Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


15:00, 15 Aralık 2017 Cuma
Güncelleme: 10:05, 25 Aralık 2015 Cuma

  • Paylaş
'West Indies'de yeni birşey yok !
'West Indies'de yeni birşey yok !

Bir dönem Avrupalı popülist partilerin Tea Party’den bir şeyler öğrenmesi gibi Trump de Avrupa’da yükselme trendine giren ırkçı ve popülist parti veya hareketlerden esinlendiği kesin

Sinan Özdemir | Brüksel

Donald Trump adaylığını açıkladığı günden beri yalnızca Amerikan medyasının değil Avrupa medyasının da gündeminde. Atipik  kişiliğiyle bütün ilgilerin odağı. Yaptığı her  açıklama yalnızca aday adayı olduğu Cumhuriyetçiler’in değil aynı zamanda medya, siyaset ve finans çevrelerinin de tepkisini çekiyor. Popülist, ırkçı ve dışlayıcı söylemiyle Avrupalıların yabancısı oldukları bir yüz değil. Bir dönem Avrupalı popülist partilerin Tea Party’den bir şeyler öğrenmesi gibi Trump de Avrupa’da yükselme trendine giren ırkçı ve popülist parti veya hareketlerden esinlendiği kesin. Son açıklamaları arasında yer alan Suriyeli mültecilerin ve Müslümanların sınır dışı edilmeleri; sınırların Müslümanlara kapatılması gerektiği yönündeki açıklamaları unutulmuş olanı hatırlatması bakımından dikkat çekici.

Son açıklamaları siyaset dünyasında tepkiyle karşılandıysa da Cumhuriyetçi seçmenden büyük destek gördü. Geçen hafta Washington Post/ABC’nin yayımladığı ortak kamuoyu yoklamasına bakılırsa Cumhuriyetçilerin yüzde 59’u önerilerini yerinde buluyor. Real Clear Politics’in Cumhuriyetçi aday adaylarına ilişkin verdiği rakamlara bakılırsa kendisi için bir başarıdan bahsedilebilir. Sekiz ay önce yüzde dörtlerde görünürken şimdi yüzde otuzların üstüne çıkmış durumda. Cumhuriyetçilerin namzeti olarak takdim edilen Jeb Bush sekiz ay önce yüzde 13’lerdeyken şimdi yüzde dörtlerde seyrediyor.  Bütün aday adayları içinde, Demokratlar dahil, finansman sıkıntısı çekmeyen tek aday Bush’un çok gerilerden gelmesi ve ağırlığını artıramaması finans çevrelerini ve lobileri kaygılandırıyor. Trump bu durumda yok edilmesi gereken aday olarak beliriyor. Ne var ki, taraftarları kimselere eyvallahının olmamasını doğru yerde durduğuna; çıkar ilişkilerine, güç ve paraya dayanan siyasetin Trump’ü (dolar milyarderi) tesiri altına alamayacağına inanıyor.

Donald Trump’ün Pearl Harbor saldırılarının yıl dönümünde Müslümanlara yönelik açıklamaları Amerika-Japonya savaşında (1941-1945) ABD’de yaşayan Japonların güvenlik gerekçesiyle toplama kamplarına kapatılmasını veya egemen kültürünün dışında bir kültüre mensup oldukları gerekçesiyle azınlıkların zaman zaman sınır dışı edildikleri gerçeğini bir kere daha hatırlatması bakımından  rahatsız ettiğini düşünmek mümkün. Trump’ün saygın bir başkan olarak takdim ettiği Franklin D. Roosevelt’in “doğru zamanda doğru işi” yaptığını söylemesi şuan iş başındaki siyasi elitlere yönelttiği kokuşmuşluk iddialarının orta Amerikalılar nezdinde karşılık bulmasını kolaylaştırıyor. Her ne kadar savaş zamanında hukuk sessizliğe gömülse de,  Amerika savaş yıllarındaki tutumundan dolayı özür dilediyse de (1980),  Amerikan hukuk tarihi açısından yüz kızartıcı bir hadise olarak tarihe geçtiği bir gerçek. Trump'ün siyasi elitlerden veya  Kongre üyelerinden destek bulmaması tarihe yaptığı büyük göndermeden kaynaklanıyor.

Açıklamalarının  Cumhuriyetçiler’de geniş yankı bulması toplumsal bilinç altındaki WASP (Beyaz, Anglo-Sakson-Protestan) kültürüyle de ilintili. Trump’e oy verenler veya fikri noktada destekleyenler "derin Amerika" olarak ifade edilen özellikle globalleşmeden, Amerika’nın zayıflamasından veya oynaması gerektiğini düşündükleri rolü oynamamasından, haksız paylaşımdan, çok renklilikten, sembollerde kendilerini bulamamaktan şikayet edenlerden oluşuyor. Düne kadar Bush’larda gördükleri mücadeleci ruhun kirlendiğine inanıyorlar. Bu noktada  yaşadıklarını düşündükleri büyük  kaosta Trump'ü  kurtarıcı olarak görmeleri anlaşılır.

Ancak Cumhuriyetçiler içinde herkes aynı kanıyı paylaşmıyor. Muhalifler önce aleyhine organize edecekleri  medya kampanyasıyla zayıflatmayı planlıyorlardı; ancak yürürlüğe konulmaması ters tepebileceği endişesinden kaynaklandığını düşündürüyor. Bunun yerine Şubat ayında başlayacak önseçimleri kısa tutarak Trump'ten kurtulmayı hedefliyorlar. Ne var ki, Mart’ın ilk haftasında on beş  eyalette gerçekleşecek seçimde ilk dörde kalması Temmuz ayına kadar yarışı uzatacağından kısa sürede kurtulma şansını sekteye uğratabilir. Son kertede Cumhuriyetçiler Trump'ü saf dışı etse bile bağımsız aday olarak seçimlere katılmasını engellemeleri mümkün görünmüyor. Bu durum Demokratlar'ı Beyaz Saray'a bir adım daha yaklaştırır.  

Ancak hem Cumhuriyetçiler'de hem Demokratlar'da Bernie Sanders (Trunp'ün anti tezi. 'We are Not Crazy' sloganıyla kırk yıldan bu yana sosyalist görüşleriyle dikkat çeken siyasetçi. Hillary Clinton'un korkulu rüyası) ve Donald  Trump’ün dışında rahatlıklarıyla dikkat çeken bir üçünü isim yok. Bütün adaylar yapacakları her açıklama öncesinde finans kaynaklarının nabzını yoklamak durumundalar. Bu durum her iki ismin “hür Amerikalı” olarak değerlendirilmesini sağlıyor. Trump’ün seçilmesi durumunda Wall Street’i  reforme edeceğini ve vergilendireceğini açıklaması finans çevrelerini tedirgin ediyor. Tedirginlikleri kazanacağından değil uyuyan suyu uyandırmasından kaynaklanıyor. Dış politikada şahinlerden olmaması, koalisyonları önceleyeceğini söylemesi ve daha çekingen bir söylemi tercih etmesi derin Amerika’yı rahatlatsa da silah endüstrisini ve rakibi Dick Cheney’i düşündürdüğü kesin.

Birinci derecede ilgili olanların Trump’ün Müslümanları hedef alan sözlerini varlıklarının kaynağını (Arap Körfezi)  sorgulayarak tartışması 11 Eylül sendromundan çıkamadıklarının gösteriyor. ABD Başkan'ı Barack Obama’nın 2009’da Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmanın ardından dış politikada takındığı çelişkili tutum Franklin Roosevelt’in tarihe geçen “dört özgürlük söylevi’nin ” (ifade özgürlüğü, ibadet özgürlüğü, yoksulluktan kurtulma özgürlüğü ve korkudan kurtulma özgürlüğü) gölgesinde Amerika’da yaşayan 110 bin Japonu kamplara kapatması gibi çelişki arz etse de pazarlanabilenin tercih edildiği bir gerçek. Japonlar’dan önce Almanlar, Çinliler... listeyi Amerika Yerlileri'ne (kızılderililer) kadar uzatmak mümkün. Sonra McCarthy döneminde Komünistler avlandı. Siyaset cephesinde yükselen sesler Trump’ün Pearl Harbor saldırısı sonrasında ileri sürülen “dört özgürlük söylevi” yerine “toplama kamplarını” hatırlatmasından kaynaklanıyor. 11 Eylül saldırıları sonrasında kabul edilen Patriot Act’ın gölgesinde Amerika’da yaşayan Müslümanların nasıl yakın markaja alındıkları hatırlandığında sorunun  retorik düzlemde tartışılması (veya geçiştirilmesi) birlikte yaşamı her geçen gün biraz daha zehirliyor. Son kertede, Trump'ün başlattığı tartışmanın popülizm'in veya jingoizm'in ötesinde  "Amerikan gerçekçiliğin" sınırlarını hatırlatması bakımından önemli bir yanı olduğu kesin. Tabii görebilene...



İlgili Konular Sinan Özdemir
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş