Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


14:44, 19 Şubat 2018 Pazartesi
15:34, 17 Temmuz 2014 Perşembe

  • Paylaş
Geçmiş zaman, süregelen ihtilaflar
Geçmiş zaman, süregelen ihtilaflar

Star gazetesi geçen hafta “Açık Görüş” ekinde, Nurettin Topçu’nun vefatının 39. Yılı münasebetiyle İsmail Kara’nın “Bir Ahlâk Davası Yahut Bir İnsan Peşinde” başlıklı yazısına yer verdi. Yazının girişinden sonuç kısmına kadar ahlakilik vurgusunun yoğunluğu Topçu’da “esas” olanın ne olduğuna dair önemli ipuçları sunduğunu söylemek mümkün. Gelgelelim yazıda ileri sürülen kanaatleri kanıtlamak maksadıyla hatırlatılan kırılma anlarına dair göz ardı edilen meseleler de yok değil.

Asım Öz - Dünya Bülteni / DÜBAM

Türkiye’de, çok partili siyasi hayata geçiş süreci başta olmak üzere 1945 sonrasında yaşanan siyasi ve sosyal ‘olay’lar halen büyük tartışmaların nesnesi olmaya devam etmektedir. Dönemlere, kişilere ve ideolojilere göre farklılaşan bu tartışmaların belli ağırlık merkezlerinin olduğu da söylenebilir. Ana hatları itibariyle, 1950’li yıllardan itibaren milliyetçi mukaddesatçı, 1970’lerden sonra ise İslâmcı olarak anılan çevrelerin, başka çevrelerle yaşadığı çatışmalı durumlar söz konusu olduğundaysa, ilerici-gerici, sağcı-solcu, devletçi-devlet karşıtı gibi zıtlıklar çerçevesinde değerlendirmenin ayrıcalıklı bir yerinin olduğu görülmektedir.

Öte yandan egemen siyasî tarih yazımında solun entelektüel hegemonyasından olsa gerek, bahsettiğimiz uzun yılların, tümüyle ve sadece Amerika ile mukaddesatçı (sonraları İslâmcı) çevreler arasındaki ideolojik ve kurumsal bağlanımlar arasında varsayılabilen ilişkiler ekseninde anlamlandırılması tercih edilmektedir. Hal böyle olunca, Soğuk Savaş’ın son kertede iki ana aktöründen biri, yani (Sovyetler ve türevleri) ısrarla göz ardı edilmekte, memlekette yaşananlar etrafında, sol özelinde büyük bir “mazlumluk anlatısı”nın kurulması mümkün hale gelmektedir. Dolayısıyla solun ortaya koymuş olduğu bütün eylemlilikler adeta Mutezili bir iradeciliğin tezahürü, sol dışındakilerin yapmış oldukları ise Cebriyeci bir iradesizliğin neticesi olarak okunur. “İslâmcılar” söz konusu olduğunda, farklı devirlerde değişik şekillerde işlenerek pekiştirilen bu yaklaşım tarzının besleyip büyüttüğü “Amerikancılık” ithamının hâlen terk edilebildiği söylenemez.

Şöyle ki, bu basit düzeyde, sadece belli kişiler değil neredeyse sol dışındaki tüm çevreler büyük bir parantez içine hapsedilmiştir. Bu çerçeveyi doğrulayan isimler ve yayın organları olmuş olsa bile, yanlış kesinlikler veya şüpheli kontekstler üzerinden yarım yüzyılı aşan gelişmeleri sadece “Amerikancı” olma ekseninde izah etmenin doğurduğu problemlere dair kabarık bir liste hazırlamak zor olmasa gerek. En çok İslâmî hareketlerin doğuşuna, yükselişine doğrudan veya dolaylı olarak tesir eden gelişmeleri ele alırken karşımıza çıkar bu durum. Demokrat Partinin kuruluşu, Büyük Doğu dergisinin çıkışı, tercüme kitapların yaygınlaşması, Milli Nizam Partisinin kurulması, Edebiyat dergisinin 1969 Şubat’ında yayın hayatına başlaması gibi konularda “dip akıntı” olarak varlığını koruyan birtakım yaklaşımları zikredebiliriz. Zira bunları hatırlayınca, artık yakın tarihte neredeyse hiçbir olay ve kişinin takdim edilebilir olmadığına dair bir telakkinin var olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Elbette kargaşa yıllarında bazı yazarlar, yayınlar ve çevreler Soğuk Savaş politikaları ekseninde manipüle edilmek istenmiş veya bu çerçevede birtakım olaylar meydana gelmiş hatta Ercümend Özkan’ın deyimiyle “gönüllü ajanlık” yapmış olanlar olabilir. Buna mukabil, bu tür olayları bugün başka vesilelerle hatırlama ve yüzleşme şekillerinde birtakım farklılıkların meydana gelmiş olması beklenmelidir. Yoksa yerleşik hafızayı ucundan kıyısından besleyen her değerlendirme tarzı niyeti ne olursa olsun, solun “Asr-ı Saadet” anlatılarına katkı sunmanın ötesine geçemeyecektir.

 

İstisnai Olayların Hatırlanması Üzerine

Bu hatırlatmaları yaptıktan sonra bir yazı çerçevesinde gündeme getirilen meselelere geçebiliriz. Star gazetesi geçen hafta “Açık Görüş” ekinde, Nurettin Topçu’nun vefatının 39. Yılı münasebetiyle İsmail Kara’nın “Bir Ahlâk Davası Yahut Bir İnsan Peşinde” başlıklı yazısına yer verdi. Yazının girişinden sonuç kısmına kadar ahlakilik vurgusunun yapılmış olması, Topçu’da “esas” olanın ne olduğuna dair önemli ipuçları sunmaktadır. Gelgelelim yazıda ileri sürülen kanaatleri kanıtlamak maksadıyla hatırlatılan kırılma anlarına dair göz ardı edilen meseleler de yok değil.Esasında yazı, başlığından da tahmin edileceği üzere, içinde yaşadığımız dünyada sürdürdüğümüz hayatlara ilişkin ve onlar için yeni ve kifayetli düşünme biçimleri bulmaya bir çağrı olduğu kadar süreğen savaş alanından bir rapor da aynı zamanda. Unutulmamalı ki, bu bir “giriş” yazısıdır; amacı okuyucuya Nurettin Topçu ve yakın tarih konusunda genel bir bakış açısı ve süregelen ihtilaflar hakkında bir fikir kazandırmaktır. Girişinden sonuç kısmına kadar ahlak vurgusunun bariz olduğu yazı şu hatırlatma ile sona ermekte:

“(…) ahlâk meselesi en büyük ve en zor mesele olarak hepimizin, Türkiye’nin, insanlığın, Müslümanların önünde duruyor. Bu konuda Nurettin Topçu’dan daha iyi ve daha vasıflı bir rehber bulma ihtimaliniz Türkçede yok. Karşılığı her ne olursa olsun doğruyu eğip bükmeden, bütün açıklığıyla söylemek, sözü olması gereken sertlikte ve/ya letafette sarfetmek de ahlâka dahildir çünkü.”

Yazının sonuç kısmında yer alan bu ifadelerden cesaret alarak, hem İslâmcılık literatüründe varlığını koruyan (iç/dış) ihtilafları hem de bununla bağlantılı olarak bugün dahi terk edilemeyen seçme ikilemini yeniden hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. Son kertede yazı, ahlak vurgusunu, muhafazakâr/İslâmcı çevrelerin Nurettin Topçu’nun fikirleriyle mesafeli oluşlarını merkeze alarak yapmaktadır denilse abartılı olmaz. Denebilir ki, Kara’nın, Türkiye’de İslâmcılık araştırmaları açısından “merkezî” bir yerde duran bir kitap çerçevesinde yapmış olduğu hatırlatma bir yönüyle konuyla yakından alakalıdır. Bahsettiğimiz kitap Yasin Aktay’ın editörlüğünde hazırlanan İslâmcılık kitabıdır. Bu hatırlatma aynı zamanda çok yazarlı kitaplarda yer alan metinler kadar yer almayan metinleri/kişileri de gündeme almanın ne kadar önemli olabileceğini göstermektedir bana kalırsa:

“İletişim Yayınları’ndan çıkan Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin İslamcılık cildi yayına hazırlanıyordu. Bir kuşluk vakti cildin editörlerinden biri beni telefonla aradı ve hal hatır sorduktan sonra maruzata geçti: İslamcılık yazılarını bitirdik sayılır. Sıra cildin sonuna alınacak ek metinlere geldi. Bu cilde muhafazakâr milliyetçi ve İslamcı cenahtan Kanlı Pazar hadisesine karşı çıkan iki metni koymak istiyoruz. Biri tabii ki Nurettin Topçu’nun o meşhur metni olacak, sorularımdan biri onu nereden bulabilirim, kitaplarına girdi mi? İkincisi Sezai Karakoç’un metninin nerede yayınlandığını ve şimdi hangi kitapta olduğunu hatırlıyor musunuz?

Bu sorunun kendisi de, psikolojisi de benim için tanıdık olduğu kadar sıkıntı vericiydi. Onun için ağırdan alarak, kızmamaya çalışarak konuştum: Sezai Karakoç’un metninin nerede çıktığını hatırlamıyorum, bulursan bana da haber ver, doğrusu ben de görmek isterim, bildiğim kadarıyla öyle bir metin yok. Daha doğrusu ikinci bir metin yok. Nurettin beyin metni ise Hareket’in Mart 1969 sayısında çıktı ve yeni edisyonda Devlet ve Demokrasi kitabının sonuna girdi, başlığı da “Kin ile Din Birleşmez”.

Karşı taraf iki metin iddiasında ısrar eder gibi oldu, belli ki öyle olmasını çok istiyordu, ben ise işin nasıl neticeleneceğini bildiğimden ve Sezai bey için daha fazla “yok” kelimesini kullanmamak adına ses tonumu biraz değiştirerek peki dedim. Telefonu kapattık. Benim de iki yazımın olduğu bu cilt çıktığı zaman hiç şaşırmadım; Ekler’de temsil gücü pek de yüksek olmayan birçok yazı yer almasına rağmen Nurettin Topçu’nun hiçbir yazısı yoktu fakat daha önemlisi o istisnai yazı “Din ile Kin Birleşmez” de yoktu.

Hiç sormadım, hiç peşine düşmedim.”

Diğer taraftan, Türkiye’deki hemen tüm dini öbeklenmeleri İslâmcılık şemsiyesi altında ele alma niyetiyle hazırlanan kitabın, Nurettin Topçu’ya “merkezi/kurucu” bir değer atfetmediği görülecektir. Kitabın kapağında yer alan fotoğraflar arasında Topçu’nun fotoğrafına yer verilmeyişinden, kitaptaki yazılara kadar bir dizi gösterge bu çerçevede dikkate alınabilir. Karakoç’un olduğu varsayılan yazı vesilesiyle şunu hatırlatmamız gerekir. Bildiğim kadarıyla bu konuda Sezai Karakoç’un Milli Gençlik dergisinde (de) yer alan yazısı dışında farklı bir yazısı yok. Kaldı ki, söz konusu yazı okunduğunda uzun zamandır işittiklerimizden başka bir şey öğrenemeyeceğimiz de bir o kadar kesindir. O yüzden “boks maçı” mantığıyla hareket etmenin bir anlamı olmadığı gibi, böyle bir yaklaşım tarzı da gereksiz. Demek istediğim şu; ne olguları yadsıyabiliriz ne de olaylar üzerinden belli kişileri aforoz ederek işin içinden çıkılması imkân dâhilinde değildir. Yani, 1960’ların sonundan itibaren Karakoç’un yazılarında karşımıza çıkan sol eleştirisinin süreğinde okunabilecek bir metindir bu. Zaten dönemin ruhuna son derece iyi yansıtan bu tür yazılarda, uzaktan kokusunu alabileceğimiz temkinli “bekle gör” siyasetinden eser yoktur. Gelgelelim, onun bu hadiseye merkezi bir önem atfettiği de söylenemez. Çünkü Diriliş dergisinde yayımlanan hatıralarında 1968 öğrenci hareketlerine, Bugün gazetesine daha özelde ise Mehmet Şevket Eygi’ye dönük oldukça önemli eleştiriler vardır, fakat bu hadiseden hiç söz edilmez. Öyle görünüyor ki, bu olay herkes için değil 1966 yılından itibaren sokak muhalefetini yükseltecek olan sol radikalizm içinde belirli bir insan grubunun özneleşme sürecinde önem kazanacaktır. Önce kısaca olayı özetleyelim: 1967-69 yılları arasında Amerika’nın Akdeniz’deki deniz gücü olan altıncı filoya bağlı savaş gemileri Türkiye’nin çeşitli limanlarında konaklıyordu. Dönemin sol gençlik hareketleri Amerika’yı protesto etmek amacıyla 1968 Temmuz ayından itibaren gösteriler düzenledi. Emperyalizm karşıtlığı üzerinden örgütlenen sol gençliğin Kemalist bir çizgide birleşmesi sosyalist solun temsilcisi olan Türkiye İşçi Partisi’ni de ciddi ölçüde sarsmaktaydı. Burada Türk entelijansiyasında ABD'ye yönelik ilginin kırılgan hale gelmesinde belki Johnson mektubunun etkisinden de bahsedilebilir. Malum 1965 sonrası Türkiye'nin en can yakıcı sorunlarından birisi Kıbrıs meselesidir. Türkiye Kıbrıs'a çıkarma yapmayı istemektedir. Ne var ki, Johnson’ın gönderdiği mektupta Türkiye'nin NATO tarafından sağlanan alet edevatı Kıbrıs’ta kullanamayacağını bildirmesi Türk siyasetçisi için tam manasıyla büyük bir yıkım olur. Mektup ortaya çıkınca entelektüel çevrelerde de ABD'ye yönelik algılar biçimlenir ya da daha da belirgin hâle gelir. İsmet İnönü’nün ortanın solunu dikkate almasında bile bu mektup önemlidir. Diğer taraftan Topçu’nun 1950’li yıllarda, Kore’de ölen Türk askerleri için yazmış olduğu “Şehit” başlıklı yazısının, siyasî olan konusunda dönemlerin baskın karakterini dikkate alan farklı bir değerlendirmeyi zaruri kıldığını düşünebiliriz. 

 

Süreklilik Kazanan Mesafe Etrafında Birkaç Not

Şimdi yazının en önemli olan ikinci kısmına dair birkaç hususa değinelim. Keza, İsmail Kara’ya göre, bir fikir adamı olarak Nurettin Topçu’nun büyüklüğü ahlâkı her şeyin önünde ve üstünde tutmuş olmasındandır. Devamında ise, Topçu’nun “Türk entelijansiyasının, siyasi elitlerin ve muhafazakâr-dindar çevrelerin onu unutmak, unutturmak isteyişlerinin arkasında” yatan esas sebebin, doktora tezinin adında belirginlik kazanan İsyan Ahlâkı terkibi olduğuna dikkat çekildiği fark edilecektir. Yazının şu satırları bir bakıma, yazıdaki hissiyatı açıklar mahiyettedir:

“Muhafazakâr-dindar çevrelerin, İslamcıların Nurettin Topçu fikriyatı ile aralarına giderek daha fazla mesafe koymalarının tarihi çok partili hayata geçildikten, özellikle de 1952’den sonra başlar. Bir başka şekilde söylersek Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrası şartlarda ABD ve kapitalist dünyaya doğru kayışı ve sağ-muhafazakâr-milliyetçi (sonra İslamcı) çevrelerin komünist tehlikesi karşısında bu çizgi üzerinde yer almasıyla alakalıdır.”

Kara, bu çerçevede Nurettin Topçu’da belirginleşen şahsiyetçiliğin üç önemli çıkışına dikkat çekiyor:

“Biri Nurettin beyin 1952 yılından itibaren bütün muhtemel iltisakları ve karalamaları göze alarak yüksek sesle İslâm sosyalizmini (diğer adlarıyla Anadolu Sosyalizmi, Ruhçu Anadolu Sosyalizmi, Müslüman Anadolu Sosyalizmini) gündeme taşımaya başlamasıdır.(…)

İkinci feryat (…) Kanlı Pazar’a karşı yükselmiştir.

Nurettin beyin o dönemde nerede ise bütün muhafazakâr-mütedeyyin kesimleri karşısına almaktan çekinmeyerek yaptığı üçüncü ve son büyük “hareket” 1971 yılındadır. Yazının başlığı “İslâm’ı sömüren siyaset”. İsim vermeden karşısına aldığı Milli Görüş hareketinin lideri ve çevresinin davranış biçimleridir. Bu da uzun bir bahistir.”

Bu çerçevede bahsettiğimiz metinde, Topçu’nun, yakın tarihin kırılma anlarında belirginlik kazanan yaklaşımında nelerin ön planda tutulduğunun, kimi alıntılarla gösterilmeye çalışıldığını da belirtelim. Bu alıntılar, okuyucunun birçok önemli kişiyi birbirleriyle karşılaştırmasını sağlayabilir. Belki Topçu’nun, adı anılan yazılarının muhafazakâr ve İslâmcı çevrelerin kendisine karşı geliştirdikleri mesafeli tutumdan önemli ölçüde etkilendiğini ileri sürenler olabilecektir. Öyle ki, “Kin ile Din Birleşemez” yazısında liderlerin soygunculuğundan, kumardan ve şöhrete uzanan hırslardan söz edilmesi bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Hareket dergisinin aynı sayısında yayınlanan “İslamın Yolu” yazısının özellikle son paragrafı sanki bu yaklaşımı doğrular niteliktedir. Hatta bu tarz yazılardan hareketle Topçu’da “öze dönüş” temasının izi bile sürülebilir. Zaten onun Muhammed Hamidullah’a olan ilgisi de dönemin milliyetçi-mukaddesatçı önderlerinden önemli ölçüde farklılık taşımaktadır. Bu yüzden, “Kin ile Din Birleşemez” yazısının esasının “Kanlı Pazar” mı, yoksa bu olay vesilesiyle başka meseleleri öne almak mı, olduğu sorusunun sorulması anlamlı olabilir. Bilindiği üzere önemli yazarların kanaat ve fikirleriyle ilgilenmek göründüğü kadar kolay değildir, çünkü yazarların kanaatleri hele siyasî olan söz konusu olduğunda zaman içinde birtakım değişikliğe uğrar. Bu ise okurlara, en önemli olanın ne olduğuna karar verme güçlüğüyle baş başa bırakır. Ayrıca belli bir yazarın takipçilerinin sık sık, o yazarın belli terimlerinin, kavramlarının ve kanaatlerinin nasıl yorumlanacağı konusunda anlaşmazlığa düştükleri de bir başka gerçektir.  

Kanaatimce, Nurettin Topçu’nun metinleri özelinde, milliyetçi-mukaddesatçılardan İslâmcılara kadar pek çok çevrenin siyasî tercihlerinin salt Amerikan yanlılığıyla izahında, dönemin aktörlerinin tercihlerinin bütünlüklü değerlendirilmeyişinden kaynaklanan birtakım zaaflar bulunmaktadır. Zira muhafazakâr/İslâmcı çevrelerin Amerikan çizgisiyle ilişkileri söz konusu olduğunda, 1952 sonrasında Türkiye’de yaşananlar kadar Mısır’da yaşanan birtakım gelişmelerin komünizme dair bazı eleştirilere zemin hazırladığı söylenebilir. Özellikle 1960’lı yıllarda Mısır ile birlikte Endonezya’da ve Sovyetlerin tesirinde olan “halkı Müslüman” ülkelerde yaşananlardan haberdar olunması meselenin sadece Amerikan tesiri ile anlamlandırılmasının eksik olacağını düşünmeyi mümkün kılmaktadır. Yine aynı şekilde, Sovyetlerin Macar, Amerika’nın Vietnam işgallerine karşı çıkan şiirleri ile öne çıkan hatta “Üçüncü Dünya” telakkisini sözle inşa gayretindeki İslâmcı bilinci, tamamen Amerikan yanlılığıyla değerlendiren bir yaklaşım içerisinde bulunmak, oldukça indirgemeci olsa gerek. Bahsettiğimiz yıllarda doğru bir tercih olup olmadığı bir yana, kapitalist dünyanın etkisi ve tahakkümünden evvel Sovyetler Birliği’nin daha büyük bir tehlike olduğunu şeklindeki “ehven-i şer”ci yaklaşım baskın olmuştur. Zaten hayatta böyle değil midir çoğu zaman. Meşhur John Lennon şarkısının sözleriyle: “Sen başka planlar yaparken/başına gelen şeydir hayat.”

Soğuk Savaş döneminde, “İslâmcı” çevrelerin karakteristik tercihlerinin komünizm tehdidinin bertaraf edilmesi şeklinde belirginleşmesini sadece Amerikan yönlendirmesiyle izah etmek dönemin havasını teneffüs eden isimlerin bu konularda söyleyip yazdıklarını göz ardı etmek olur. Solun sürekli olarak gündemleştirdiği bu tarz yaklaşımlar sonraki yıllarda İran İslâm Devrimi parantezi de dikkate alınarak daha çok yaygınlık kazanacaktır. Sözü geçen dönemde “İslâmcı” çevrelerin sanıldığı kadar güçlü olmadığı düşünüldüğünde “başlangıç” yıllarında “sınırları Amerika tarafından belirlenen İslâmî gelişmelere” odaklanmak esasında başlı başına problemlidir. Hiç kuşkusuz Bugün ve Sabah gazetelerinin cami cemaatini, devletin birtakım yapılarının da devreye girmesiyle, komünistlere karşı galeyana getirmiş olması hatta sonraki yıllarda doğacak olan “devrimci şiddet” temelli olaylara zemin hazırlamasındaki payı göz ardı edilemez. Dönemin gazetelerinin tesiriyle, meydana gelen olaylarda iki kişi bıçaklanarak öldürülürken iki yüz kadar kişi yaralanacaktır. Bu olay ve akabinde meydana gelen olaylar ilerici ve gerici (sonraları ise kabaca sol ve sağ) olarak anılan çevreler arasındaki husumeti derinleştirecektir. İsmail Kara, bu olayla alakalı olarak Nurettin Topçu’nun kaleme aldığı ve dönemi içinde milliyetçi mukaddesatçı çevrelerin hâkim yaklaşımından farklı olan tek yazıya dikkat çekiyor. Hakikaten olay dönemin milliyetçi- mukaddesatçı dergilerinde; sözgelimi Hilâl dergisinde (1969 Mart sayı:91) altıncı filoyu protesto mitingi “nizamı sarsıcı bir hareket” olarak telakki edilmiştir. Protestoya karşı geliştirilen hareketi, basının farklı aksettirdiğine değinilerek Türk milletinin protestosunu irtica hareketi gibi göstermesinin yanlışlığına vurgu yapılmıştır. Hükümetin sokak hareketleri karşısında aciz kılmasından dolayı, hükümetin vazifesini halkın yaptığı belirtilerek, hükümetin vazifelerini yapması gereği hatırlatılmıştır. Hatta Hilâl’in aynı sayısında Said Nursi’nin “Mümin, Kin ve Adavet” yazısına yer verilerek “mümine kin ve davet besleyen insafsız”lar eleştirilmiştir. Dönemin baskın havasını hatırlatan bu ifadeler dikkate alındığında, Kara’nın özellikle bu yazıyı hatırlatmış olmasında muhtemelen yazının dile getirdiği birtakım hususların halen güncel olduğuna ilişkin bir kanaat tesirli olmuş gözükmektedir. Hiç şüphesiz Nurettin Topçu’nun, vefat yıldönümünü vesilesiyle birtakım mesafeleri kapamak, uzak ve yakın akrabalıkların kontekstini kavramak için çaba harcanması gerektiği yönündeki tavsiye de mutlaka dikkate alınmalıdır.

 

Amerika “Çilek Şerbeti” Değildir!

Nurettin Topçu’nun 1969 tarihli yazısında ortaya konulan kanaatler Robert Frost’un “Gidilmeyen Yol” şiirini hatırlatır: “Bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben-/ ben gittim daha az geçilmişinden/ ve bütün farkı yaratan bu oldu işte”. Daha az geçilmiş yoldan gitmek risk almanın, tek başına durmanın mükemmel bir örneği olarak görülebilir. Gelgelelim gidilmeyen yol kadar, gidil/ebil/ir olarak görülen yolun neden tercih edildiğine dair bir yorumlama faaliyetine başvurulması gerekir. Zira bir akıma mensubiyet iddiasında olanların sonraki kuşaklarını “tekil” olaylar üzerinden, adeta “aslî günah” öğretisini her daim güncelleyerek zan altında bırakmak doğru bir tutum olmasa gerek. Burada meseleyi hemen geçiştirmekten söz etmiyorum. Kilit önemde olan soru dönemin insanlarının neden böyle bir seçim yapmış olduklarıdır. Evet, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuran eylemlere karşın bu soru üzerinde durulmalıdır. Sovyetler Birliğine (o yılların tabiriyle Moskof’a) karşı Amerikan aksını savunmak komünizme karşı olmaktır fakat bu tavrın kapitalizmi meşrulaştırmak olup olmadığı o kadar net değildir. Yolların kesişmesi kadar ayrılmasından hatta neyin istenir olduğundan ziyade neyin istenmediğinin açıkça deklare edildiği bir iklimdir bu. Soğuk Savaş döneminde, sokak hareketlerinin arttığı yıllarda, sol/komünist hareketlerin etkisini kırabilmek için açık veya örtük bir şekilde Amerika’yı tercih etmek zorunda kalan isimlerden Necip Fazıl’ın Mayıs 1969’da yazdıklarını hatırlamak bir nebze de olsa yararlı olabilir:

“Üniversite dâvasındaki tezad, yani mukaddesatçı gençliğin hiç de sevmediği ve ruhuna uygun bulmadığı bir müesseseyi savunma borcu altına girmesi, ayniyle sol cephenin Amerikalılara takındığı tavra karşı da, Amerikalıyı tutmak şeklinde tecelli ediyor. Yoksa, iki viski çekince Türk Bayrağını yırtan ve haşin bir emperyalizma siyasetinden başka bir şey düşünmeyen Amerikalıyı sevebilecek hiçbir Türk hayal edilemez. Fakat işin içine komünizma tahriki girince dâva başkalaşır. Ama Amerika bugün Moskof dünyasına karşı bir D.D.T makamındadır. D.D.T haşerelere sıkılmak için kullanılır, çilek şerbeti diye içmek için değil… Ve elbette ki, D.D.T’nin lezzetini beğenmek ve onu sevmek diye bir temayüle yer yoktur. Amerikalıyı ‘Evine dön, defol!’ diye koğmaya kalkışmak, Moskofa ve komünizmaya buyur etmek ve mikrop hesabına D.D.T şişesini kırmaktır. İşte bu inceliği derinden derine sezen halk ve gençlik, solun davranışına karşı en güzel tepkisini Taksim hâdisesinde belli etmiştir. Hâdisenin ruhunu tesbit için kaydedelim ki, bu işde müessir ne M.T.T.B., ne A.P. Gençlik Kolu, ne komandolar, ne şu, ne budur! Doğrudan doğruya halk, mukaddesatçı yığın… Artık takdir etmenin günü gelmiştir ki, Türk vatanında, bir halk ve millet cephesi teessüs etmeğe başlamıştır; ve kendini de, hükümetini de, millî siyasetini de koruyan odur!”

Ona göre bu ‘kahreden seçimi’ yapmak durumunda kalmak, varoluşsal güvenlik kaygısı taşıyan çevrelerin bir öncelikler sıralaması yapmasıyla alakalıdır. Bir bakıma mesele kayıtsız şartsız Amerikancılıktan ibaret değildir. Sadece burada gördüğümüz hararetli satırlarla da sınırlı değildir konu. Necip Fazıl, daha evvel kaleme aldığı 15 Kasım 1967 tarihli “İki Ejderha” başlıklı yazısında kapitalist ve antikapitalist tezadının birbirine çok yakın dünyasından söz edecektir. Necip Fazıl, bu yazıda hususen Amerikan hayat tarzına sahip insan ve toplumların ıstırapsız ve tasasız oluşuna değinecektir. Burada ayrıca dönemin Avrupalı entelektüel karakterinin, Amerikan hayat tarzını Sovyetler’den daha tehlikeli addettiğine de dikkat çekme ihtiyacı duyacaktır. Bahsettiğimiz yazının bu boyutları üzerinden dönemin fikri tartışmalarına dair birtakım neticeler elde edilebileceğini ifade ederek şimdilik şu alıntıyı yapmakla yetinelim:

“Birbirine düşman olduğu kadar birbirinin tersi ve yüzüyle tam aykırılık içinde tam benzerlik belirten iki tefessüh kutbu… Biri nazariyede materyalist fakat hayat ve iş üslûbiyle (mistik), öbürü ise nazariyede (antimateryalist), fakat sürdüğü hayat bakımından tam bir materyalist… Yani Rus’un maddeciliği yalnız dilinde, mizacı ise ona ters istikamette; Amerikalının da maddecilik düşmanlığı yalnız dilinde ve hayatı ona zıt yönde…(Kapitalist) ve (Antikapitalist) farklarıyla, Rus’un hayal ettiğini Amerikalı gerçekleştirmiş, Amerikalı’nın hayalde düşman olduğunu da Rusya değiştirmiş.”

İleri sürülen kanaatler sadece bunlardan ibaret değildir; buna benzer değişik yazılarını da bulmak mümkündür. Zira insanlar ve gruplar risk alırken, kazanabileceklerinden ziyade kaybedebileceklerine ağırlık verme eğiliminde olurlar. Geçmişin bizi belli konularda belirlediğini kabul edebiliriz. Fakat bu geçmişe nasıl bir tepki vereceğimiz konusunda seçme imkânı da yok değildir. Şüphesiz mecburi seçimler kişileri ve toplulukları derinden sarsar, bir boşluk açar ve bir kayıp getirir.

Elbette aradan geçen yıllarda herkes yapıp ettiklerini hesaba çekmelidir. Muhasebe gereklidir. Keşke, kişilerden küçük ve büyük topluluklara kadar böylesi bir muhasebe yapılmış olsa. Bilinçli olmakla öne çıkan yapılar hiç olmazsa bir kerecik olsun esaslı bir muhasebe yapabilmiş olsa. Gelgelelim Soğuk Savaş yılları söz konusu olduğunda nefs muhasebesi borcunun sadece belli çevrelerden beklenmesi ile bir netice elde edilebilmesi mümkün görünmüyor. En azından bugün İslâmcı çevreler “Moskof” klişesinden kurtulmuştur fakat solun önde gelenleri, sözgelimi alkol konusundaki yaklaşımından dolayı Sezai Karakoç’u gerici olarak addetmekten kurtulamayan “life style” sosyalistlerin sayısı hiç de az değildir. Gündelik hayat söz konusu olduğunda Amerikan hayat tarzını hangi çevrelerin daha çok ayakta tuttuğu ise üzerinde durulması icap eden mühim bir konudur.

 

 

 

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş