Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


14:18, 26 Mayıs 2017 Cuma
Güncelleme: 10:47, 14 Nisan 2014 Pazartesi

  • Paylaş
İstanbul ve eşikteki neo-kozmopolitlik / Iason Athanasiadis
İstanbul ve eşikteki neo-kozmopolitlik / Iason Athanasiadis

İstanbul gibi küresel şehirlerde, küreselleşmenin kazanan ve kaybedenleri, ihtilafları ve uyuşmazlıklarıyla bir aradalar.

 

Dünya Bülteni - DÜBAM

Geçtiğimiz ay, aynı gün yayımlanan iki farklı haber, bugünün [çağdaş] İstanbul’unda geçen, ancak birbirine hiç de benzemeyen faklı yaşamlarıtüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Milliyet gazetesinde “İnsanlık dışı muamele! Dövüp çalıştırdılar, hücreye kapattılar! başlığıyla yayımlanan ilk haberde, İstanbul’daki on binlerce Suriyeli mülteciden biri olan T.M.’nin çalıştığı tekstil atölyesi sahibi tarafından iş saatleri dışında bir odaya kilitlendiği, zam istediğinde ise yine işverenleri tarafından dövüldüğü ve polisin gelen ihbar üzerine yaptığı baskınla olayın ortaya çıkarıldığı bildiriliyordu.  

Aynı gün, Wall Street Journal’da “İstanbul’un Mütevazı Cazibesi” başlığıyla yayımlanan haberde ise, Türk işkadını Aslı Tunca ve eşi Carl Vercauteren’in İstanbul’un gösterişli semtlerinden Beyoğlu’nda 19.yüzyılda inşa edilmiş beş katlı bir binayı satın alıp, restore ediş hikâyelerine yer veriliyordu. Tunca, evi “Haz” olarak isimlendirdiğini söylüyor ve haber, Vercauteren’in şu ifadeleriyle sonlanıyordu: “Eğer Tanrı’nın yeryüzünde yaşadığı bir yer varsa; orası İstanbul’dur. Tüm şehirde enerji ve bolca tezat var.” 

T.M. maruz kaldığı işkenceden sonra, Vercauteren’in İstanbul’la ilgili söylediklerinin ilk bölümüne katılmakta güçlük çekecek olsa da, ikinci bölümde [şehir ve tezatlık üzerine] söylenenler kendisine tanıdık gelebilir. T.M. ve Vercauteren aynı şehirde ikamet ediyor; farklı dünyalarda yaşıyorlar. Hâlihazırda 14 milyonluk bir kent olan İstanbul, geçmişteki kozmopolit yapısını kazanırken “yükselişini” de sürdürüyor. 

Kaybettiğimiz Şehirleryazımda, Doğu Akdeniz’deki liman şehirlerinin tüm Ortadoğu’ya zenginlik katan, bugün tarihe karışmış bir kozmopolitliğe sahip olduğunu yazmıştım. Zira bu şehirler, farklı etnik ve dini grupları bir arada yaşama becerisi, kültürel esneklik ve mutabakat gibi değerlerle içerisinde barındırıyordu. Bir kültüre ve tarihe sahip bu cemaatler, söz konusu değerlerden oluşan bir potada eriyor; yaşadıklarıetkileşimle birbirlerine değer katıyor, birbirlerini daha güçlü kılıyorlardı. Kozmopolit dönemin sonu ve yerine gelen boğucu, tek kültürlü milliyetçilik, bu şehirlerin Osmanlı İmparatorluğu sonrasında ortaya çıkan ulus devletlerin bir parçasına dönüşmesine neden oldu. Sonuç olarak, söz konusu şehirler kendilerine özgü, biricik etnik harmanlarını yitirdiler ve bölge bir bütün olarak fakirleşti.   

Bugün, yenir bir kozmopolitliğin eşiğindeyiz. Ancak bu yeni kozmopolitlik 19.yüzyılda olduğundan çok daha merhametsiz. Bugün, kural tanımayan neo-liberalizm müjdelenirken, bizler geçmişte olduğundan çok daha büyük bir eşitsizliği ve edilgiyi tetikleyen, küreselleşen teknolojik bir devrim içerisinde sürükleniyoruz.   

Tarihte ilk kez internet, birbirine benzeyen sayısız yerelhizmeti bir kenara iterek, “kazanan hepsini alır” ilkesinin işlediği bir ekonomi, evrensel bir mecra yarattı. Az sayıda küresel zincir, kendi alanlarında sağladıkları egemenliği sürdürebilmek adına internette tüm “yükü” sırtlarında taşıyorlar: Amozon yerel sahaflara darbe vurdu, Netflix ise sinema solanlarının yerini alıyor ve The New York Times, sayısız ulusal, bölgesel ve yerel rakibi arasında bir dünya gazetesine dönüştü. Sonuç olarak, bizler, tepedeki yüzde birin karı hızlıca artarken, çoğunluğun satın alma gücünün azaldığı ve aşağıya doğru yön değiştirdiği tepede yaşanan bir daralmaya şahitlik ediyoruz.             

Teknolojinin yaygınlaşması,aşırı zenginliğin yanı sıra beraberinde Dickens’ın betimlediği fakirliği de getiriyor. Bu durumun en açık şekilde görüldüğü yerler ise dünyadaki mega şehirler. Doğu Akdeniz’in bir zamanlar kozmopolit yapıdaki limanları, fırsat ve imtiyaz noktaları olarak yeniden ortaya çıkabilir. Ancak kendi kendisini güçlendiren bir merkez olmak yerine, “kazanan hepsini alır” kürselleşme ilkesinin işlediği İstanbul, sadece daha fazla “büyüyor” ve bu büyüme, büyük ölçüde yalnızca yeni elitlerin çıkarına oluyor.       

Neo-liberal Şehirler

Dünyanın en masalsı şehirlerinden biri olan İstanbul’da bugün, Osmanlı camileri ve Bizans kiliseleri arasından Dubai tarzı gökdelenler yükseliyor; lüks rezidanslar Rusya’dan, Orta Asya’dan, İran’dan ve Körfez ülkelerinden gelmesi beklenen “misafirlerini” baştan çıkartıyor. Bunun karşılığında, Anadolu’nun iç kesimlerinden göç eden fakir etnik ve dini azınlıklar, vatandaşlarının ihtiyaçları yerine daha çok yabancı yatırım ve küresel imaj konusunda kaygı duyan şehir planlamacıları tarafından kentsel dönüşüm ile şehrin dışına itiliyor.    

İstatistikler, her şeyi net bir biçimde ortaya koyuyor: Enflasyon artışı ve Türk parasının değer kaybı yaşamasıyla birlikte, Türk ailelerin %70’inden fazlası ayda 1,000$’dan az bir gelirle,  yaklaşık %20’si ise ya Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı fakirlik sınırında ya da altında bir gelirle hayatlarını idame ettiriyorlar. Çoğunluğu tek dilli, tek kültürlü ve düşük vasıflı iş gücü oluşturduğundan beri, bu çoğunluğun iç güdüsel olarak Türkiye’nin popülistBaşbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a bağlı kalmaları pek de şaşırtıcı değil- ki Erdoğan’ın partisi, siyasal rakipleri tarafından kendilerini hedef alan çok sayıda ekonomik, politik ve seks skandalı [iddialarına] rağmen 30 Mart’taki yerel seçimlerde tabanından kararlı bir biçimde destek gördü.        

Kendisinden öncekilerden daha fazla yol yapmasının, köylere elektrik götürmesinin ve gelirleri arttırmasının dışında Erdoğan, kendisine olan desteği, bugün sahip oldukları aldatıcı konforla pazarın sert koşullarının hayallerini yok etmesine izin vermeyeceğine ve sadakayla karışık sosyal yardım politikası izleyen Erdoğan’ın partisinin, kendilerine küreselleşme karşısında kalkan olacağına inanan tabandan alıyor. İronik bir biçimde, Erdoğan, bugüne kadar hem neo-liberal politikalar izledi hem de yine kendi tabanını korumayı hedefleyerek, kredi kartı borçlarında yaşanan patlamayı tüketici lehine kontrolü altına aldı. Türkiye’nin ekonomik büyümesinin büyük ölçüde suni olduğu ise [bu süreçte] ortaya çıktı.          

Gezi Parkı’nda bulunan kitleyi oluşturanlar ağırlıklı olarak bu tabana [AKP tabanı] karşıydılar: Orta ve üst sınıflar, liberaller, muhtemelen birden fazla dil bilen ve dünyaya açılma fırsatı olan grup ve kişilerdi. Bu gruplar, Erdoğan’ın dik başlı, dindar milliyetçiliğinin ve işçi sınıfına hoş görünmek için attığı adımların kendi gelecek beklentilerinin kısıtlayan görünmez bir engel olduğunu düşünüyorlar. Söz konusu gerilim, önceki dönemlerdeki bölgesel, varsıl erkçiler [yönetimde söz sahibi üst tabaka] ve hayat pahalılığını arttıran milyonlarca turist ya da İstanbul’da ev kiralayan, çadır kuran ve dilencilik yapan yüz binlerce umutsuz Suriyeli mülteci örneklerinde olduğu gibi başka alanlarda da baş gösterdi.        

19.yüzyılda soylu toprak sahipleri, yerlerini yüksek vasıflı “yaratıcı” ve teknolojik donanımı kara dönüştürerek günümüz elitlerine aldıkları ücretin karşılığını verebilecek çalışanlara sahip sanayicilere bıraktı. Aynı zamanda, ekonomik olarak karşılaştığı zorluklar gittikçe artan devletler, -Arabistan ya da Yunanistan ve Türkiye gibi Doğu Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi- eğitim düzeyi düşük, tek dilli, tek kültürlü kesimleri yaşam boyu bir iş ya da gıda yardımı karşılığında ulus devlete bağlayan geleneksel sosyal yapıyı sürdürmekte başarısız olacaklar. Bazı ulus devletler çeşitli zamlar yapacak ve özelleştirme yoluna gidecekler; diğerleriise pazarın üzerlerinde oluşturduğu baskıya yenik düşüp, Suriye, Libya ve Mısır’da olduğu gibi çökecekler.      

Yıkıcı Teknolojiler

19.yüzyılın kozmopolitliği ve onun yarattığı şehirler, telgrafla sağlanan hızlı erişim, mesafeleri ortadan kaldıran Sanayi Devrimi’nin trenleri, kömürle çalışan yük gemileri ve kurulan fabrikalar gibi ortaya çıkan teknolojilerle kuvvet bulan kapitalizmin üzerine kuruldu.  

Tüm bunlar içbölgelerinden kopuk, kendi kendilerine yeten liman şehirlerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Uluslararası pazarda, ticarete ham madde bulmak için iç bölgeleri sömüren kapitalistler, bundan kendileri adına kar sağladılar ve kendi zenginliklerini inşa ettiler. Fakat yaşanan iki dünya savaşı, imparatorlukların çöküşü, ulus devletlerinin ortaya çıkışı ve milliyetçilik, bu şehirlerin bozulmalara uğramasına ve homojenleşmesine yol açtı.

Artık eşit şekilde “yıkıcı” etkiye sahip üç boyutlu yazıcılar, otomasyonlar, ev içi robotların doğuşu, “nesnelerin interneti” -ki bunlar birbirleriyle bağlantılı akıllı cihazlar-kol gücüyle çalışan işçilerin yerini teknolojik bir cihazların almasına, yani teknolojik yer değişikliği diye adlandırılan bu süreçte milyonlarca fabrika çalışanının oluşturduğu iş gücünün gereksiz hale gelmesine neden oldu. 

Bir asırlık unutulmuşluğun ardından, İstanbul, Avrupa’nın en büyük şehri olmak için onca yılın etkisiyle bir fırsat girdabına dönüşüyor. Ancak bunun da ötesinde, İstanbul, çok büyük bir eşitsizliğin baş gösterdiği, korkunç [distopyan] bir şehre de dönüşebilir. Orhan Pamuk’un son makalelerinden birinde yazdığı gibi, İstanbul’daki toplumsal hayat üzerindeki endişe verici baskı, sermayenin egemenliği ve ayrışmaların sonucu inşa edilen görünmez duvarlar, Gezi Parkı’nda ve sonrasında yaşanan süreçte olduğu gibi, yeni direniş biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. 

Büyük Kaybedenler

Türkiye’de gerilim hâlihazırda çok yüksek: Geçen haftanın seçim zaferi, Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş sosyal kutuplaşmanın bir ürünüdür. İki taraf arasındaki “şeytanlaştırma” ve uzaklaştırma öyle ki, blog yazarı Tekin Özalp, Erdoğan’ın seçim mitingine ona kimlerin oy verdiğini görmek için gitmesi gerektiğini hissetmiş. Özalp şu çıkarımları yapıyor: “ Onlar, uzaktan gelenler.” 

 “Onlar, CV gerektirmeyen işlerin insanları, onlar İstanbul’da denizi yılda bir kez görenler, internete bakmayanlar,  twitter-mivitter falan bilmeyenler. Onlar nasırlı eller, yorgun bacaklar. Onlar talimatla bayrak kaldıranlar. Onlar beslenemedikleri için boyu benden kısa olanlar. Otobüs ile geliyorlar çünkü arabaları yok çoğunun.  Neredeyse tamamı, geldikleri ilçe teşkilatı tarafından sağlanan kısa süreli veya devamlı yardıma muhtaç insanlar. Bizim “Makarnaya, bulgura oyunu satıyorlar!” diye kızdığımız, aşağıladığımız insanlar.” 

Özalp etraflarına örülen duvarların giderek farkına varan ve bilinçaltında bu çağda yaşamak için elzem olan becerilerden yoksun kalma korkusu taşıyan bir sınıfı betimliyor. 21.yüzyılın neo-liberal İstanbul’u, Doğu Akdeniz’de onların direniş gösterdiği ilk savaş alanı olabilir.  

 

Kaynak: www.aljazeera.com

Dünya Bülteni için çeviren: Sedcan Altundal

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş