaç saat süren, M. Fuad Köprülü ve Ahmet Hamdi Tanpınar'la ile ilgili asla başka yerlerden almamın mümkün olmadığı bazı mahrem sayılabilecek bilgiler edindiğim oldukça keyifli bir sohbetimiz oldu. O sohbetin tadı hala damağımdadır. Söz konusu maddeyi enine boyuna konuştuk. Hoca'ya madde ile ilgili bir tespitimi aktardım, kabul ettiler. Vedalaşırken ayaküstü "siz bunları bir ileri aşamaya götüreceksiniz" buyurdular. Neyse bu bahsi çok uzatmayayım, sözün dizginlerini bu yoldan çekip de gayeye dönelim. Yakın tarihi ele alırken bize en çok lazım olan şey siyasî tarihtir. Devletin dertleriyle hem-dert bir âdem olan İbnülemin'in bütün bir devri en hurda noktasına varıncaya kadar gözler önüne seren yazıları, her şeyden önce bize bu imkânı temin eder. Kaleme aldığı hemen her satır, tarihe emanet edilen bir sır hükmündedir. Cevdet Paşa'nın açtığı zeminde bahsetmeye çalıştığımız hususların siyasî karşılıklarını gösterir. Asrın zaaf hanesine kaydettiği şeyler, Cevdet Paşa ile İbnülemin'in görüş zaviyesinden hareket edildiğinde bir nevi kuvvet hâline gelir. Dönemin düşünce yapısını devlet kademesinde bulunan bu iki isim vücûda getirirler. Hemen her şeyi yıldırım yemiş bir çınara döndüren devir, devlet ocağında pişen, akranları arasında parmakla gösterilen bu iki büyük simayı, bir nevi ihtiyat akçesi gibi saklamıştır. Allah verince böyle verir demek gerekir herhalde. Bir cümleyle hakikaten yazdıklarına inanan bu iki adamı devrin aynası olarak görüyoruz. Klasik ulema geleneğinin aktüel temsilcisi olan bu iki isim çağdaş Türk düşüncesinin son büyük üstadlarıdır. Asrımızın tarihini yazan bu iki adamın kitapları çağdaş Türk düşüncesinin son sözüdür. Sonrakiler onlara düşülmüş dipnottur, şerhtir, haşiyedir, talikâttır. Bugün değme akademisyenler Cevdet Paşa, İbnülemin ve onların hâşiyesinde dolaşanlara bakacakları yerde, döneme ağyar gözüyle bakanları tercih ediyorlar. Başkalarının koymuş olduğu yanlış mukaddimelerden yanlış istidlallerde bulunuyorlar. Ondan sonra modern Türk düşüncesi sorma gir mahallesine dönüyor, ortalığa klişeler hâkim oluyor. Serbest atışlar moda haline geliyor. Bunları desteklemek maksadıyla Kemal Tahir'in ağzından size bir şey daha söyleyeyim. Fikirlerini aynen naklediyorum: "Bugün yurdumuzda yaşayan hiç kimse, ne kadar bilgi taslarsa taslasın, 1880'lerin ünlü Kazaskeri Ahmet Cevdet Paşa'dan daha bilgili, daha dindar, daha Türk, daha Müslüman olamaz. Bunun maddeten ve manen imkânı yoktur". Acı bir tespit. Daha acı olan bu tespiti Kemal Tahir'in dile getirmesi olsa gerek. Ben de bu fikirdeyim ve maalesef bu bir hakikattir.

MODERNLEŞME DEVRİNDEN ÖNCE

Osmanlı modernleşme süreci genel olarak ilmiyeyi nasıl etkiledi?

Sorunuza cepheden yaklaşmak mümkün değildir. Bu nedenle probleme farklı yollardan dolaşarak girmek gerekir. Umumi bir görüşle ve kestirme bir hükümle diyebiliriz ki Türk-İslâm düşüncesini dolduran meseleler, siyasî hadiselerin içinde teşekkül etmiştir. Bu klasik dönemlerde böyle olduğu gibi modernleşme sürecinde de öyledir. O halde meseleye meydan-ı siyaset etrafında bakmak lazımdır. Osmanlı devlet erkânı öteden beri ilmiyeye "vâcibât-ı din ü devletdendir" şeklinde yaklaşır. Mesela Gelibolulu Mustafa Âli'nin selefi ve muâsırı olan isimlerden hareketle geriye doğru bir bakış atarak gelinen ve gidilen noktaların bir çetelesini çıkarabiliriz. Buna göre Sultan Fatih, daima devletin zeval bulmasını engelleyecek tedbirlerin peşinde koşar. Devlet ve saltanatın ihtilalini önleyecek şeyin ulemâ tarıkının muntazam bir hâl almasına bağlı olduğunu çok iyi bilir. Bu tarz ifadeler Osmanlılarda ilmiye sisteminin devletin can damarı olduğunu gösterir. Din ü devlet terkibinin sadece birinci basamağında değil, ikincisinde de belirleyici olan unsurlar bunlardır. Bununla beraber ilmiye ile ilgili olumsuzluklar Sultan II. Mehmed hatta Yıldırım Han devirlerine kadar gider, Künhü'l-Ahbâr müellifi Âli Efendi, ilmiye için Sultan Fatih devrini ideal dönem olarak görse de ilmiyenin mevcut vaziyetine dair sorgulayıcı ve zaman zaman mahkûm edici bir perspektifle yaklaşır, Sokullu ile beraber de şirazenin koptuğundan dem vurur. Öyle ki İbnülemin'in modernleşme devri ulemâsı ile ilgili tenkidlerini, hemen aynı üslup ve sertlikte klasik dönem ulemâsına yöneltir. Bütün bunları söylemekle kastettiğimiz şey şu: Problemli manzara modernleşme devrinden çok daha evvellere çıkar. Bu bakımdan meseleyi sadece modernleşme devrine ircâ etmek o kadar da kolay değil. Ancak şu da bir gerçek: Osmanlı Batı'ya doğru aktığı güzergâhta yıldırım çarpmışa dönüyor. Klasik zamanlarda sistem bu zaafları eritecek güç ve kudrette olduğu için olumsuzluklar, büyük bütüne sirayet edecek kadar büyümeden ortadan kaldırılabiliyor. Modern dönemde ise sistemin kendisi arızalı hâle geldiği için bir cephedeki aksaklık diğerine de ârız olmaktadır. Bu da manzaranın hep menfî cephesini öne çıkartmaya sebep oluyor. Az önce de ifade ettiğim gibi, Osmanlı'da ciddi manada ilmiyeye yönelik ilk ciddî tenkitlerin Yıldırım Bayezıd Han döneminde yöneltildiği müşahade edilir. Fakat bu dönemde yöneltilen tenkitlerle modernleşme devrindekiler mâhiyet ve istikamet olarak farklıdır. Evet bu bahsin en canlı noktası burasıdır. Gene tekrar ederim ki modernleşme asırlarında, devletin pek çok esaslarının gevşeyip bozulması, seferlerde ordunun devamlı olarak perişan olup hezimete uğraması, askerî sahada ıslahat düşüncesini öne çıkarır. Devleti muhakkak gibi olan bir yıkılıştan kurtarmanın çarelerine bakılır. "Fırsat elde iken düşmana amân, hangi mezhepde câiz görülmüştür" diyen bir terbiyeye, nâmûs-ı dîn ü devlete Fatiha okunan bir süreçten bahsediyoruz. İhsan Fazlıoğlu'nun ne demek istediğimizi vecîzeleştiren ifadeleriyle, "modernleşme devrinde bu toprakların üzerine dökülen musibetler, eğer gündüzlerin üzerine dökülse gece olmaları lazım gelir" diyelim de tasviri olan, ama tarifi çok güç olan bir şeyden bahsettiğimiz daha iyi anlaşılsın. Geri kalanı ona göre kıyas edelim. Vaziyet budur. Devletin zemin ve zamanı değiştiğine göre hâliyle diğer sahalarda yapılacak yeniliklerin, öncelikle, kurulacak mutlak bir otorite etrafında gerçekleşebileceğine inanılır. Bununla beraber Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılış sürecinde ulemânın konumuna ilişkin devir kaynakları tarafından anlatılanlar, o zamanlar medresenin hala büyük bir kuvvet ve denge unsuru olduğunu göstermektedir. Islahat taraftarı paşaların, gizli dizginlerden biri olan bu kuvvetin başka ellere geçmemesi için ilmiyyeyi kontrol etme teşebbüslerini başka türlü izah mümkün değildir. Bu şu manaya gelir: Devletin ıslahat asırlarında zaafını teşkil eden ulemâ sınıfı aynı zamanda onun kuvvetidir. O halde ilmiyye ile seyfiyye ve kalemiyye erbabı arasında ıslahat asırlarının başlangıcında öyle veya böyle mevcut olan uyumu tekrar yakalamak lazımdır. Geçmişte olduğu gibi modernleşme asırlarında da, devlet hayatını nizamlaması gereken muharrik unsur ilmiyedir. Osmanlılar bu dönemde entelektüel iddialarını tekrar gözden geçirmek zorunda kalmışlardır. Diğer bir ifadeyle değişen siyasî yapıya paralel olarak düşünce de devlet aygıtlarının tabi olduğu kanunlara uymuş görünür. Hâliyle ilmiye de bu güzergâhta yeniden şekil alır.

CEVDET EFENDİ'DEN PAŞA'YA UZANAN SÜREÇ

Cevdet Efendi'den Cevdet Paşa'ya  uzanan süreçte neler yaşandı? Cevdet Paşa'nın içinde doğduğu dönemde ulemanın durumu nasıldı?

Cevdet Efendi'nin ideali bellidir: Er geç şeyhülislam olup meşîhât dairesinin başına geçmek. Ancak haberi olmadığı halde, 25 Şaban 1282/13 Ocak 1866'da Halep vilayeti valiliğine tayini esnasında başından imâmesi alınıp vezâret şemâmesi verilir. Böylece Cevdet Efendi, ilmiye mesleğinden ayrılarak Cevdet Paşa olur. Efendilikten Paşalığa uzanan güzergâhta bizi doğrudan alakadar eden şey; Paşa'nın şeyhülislâmlığına bir daha nüfuzuna had çekilemez korkusuyla engel olunmasıdır. Bu epey uzun bir hikâye, sürecin ayrıntılarına takdir edersiniz ki burada girmemiz mümkün değil, merak edenler çalışmada özetledim, oradan okurlar. Bana sorarsanız Cevdet Efendi'den Paşa'ya uzanan süreç aslında bir olumsuzluk değil. Tam tersine hala ulemanın devlete istikamet verdiğinin en beliğ senedi. Diğer taraftan Osmanlı tarih tecrübesi esas alındığında Orhan Gazi devrinden başlayarak ulemanın böyle bir vaziyetinin mevcudiyetini biliyoruz. Burada bir geleneğin aktüelliğini sürdürdüğünü görüyoruz. İlmiyenin hala devlet kademelerinde itibarının derecesini göstermek bakımından müspet bir şey. Fakat bizatihi ilmiyenin kendisi bakımından pek tabii ki menfî. Özellikle de kendisini şeyhülislâmlığa hazırlayan birisi olması bakımından. Paşa'nın sonradan iyi ki ilmiye tarîkına geçmişim tarzındaki ifadelerini, bütün bunları gözden kaçırmadan değerlendirmek gerekir.

Sorunuzun ikinci kısmına intikal edecek olursak bir önceki soruda söylediklerimize ilave olarak herhalde şunları ifade etmek mümkün: Devrin en cezbedici ve geçer akçe tavrı ıslah ve tanzim etmek fikridir. Sultan III. Selim'in maruz kaldığı akıbete rağmen ıslahat sevdalısı olmayan hemen yok gibidir. Meşihat makamı da bu fikre uygun olarak dizayn edilir. Yeniliklerin önünü açabilecek cesur ve cerbezeli kişilerin meşîhât makamında bulunması "lâzıme-i halden" görülür. Burada Hamîdîzâde Mustafa Efendi'nin şahsında görüleceği üzere Nakşîlerin tercih edildiğine dikkat çekmek isterim. Dönemde ıslahat yanlısı isimlerin öne çıkarıldığı, çıkarılma zarureti duyulduğu bir gerçektir. Gerçek olan bir şey daha var ki o da şudur: Bu isimlerin takdim ediliş tarzı gelenekseldir, Halk muhayyilesinin "gavur padişah" şeklinde nitelediği II. Mahmud'un Nakşîlere sığınması boşuna değil. Böylece muhafazakâr kontrole duyulan ihtiyacın sevkiyle, yeniye ait unsurlar eskinin bünyesine sokulur. Yenilik hanesine kaydedilenler bir şekilde muhâkeme ve murâkabeye tabi tutulur. Bu konuya dair Cevdet Paşa'nın selefi konumundaki Tatarcık Abdullah Efendi müşahhas bir örnektir. Teftâzânî'ye denk olarak görülen bu zât erişilecek yeni ideali eski formda takdim eder. Yeniçerileri yenilik sahasına çekmeye çalışırken, ıslahat yanlısı fikirlerini böyle bir zarf içinde gündeme getirir. Bunun ne derecede işlevsel olduğunu, II. Mahmud'un "gavurluğu" İslâmî bir kisve içinde yerleştirmesinden çıkarabiliriz.

ARANILAN VASIFTAKİ ÂLİMLERİN EN EHEMMİYETLİSİ

Medreselerin durumu Osmanlı modernleşmesi bakımından önemlidir. Medreselere dair eleştirel bakışın Cumhuriyet döneminde artmış olması ise meselenin bir başka yönü. Medreselere ilişkin olarak gündeme taşınan eleştirilere nasıl bakılmalı? Cevdet Paşa ile İbnülemin'in medreselere hem içerden hem de dışardan yönelttikleri eleştiriler nelerdir?

Cumhuriyet'in kuruluşuna giden süreçte bazı şeylerin bir kalemde hazfedildiğini bugün çok iyi biliyoruz. Zaruretler ve pazarlıklar başta olmak üzere nereye dayandırırsak dayandıralım vaziyet ortadadır. Neticede vücud verilen siyasetin retorik düzeyde savunulması gerekiyordu. Bunun bir dönem için fonksiyonel olduğu da mechul değil. Peki ya sonrası; merkebler deve katarlarının önünde rehberlik edebilirler, lâkin arkadan gelenler devedir. Bu cümlemizi peyderpey izah edelim. Bu meseleden bahsedenler tenkit ettikleri dönemi verebilecek vasıftaki eserleri okumak yerine o eserlerden bahseden eleştirmenlerin yazılarını okuyup edindikleri kuru malumatla kalıyorlar. Böyle bir zaviyeden değil de meseleyi asıl olduğu gibi görmeye bakalım. Tarihe bugünün hesapları arasından bakıldığı vakit, bütün bunları görmek mümkün değildir. Muayyen meselelerin gözlükleriyle değil de tabiî gözlükle bakmak lazım. Bir tekrarın sıkıcı zaruretine rağmen söyleyelim ki modernleşme asrında toptan devamlı bir ithamla karşılanan, inkâr düşmanlığına en çok uğramış, ceffelkalem inkar edilen şey, ilmiye tarîkında âlim vasfını taşıyacak kimselerin olmadığı iddiasıdır. Söyleyecek fikirleri olmayanlar niçin bu alanda konuşurlar? Ortalığı uzun müddettir afsunlayan bu görüşlerin mahiyetini zikretmekle beyhude yorulacağımız için geçiyoruz. Bu inkârın künhüne Cevdet Paşa ve İbnülemin'in gözleri ile baktığımızda; en büyük problemin bu hükümlerle ortaya konulan malzemenin hiçbir münasebetinin olmadığını dolayısıyla fikir ve tahlil değerinden mahrum olduğunu görürüz. Bu vadide alacağımız ilk ders budur.

Gelelim mâ-nahnü fihimize; onlar esaslı tarafları itibariyle aslında, şahsî tecrübe olarak yaşadıklarını kaleme alır. Yanlış bilinen birçok görüşleri bir bir siygaya çekerler. Diğer bir ifadeyle Cevdet Paşa ile İbnülemin, Kınalızade'nin "hulletden [dostluktan] murad düşman gözü ile nazardır" dediğine benzer şekilde bir yaklaşımla hadiseye yaklaşırlar. Modern ulemayı mazi aynasında görür. Ölçü hissini geride bırakılmaya çalışılan dünyadan alırlar. Bunların cümlesinin, eskiye değil yeniye nispetle âlim olduğunu ifade ederler. Âlim var, fakat eskilerin ayarında âlim yok demeye getirirler. Bu noktaya biraz daha yakından aydınlık verebiliriz. Şöyle ki; Cevdet Paşa ile İbnülemin'ki biraz da o büyük ve zengin mirasa bakılarak yapılan eleştirilerdir. Kestirme ve samimi bir hükümle denilebilir ki aranılan vasıftaki âlimlerin en ehemmiyetlisi Cevdet Paşa'nın kendisidir. Fakat Paşa, eskiye nispetle ulema mevcut değil imasında bulunarak kendisini mahviyetkarlığına kurban eder. Biraz sel çekildi kum kaldı demeye getirir. Lakin o kumdan Cevdet Paşa doğdu. Kendisi o feyyaz toprağın mahsülüdür.

Askeriyenin çözülme tarihiyle ilmiyeninki birbirine yakındır. İlmiyye'yi içten kemiren hastalıklar devletin dûçâr olduğu diğer dertlerden bağımsız değildir. Bütün mesele gelip yine oraya, din ü devlet fikrine dayanıyor. Önce rütbe verildikten sonra okunup müderris olmanın yahut herhangi bir mevkiye gelmenin âdet hükmüne girmesi, devletin her kademesinde görülen bir problemdir. Ulemânın kadîm düzeninin alt üst oluşu için bin senesi bir dönemeç yeridir. Kırılma noktalarından bir diğeri Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılış sürecidir. Daha önce vaziyete hâkim olarak siyasete yön ve istikamet veren ulema sınıfı, bütün imtiyazlarını devletle ocak arasındaki nüfûz mücadelesi sayesinde muhafaza edebilir bir noktaya sürüklenmiş, işlevi mevcut vaziyeti meşrulaştırmakla sınırlı hale gelmiştir. XVI. asırlardan başlayarak askerî ve ilmî ıslahatlarda devamlı olarak kadîm kanunlar aranır. İdealize edilen dönem Kanuni devridir. Bu dönemden sonra şiraze sökülmüş, bu vadide yapılacak yenilik önerilerine dinsizlik nazarıyla bakıldığı için can korkusu nedeniyle, ıslahatın lakırdısı bile edilememiştir. Kânûnî döneminden sonra, ilmiyye makamlarına yapılan tayinlerde hiyerarşiye uyulmaz. Rüşvet, iltimas ve intisapla müderrislik alınır. Alın terinin yerini şeyhülislam ve kadı çocuğu olmak alır, haliyle tekelleşme ortaya çıkar. Mevâlizâdeye imtiyazlar verilir. Kanun-u kadim üzere hareket edilmez. Aklî ilimler ihmal edilir. Devlet yönetimi ehil olmayanların eline geçer. Kanunlar yok hükmüne konur. Tedbirler geç alınır. İmtihan şartı "medrese-nişin" talebeye mahsus olup kalır. Müderrislik mevkiine gelenler; mühim işlerde istihdam edilmedikleri için devlet tecrübesi ve terbiyesinden hâliyle dünyadan habersiz hâle gelir. Kazalara gitmesi gereken ulemâ, makamlarını vekâleten idâre etmeyi âdet haline getirir. Gönderilen vekillerin birçoğu da efendilerinin vadisini takip ederek niyabeti usul haline getirir. Neticede piyasaya gaddar tahsilatçılar hâkim olur. Meşîhât makamına gelenler, ikbali hazmedemez. Mevkilerini muhafaza edebilmek için herkese boyun eğer. Hasedlik ve kişisel garazlardan kaynaklanan sürgünler alır yürür. Makamların istikrarı kalmaz. Niçin şeyhülislam olmuyorsun? sorusuna Tatarcık'ın "ben devlete hizmet eylemek emelindeyim. Şeyhülislam olsam az müddet zarfında azl ile işden muattal kalırım" şeklinde verdiği cevap,  hemen her sahada kendisini göstermeye başlayan devamsızlığın ilmiyye yoluna da nasıl sirayet ettiğini göstermektedir. Bir başka problem ise devrin telif anlayışıdır. Ulemâ mahviyat nâmına tembellik göstererek eser telif etmez. Çoğu ulemâ kitab telif etmekten ise, telif olunan kitabları anlamaya çalışmayı mühim bir düstur hükmüne koyar. Bu da kendilerini ikinci bir ömürden, haleflerini de manevî hayattan mahrûm eder.

Ahmet Cevdet Efendi'nin 1850'de Darülmuallimîn Müdürü olduğunu biliyoruz. Burada iken hazırladığı Nizamname'nin medrese dışına çıkan hatta medresenin bazı usullerini yenileme zorunluluğunu ortaya koyan  yaklaşımları var. Sonraki yıllarda Ahmet Cevdet Paşa üç kez Eğitim Bakanlığı'nda  (1873–1876 yılları arasında) bulunmuştur.  Bu yıllarda medreseler dışında kurumların da açılma zorunluluğunun ortaya çıkması önemli. Şunu sormak istiyorum: Cevdet Paşa üzerinden medreselerin sorunsuz olduğunu düşündürecek çıkarımlarda bulunmak tarihsel bakımdan gerçekçi mi?

Güç bir sual vaz ettiniz. Bu soru öteden beri ortaya sürülüyor, hemen her yerde söyleniyor. Demek ki doğrudur diyebilir miyiz? Bu soruya benim cevabım hayırdır.  Cevdet Paşa üzerinden medreselerin sorunsuz olduğuna dair bir çıkarımda bulunmuyorum. Biz mutlak olmayan bir şeyi mutlak zannediyoruz. Tokmak oldunsa vur, davul oldunsa dayan diyoruz. "Kulak bir şeyi çok işitirse görmüş gibi olur ve bu, görme hükmünü taşır" diyor ya Mevlana. Bu modern tevatürlere takılıp kalmamak lazım. Cevdet Paşa'nın Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla "ehl-i İslâm'ın kuvve-i asabiyesine zaaf geldi" hükmünü verdiği yerde teceddüt denilen şeyin kendisinin inkıraz olduğunu ifade etmesi, meselenin düğümlendiği noktayı çözecek mahiyettedir: "Biz o zamanlarda ileri gidiyoruz der iken ne kadar geri gittiğimizi ve kuvvetimizden ne mertebe düştüğümüzü çok sonra anladık". Tekrarlanması gereken sual şudur: Yeniçeri ocağının bir problemler yumağı hâline geldiği doğru mu? el-hak doğru. Vaziyet bu olmasına rağmen ocağı kaldırmanın bir anlamda devleti ortadan kaldırmakla eşleştirilmesini nasıl izah edeceğiz? Hegel Tarih Felsefesi'nde Osmanlıları yeniçerilerle boşu boşuna özdeşleştirmiyor. Aynı durum medreseler için de geçerlidir. Paşa'nın Osmanlı'yı bir sancak beyliği olmaktan çıkararak güçlü ve kudretli bir devlet şekline dönüştüren Yıldırım Han'la Emir Timur arasındaki hadiseden sonraki fetret döneminden çıkışta esaslı rolü ulema sınıfına verdiğini biliyoruz. Medreseler döküldüğü dönemde bile Cevdet Paşa ayarında adamlar çıkartıyor. İşte asıl meselenin kördüğümü buradadır ve aklın fetvası da budur. Ben de öyle diyenlerin zeylinde bulunanlardanım. Şahsî anlayış ve görüşleri mutlak hakikatler gibi savunmaya gerek yok. Muayyen sebeplerden dolayı verilen hükümlerle ilmiye meselesinin künhüne bakmaya alıştığımız bir gerçek. Bu sebepler neler? Onlara burada girecek değiliz. Bu bahsi boş yere uzatmaya değmez. Tenkid etmek hem haddimin hem de mesleğimin haricinde olduğu için sadece şunu söyleyeyim: Cevdet Paşa ile İbnülemin'in bir şekilde gündeme aldığı isimleri maziden gelerek ele aldığımızda bu vadide dolu ağız verilen hükümlerin mikdarı tezyif ve tahkiri hak eder. Bu yorumlar malzemeden yana fakirdir. Bunlar en halisinden karavana atışlar. İlmiyenin yitip gittiğini söylemek güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden bir şey. Ortada alenî bir bilgi yok. Uzaktan bir dikkatle gördüklerini söylüyorlar. İlmiye üzerine konuşulan ve yazılanların çoğu palavra ve türrehattır. Okumalarım beni çoğu laf gürültülerinden ibaret hale gelen bütün bu iddialara muarız hale getirdi. Şahsıma ait fikrim bu kadardır. Fazla söz söylemeye ihtiyaç yok. Bu sadede bu kadar yeter.

İKİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ



İlgili Konular Ahmet Cevdet Paşa asım öz
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş