Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


22:21, 21 Nisan 2018 Cumartesi
Güncelleme: 15:55, 16 Mart 2018 Cuma

  • Paylaş
Avrupa-Atlantik Güvenliğinde NATO’nun Yol Haritasında Türkiye’nin Rolü
Avrupa-Atlantik Güvenliğinde NATO’nun Yol Haritasında Türkiye’nin Rolü

Dış politika ve güvenlik perspektifinden bakıldığında, NATO’nun son 2017 Brüksel Zirvesi, ittifak’ın kuruluşundan sonraki süreçte yaşadığı yapısal değişimin sembolik simgesi olarak yeni karargahın açılışına ev sahipliği yapmıştır.

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın

Arap Baharı ve Suriye iç savaşı ile devam eden Ortadoğu’daki mülteci krizi Avrupa sınırlarını zorlarken, Rusya-Çin-İran arasındaki üçlü ittifak, Büyük Güçler arasında yeni bloklaşmalar ve rekabet çatışmalarını giderek hızlandırmaktadır. Günümüzde NATO’nun mevcut vizyon ve misyonunun doğru analiz edilebilmesi için, II. Dünya Savaşı sonrasındaki Avrupa’nın askeri, siyasal ve ekonomik konumunun dikkate alınması gerektiği düşünülmektedir.

Gerçekten, 60 milyon kişinin hayatını kaybettiği Avrupa devletlerinin içine düştüğü yıkım ve kaos ortamı, yaşlı kıtanın yeniden sınırlarının düzenlenmesine sahne olmuştur. Almanya bu atmosfer içinde, ABD, Fransa, İngiltere ve SSCB arasında “Batı-Doğu” olarak bölünmüştür. Savaş sonrası Avrupa- Atlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesinde, savaşa neden olan Almanya’nın cezalandırılması, Nazi savaş suçlularının yargılanması, savaş tazminatlarının ödenmesi öncelikli gündem maddelerini teşkil etmiştir. NATO'nun kuruluşunda etkili olan diğer konu ise "Almanya sorunu" olmuştur. Bu sorun Almanya ve diğer Avrupa devletleri tarafından farklı tanımlanmıştır. Almanya sorunu XIX. yüzyılın ortalarından beri Almanya tarafından Almanların tek bir devlet altında birleşmesi gibi tanımlansa da, diğer Avrupa devletleri açısından bu sorun, Alman askeri gücünün Avrupa'da istikrar ve güç dengesini bozma olasılığıdır.

Bu bağlamda, Alman Ordusu terhis edilmiş, silahlarına el konulmuştur. Bununla birlikte, Türkiye'nin ikinci Dünya Savaşı'ndaki politikası, Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda izlenen politikaya dayandırılmıştır. Ankara’nın politikasının temelinde, toprak bütünlüğünü ve devlet olarak kendini koruma ihtiyacı hakim olmuştur. Bu strateji, güçler dengesi bakımından, ikinci Dünya Savaşı döneminin üç belirleyici gücü: İngiliz-Fransız bloğu, Sovyetler Birliği ve Almanya-Japonya-İtalya ittifakı arasında dengeyi öngörmüştür. 

ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya’daki askeri gücü CENTCOM’un komutanı General Joseph Votel, 15 Temmuz darbe girişimi ardından TSK bünyesinde gerçekleştirilen tutuklamalarla ve ihraçlarla ilgili “endişe” duyduğunu ileri sürmüştür.

Aspen Security Forum (Aspen Güvenlik Forumu) toplantısında konuşan Votel, pek çok Türk subayıyla yakın işbirliği içinde olduklarını vurgulayarak, TSK bünyesinde yaşanan belirsizlikler ve ihraç kararları için “Bu durumdan çok çok endişe etmeliyiz” dedi. “Yaşananların bölgede yürüttüğümüz operasyonları ve Türkiye ile yaptığımız işbirliğini etkilemesinden endişe ediyorum” açıklamasında bulunan General Votel, yaşananların halihazırda İncirlik’ten yürütülen koalisyon operasyonlarını etkilediğini açıklamıştır. ‘’

Kore Savaşı sonrası komünizmin Domino teorisi gereğince Uzak Doğuda yayılma riski, ABD’yi harekete geçirmiştir. ABD, Soyyetlerin Doğu Avrupa sınırlarına 30 tümen takviyesi üzerine harekete geçerek, Alman Ordusu’nun acilen silahlandırılmasını Şansölye Konrad Adenauer ile müzakere etmiştir. ABD, Fransa’nın kuvvetli itirazlarına rağmen, Almanya’nın NATO üyeliğine destek vermiştir.

Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ülkelerinde komünist yönetimleri kontrol altına alması, “Faşizm” tehlikesi sonrası, “komünist” bloklaşma ve Kızıl Ordu’nun hakimiyet baskısını gündeme getirmiştir. Nitekim Winston Churchill, Avrupa’daki bu bölünmeyi, “Demir Perde” olarak tanımlanmıştır. ABD’nin savaş sonrası, Avrupadaki askerlerini geri çekmesi ve 12 milyon Kızıl Ordu askeri gücünün korkusu, Avrupa devletlerinin korkulu rüyası haline gelmiştir. Washington’un “Avrupa’yı Kurtarmak Planı” çerçevesinde başlattığı Truman Doktrini ve Marshall Planı ile yapılan ekonomik ve askeri yardımlar, Batı Avrupa devletlerince yeterli bulunmamıştır.

İşte bu siyasal/askeri belirsizlik ortamında 1949 tarihli Washington Antlaşması ile kurulan NATO örgütü, aynı zamanda Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin demokratik liberal devletlerin ortak savunma ittifakının temellerini teşkil etmiştir. Ancak, NATO’nun kurulması, Avrupa’nın 200 yüzyıllık dünya siyasetindeki liderlik konumu sona erdirmiştir. ABD ve SSCB, savaşın iki galip süper gücü olarak, Soğuk Savaş’ta dünya askeri/ekonomik/siya- sal yapısını şekillendiren başat aktör konumuna yükseltmiştir.

Washington ve Moskova arasındaki “iki Kutuplu” güçler dengesi, SSCB ve Varşova Paktı’nın tasfiyesi ve Soğuk Savaş sürecinin sona ermesi ile neticelenmiştir. Geçen 27 yıllık yeni süreç, NATO’nun transformasyonu ve yeni güvenlik mimarisinin 5. Madde prensipleri esas alınarak düzenlenmesini ittifak gündemine taşımıştır. Bu noktadan bakıldığında, halen devam eden NATO’nun yeniden yapılanması, değişen yeni tehdit ve risklere cevap verebilecek ortak savunma strateji ve politikalarının müttefik devletlerin katılımları ile değişim ve yeni çözümlerin üretilmesine yönelik yoğun faaliyetlerin sürdürüldüğünü bir sürecin devamı olarak dünya gündeminde önemini muhafaza etmektedir.

1. NATO BRÜKSEL KARARGAHI’NIN ANLAM VE ÖNEMİ

28 NATO üyesinin liderleri, 25 Mayıs 2017’de Brüksel NATO Zirvesi’nde bir araya gelmiştir. İttifak’ın üyeleri, değişen yeni güvenlik ortamında Avrupa-Atlantik güvenliğinin hukuki mimarisini teşkil eden Washington Antlaşması’nın “5.maddesi” ve olan taahhütlerinin devam ettiğini, 1.2 milyar Euro’ya mal olan görkemli yeni NATO Karargahı’nın önündeki platformda, aile fotoğrafında birlik mesajı vermişlerdir. Törende, üye ülke bayraklarının göndere çekilmesi; askeri ve diplomatik anlamda esasen ortak savunma ve güvenlik paktı olan NATO’ya tüm üye devletlerin güven ve bağlılıklarının da sürekliliğin teminatı olarak, dünya siyasal ve askeri çevrelerinde geniş yankı uyandırmıştır. Zirvede dikkat çeken gelişme yeni ABD Başkanı’nın “Köhnemiş NATO” olarak tanımladığı ittifak’a asli kurucu aktör olan ABD’nin tam desteğinin devam ettiği yolundaki açıklaması olmuştur. Bununla birlikte, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk Avrupa gezisi, NATO ittifakı içindeki derin çatlağı gözler önüne sermiştir. ABD Başkanı, “28 üye ülkenin 23’ü, yapmaları gereken ödemeleri hala yapmıyor. Bu Amerikan halkı ve vergi mükelleşerine yönelik adil değil. 2016’da tüm NATO üyeleri Gayri Safi Yurt içi Hasılanın % 2’sini savunmaya harcasaydı, ortak savunmamız için 119 milyar dolarımız daha olacaktı.” açıklaması ile, eleştirel yaklaşımını devam ettirmiştir.

Bu önemli zirve sonrası yapılan açıklamada, müttefiklerin NATO’nun Wales ve Varşova Zirvesi kararları doğrultusunda “Terörle Mücadele” konusundaki kararlı tutumlarının devam ettiğini beyan etmeleridir. ingiltere’nin “BREXIT” kararı ile AB’den ayrılma kararı almasının hemen ardından, “Londra Westminster, Manchester, son olarak Londra Köprüsü’nde” DEAfi terör örgütünün üstlendiği kanlı terör eylemleri sonrası, NATO’nun bu kritik siyasal mesajının kuvvetli bir vurgu teşkil ettiği söylenebilir. Başkan Trump, “Öncellikli konumuz terörizm. Manchester’daki gibi terör saldırılarını gördüğümüzde, teröre karşı verilen savaşı kazanmanın önemini hatırlıyoruz. Bu savaşı yüzde yüz kazanacağız” açıklamasında bulunmuştur.

Nitekim, Suriye’de 6 yıldır devam eden iç savaşın yarattığı istikrarsız ortamdan istifade eden DEAŞ terör örgütü ile mücadele yolunda, NATO’nun karar almasının, bu tarihi zirvenin en kritik sonucu olduğu söylenebilir. NATO’nun “Açık Kapı” ilkesi çerçevesinde, eski Yugoslavya’nın parçalanması sonra bağımsızlığını kazanan Karadağ’ın 29 ncu üye sıfatını temsil eden bayrağının, karargahta yer almasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen zirveye katılan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’da, konuşmasında terörle mücadelede, müttefiklere kritik bir çağrıda bulunmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, terörle mücadelede uluslararası işbirliğinin önemine işaret ederek, NATO'nun terörle mücadelede daha etkin olması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Bilindiği üzere, ittifak’ın üye askerlerinin görev yaptığı Brüksel Karargahı, 1967’deki işlevsel misyonu ile günümüzde 29’a ulaşan üye devletin ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile modernize edilmiştir. Yeni NATO karargah binası, 254.000 metrekare alanda, 1500 askeri personel, 1700 askeri ve sivil uzman ile 800 NATO görevlisi olmak üzere, toplam 4.000 görevli personelin görev ifa etmesini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Karargah binası, tarihi olarak I. Dünya Savaşında, Alman Hava Kuvvetleri Zeplin hangarları olarak kullanılmıştır. II. Dünya Savaşında ise, aynı arazi, Alman ve Müttefik ordularının işgalinde kullanılmıştır. Toplam maliyeti 1.12 milyar Euro’ya çıkan yeni NATO Karargahı aynı zamanda ittifakın XXI. Yüzyıldaki görevlilerinin planlandığı, ortak güvenlik ve dayanışma ruhunun da sembolik bir yapı taşı olarak da tanımlanmıştır.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Brüksel Zirvesinde, Varşova Zirvesinde alınan, ittifak üyelerinin savunma harcamalarının milli gelirlerinin % 2’nin üzerine çıkarılmasının, savunma yükünün “Adil Paylaşım” ilkesi gereği olduğuna dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, Stoltenberg, adil paylaşım ilkesinin sadece savunma bütçelerinin artırılması ile değil, aynı zamanda müttefiklerin NATO misyonlarına ve askeri harekatlarına yeterli miktarda askeri birlik göndererek katkılarının güçlendirilmesi gerektiğine önemle vurgu yapmıştır. Halen, NATO, ittifak’ın Rusya karşısında müttefik ülkelere kollektif güvenliğin devamlılığını desteklemek amacı ile, Baltık ülkeleri, (Estonya 1100, Letonya 1022, Litvanya 1022, Polonya 1250, Toplam 4530 personel) Polonya ve Karadeniz’de kara-deniz-hava kuvvetlerini artırmıştır. ABD, Fransa, ingiltere, Almanya, Kanada, italya, ispanya liderliğindeki askeri kuvvetlere ait, mekanize, piyade, topçu birlikleri ve bu ülkelerde konuşlandırılmıştır. NATO, bu bağlamda, askeri hazırlık derecesini artırmak amacı ile 2016 yılında 135, 2017’de 149 askeri tatbikatın icra edilmesini sağlamıştır. NATO, 11 Eylül terör saldırıları sonrasında ilk defa 5. Maddenin uygulanması için ortak bir karar almıştır. NATO, terörle mücadele kap- samında 13.000 askeri personelini Afganistan’da konuşlandırmaktadır. DEAŞ’a karşı mücadelede Irak ordusuna eğitim vermektedir. NATO AWACS erken uyarı radar uçakları, terörle mücadele için Konya Hava Üssünden harekatlarını sürdürmektedir.

2. NATO İTTİFAKI’NIN SAVUNMA VE GÜVENLİK STRATEJİSİNİN TEMEL ESASLARI VE SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ NÜKLEER CAYDIRICILIK KONSEPTİNDEKi DEĞİŞİM

Bu kısa çalışmada hedeflendiği üzere, günümüz ve gelecekteki NATO ittifakı’nın yol haritalarının doğru ve iyi analiz edilmesinin, ittifak’ın Nükleer Caydırılık kavramının, asli unsur olduğunun bilinmesi gerektiği varsayılmaktadır. Zira, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’yı tehdit eden komünizm ideolojisinin Stalin emrindeki Doğu Avrupa topraklarındaki işgal ve rejimleri değiştirme yeteneğine karşı tek güvenilir cevap, ABD nükleer silahlarının garantörlük unsuru olmuştur. Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılan nükleer silahlara SSCB ancak 1950 sonlarında sahip olmuştur. Bu bakımdan temelde NATO stratejisi, nükleer silahların caydırıcı olarak oynayacağı role dayandırılmıştır. 1952 yılı Lizbon Bakanlar Konseyi'nde kabul edilen "Topyekün Nükleer Mukabele Stratejisi", ABD'nin sağladığı nükleer şemsiyeye dayanılarak kabul edilmiştir. Mesele, II. Dünya Savaşı sonrasında yıkılan Batı Avrupa karşısında, realist doktrin çerçevesinde izah edildiği üzere, NATO üyeliği, bu ülkeler için askeri açıdan Sovyet baskısına karşı koyabilecek en hayati güvence olarak tanımlanmıştır. Bu noktada, Sovyetler Birliği’nin herhangi bir saldırısı halinde ise, nükleer silahların daha başlangıçtan itibaren kitlesel olarak kullanılması, stratejik konseptin temel öğesi olarak kabul edilmiştir.

Ancak, karşıt görüş dikkate alındığında, esasında SSCB’nin II. Dünya Savaşında 26 milyon insan kaybına uğradığı, işgale uğrayan ülke topraklarının yeniden imarının ve barışın Kremlin yönetiminin asli stratejik hedefi olduğu hipotezi ileri sürülmüştür. Nitekim, Stalin Yönetimi’nin ABD’nin Marshall yardımından istifade talebinin Washington tarafından dikkate alınmamasının, esasen Soğuk Savaş ile bölünmüş Avrupa’nın planlarının önceden tasarlandığı, ‘’Kızıl Tehlike’’ iddialarının ve yayılma fikrinin bir kara propaganda olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, 1950'li yılların başlarından itibaren Sovyetler Birliği'nin nükleer gücünün ABD düzeyine ulaşması ve 1957'de ilk "SPUTNiK" füzesinin fırlatılması gibi olaylar, bu stratejinin caydırıcılık etkisini kademeli olarak azaltmaya başlamıştır.

ABD ve SSCB arasındaki konvansiyonel silahlanma yarışı, taraşarın daha fazla nükleer silahlar ve kıtalararası balistik füzeler ile donatılmaları ve taraşarın çok kuvvetli casusluk ve karşı istihbarat faaliyetlerini sürdürmelerine yol açmıştır. ABD-SSCB rekabeti bu anlamda, incirlik Hava Üssünde konuşlu U-2 casus uçağının Moskova yakınlarında SAM füzesi ile düşürülmesi sonucunda, büyük bir krize neden olmuştur. Bu kritik istihbarat keşif uçağının pilotu Albay Garry’nin, ABD’de yakalanan kritik Sovyet casusu ile takas edilmesi döneme damgasını vurmuştur. ikinci kritik tırmanma ise, Türkiye’de konuşlu bulunan nükleer başlıklı Jüpiter ve Thor sınıfı orta menzilli nükleer füzelerin pazarlığı esnasında yaşanmıştır. Sovyet Ordusu’nun müttefiki konumundaki Küba ve Castro rejimine yardım maksatlı nükleer yetenekli savaş uçakları, füzelerin bu ülke topraklarına yerleştirilmesi, 1962’de dünyayı en ciddi ölçekteki nükleer savaş tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Her iki olay, Türkiye’nin Güney Kanatta stratejik önemde bir müttefik konumuna yükselmesine neden olurken, SSCB’den aldığı nükleer saldırı tehlikesinin mevcudiyetini 60 yıldır muhafaza etmiştir.

Bu iki kritik hayati kriz, taraşara arasındaki olası bir nükleer savaşın yıkım kudretinin küresel düzlemde olumsuz etkilerinin analizine neden olmuştur. Doktrinde, kısaca Detante- Yumu- şama olarak tanımlanan bu süreçte, genelde, NATO ve Varşova Paktı, özelde ise ABD-SSCB arasında gelişen nükleer silahsızlanma müzakerelerinin de ilk basamaklarını teşkil etmiştir. NATO müttefikleri bu bağlamda, 20 Haziran 1963 tarihinde Cenevre’de imzaladıkları yeni nükleer strateji belgesi ile “Esnek Mukabele Stratejisi”ni 1967-1991 tarihsel sürecini kapsayacak şekilde uygulamaya koymuşlardır. 1991 yılında yapılan Roma Zirvesiyle, “çatışma esaslı” güvenlik yaklaşımı yerini “işbirliği esaslı” yaklaşıma terk etmiştir. NATO’nun Avrupa’nın güvenliğini sağlamada temel askeri güç olduğu, Rusya’nın askeri bir güç olarak varlığını koruyacağı, nükleer silahların mevcudiyetinin devam edeceği, askeri bir güce olan ihtiyacın ortadan kalkmadığı ve yeterli bir kuvveti muhafaza etmenin esas olduğu, Transatlantik bağın devamı ve Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin korumasına olan ihtiyacın sürdüğü, ittifakın kuruluş aşamasında ifade edilen hedeşeri ve amaçlarının değişmediği ortak görüşleridir. 

Buna göre, NATO Avrupa güvenliği için esas unsur kalacak, fakat bunun yanında Avrupa Topluluğu, Batı Avrupa Birliği ve Avrupa Güvenlik ve işbirliği Teşkilatı gibi organlar da güvenlik konularında daha aktif rol oynayacaktır. Askeri güç kullanma seçenekleri savunma ve hesaplı tırmanma olarak değiştirilmiştir. ikaz süresi artacağından takviyelerin getirilmesi, seferberlik ve ihtiyatların kullanımı ön plana çıkmış, kuvvetlerin yeri ve hazırlık seviyeleri konularında yeni alternatişer benimsenmiştir.
Nükleer silahların mevcudiyeti askeri açıdan çok, politik açıdan önem kazanmıştır. (Kullanma ihtimali çok düşük olsa da nükleer silahlar hala en önemli caydırıcı unsurdur.) ingiltere ve Fransa’nın sahip olduğu nükleer silahlar ilk defa NATO kuvvet yapısı içerisinde tanımlanmıştır. ilerde kuvvet bulundurma görüşü (Forward presence) ve “Taarruz Sonrası Kuvvetler” FOFA konsepti terk edilmiştir. 

Askeri stratejinin belirlenmesinde en önemli adımlardan birisi de tehdidin yeniden belirlenmesi olmuştur. Tehdit kelimesi çok taraşı ve çok yönlü riskler olarak değiştirilmiştir. NATO’ya yönelik olarak dört temel risk belirlenmiştir. Bunlar; Merkezi ve Doğu Avrupa, Rusya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan yönelecek tehlikeler ile daha geniş anlamda göçler, petrol krizleri, toplumsal huzursuzluklar, silahların yayılması vb. hususlardır. Öte yandan Rusya, Varşova Zirvesini “provokatif” bir yapılanma olarak tanımlanmaktadır. Nitekim, “Rossi- ya-I TV” kanalından Dimitri Kiseylav, “NATO’nun Rusya ile partnerliğinin sona erdiğini, ve açıkça hedef olarak belirleyerek, açıkça bir savaşa hazırlık içinde olduğunu” ileri sürmüştür. Rus medyasındaki bu olumsuz algı, aynı zamanda “Batı Karşıtı” kızgınlığın yükselmesine ve çatışmacı zihniyetin eski Soğuk Savaş günlerinde olduğu üzere yapıcı diyalog yapısına zarar verici gelişme eğilimi içinde olduğu belirtilmiştir.

1. SOĞUK SAVAŞIN SONA ERMESİ VE İTTİFAK’IN DEĞİŞİMiNDE TEORİK YAKLAŞIMLAR

Peki, Varşova Paktı ve SSCB dağıldığına göre, NATO’ya ihtiyaç halen devam etmekte midir? Eğer, NATO’ya ihtiyaç varsa, SSCB ve Varşova Paktı yerine yeni potansiyel düşman kim olabilir. Bu soruların cevapları, henüz tartışmanın sıklet merkezini teşkil etmeye devam etmektedir. Teorik açıdan ele alındığında, başlangıçta SSCB’nin çöküşü ve Varşova Paktı’nın dağılması, Batı’nın “Savaşsız Zaferi” olarak tanımlanmıştır. Özellikle, NATO’nun gele- ceği sorunsalı müttefikler arasında tartışılırken, “Komünist Kızıl Ordu” ve “Varşova Paktı” mevcut olmadığına göre “Yeni Düşman Kim?” sorusu farklı yaklaşımlar ile açıklanmıştır. Uluslararası ilişkiler açısından, “Bir İttifak Neden Kurulur?”, “Ortaklıkları Bir Arada Tutan Nedir?”, “NATO 1949 Washington Antlaşması’na göre varlığını sürdürebilir mi?” “NATO’ya gelecekte gerek var mı?”, “ittifak değişen yeni güvenlik ortamına nasıl cevap verecektir? Soruları ön plana çıkan hususlar olmuştur. Eski NATO Genel Serteri Manfred Wörner “NATO’nun sadece askeri bir örgüt olmaktan öte de, Doğu Avrupa’nın tarihi değişiminde tarihi siyasal bir misyon üstleneceğini, AGİT Örgütü gibi, koordinasyon ve harmonizasyon sürecinin ön plana çıkacağını” öne sürmüştür. ittifak’ın 1990 Londra ve 1991 Kopenhag Zirvelerinde, bu görüş daha da şekillenerek, 1992’de “Barışı Koruma” görevleri için yeni bir yapılandırma başlatılmıştır. 1990’da, NATO, Varşova Paktı’nın ittifak için tehdit olmaktan çıktığını Londra Zirvesi’nde ilan etmiştir. Böylece, eski Varşova Paktı üyesi ülkeler ile Başbakan Gerhard Schröder fiubat 2011’de Münih’te yapılan Güvenlik Konferansı’nda “NATO’nun artık transatlantik ortakların stratejileri tartışacakları ve koordine edecekleri bir yegane mekan olmamasından” dolayı üzüntüsünü dile getirmiş ve NATO’nun yeniden canlandırılmasını ve ittifak içinde bir stratejik diyalog kültürünün tekrar geliştirilmesini istemiştir.

NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜ VE YENİ STRATEJİK KONSEPTİ

Yine teorik açıdan meseleye yaklaşıldığında, Realist yaklaşım, devletler arasındaki güç dengesindeki hâkim statükoyu bozan yükselen güç veya egemen güce karşı diğer aktörlerin dengeleme arayışı içine girmesi ve mukabil ittifakların kurulmasını öngörür. ABD nükleer güç olarak Soğuk Savaş sonrasında mağlup ettiği sosyalist blok karşısında dünya düzeninde tek egemen güç olduğunu Bush Doktrini ile deklare etmiştir. Yukarıda özetlendiği üzere, Soğuk Savaş, ikinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki süper gücün etki/ nüfuz mücadelesi nedeniyle meydana gelmiştir. İki kutuplu güçler dengesi, Avrupa’da Sovyetlerin nüfuz alanının daralmasıyla ve sistemin çöküşüyle 1991’de son bulmuştur.
Doktrinde bu tartışma Soğuk Savaş’ın kökenlerini tanımlayan Ortodokslar-revizyonistler tartışması olarak bilinmektedir.

Teorik düzlemde, Soğuk Savaş’ın ideolojik veya jeopolitik bir rekabet olarak başladığı iddia edilse de, pratikte bu süreç 1960’lara kadar örtük bir biçimde Washington ve Moskova’nın emperyalist heveslerine hizmet eden dünyanın bölünmesine doğru evrilmiştir. Yine doktrinde, Kenneth Waltz’a göre; uluslararası anarşi, devletleri güçlü olana katılmak/eklemlenmek (bandwagoning) yerine birbirlerini dengelemeye teşvik eder. Büyük devletlerin gücü ‘self-help’ bir sistemde her zaman bir tehlike olduğundan ötürü göreli olarak daha zayıf devletler riski azaltmak için güçlü olanı dengelemeye çalışırlar. XXI.yüzyılın ilk çeyreğinde uluslararası sistemde meydana gelen radikal değişimlerin özellikle Ukrayna Krizi ve Suriye iç Savaşı ile Baltık-Karadeniz- İran Körfezi ekseninde şekillendiği gözlemlenmektedir. Batı, Ukrayna’ya Rusya karşısında destek sağlarken, İran ile de ekonomik işbirliği kapılarını aralamaya çalışmaktadır. İran, değişen vektörlere rağmen, aynı zamanda Rusya-Çin ikilisi ile askeri ve ekonomik ortaklığını sürdürmeyi planlamaktadır.

NATO aynı zamanda “Rapid Reaction Forces-Acil Müdahale Kuvvetleri” askeri yapısını
kurarak, Rusya sınırındaki eski Varşova Paktı üyeleri askeri güçlerini bu yeni güvenlik çatısına dahil kılmıştır.

Realist yaklaşıma göre, doktrinde, George Liska, askeri ittifakların başarı ve varlık nedeninin, algıladığı dış tehdit unsuruna bağlı olduğunu, ancak tüm ittifakların orijinal tehdit unsuru ortadan kalktıktan sonra dağıldıklarını ileri sürmüştür. Öte yandan Holsti, Terrence Hofmann ve John Sullivan, askeri ittifakların varlık ve bekasının, algıladıkları dış tehditin potansiyeli ile doğru orantılı olduğunu, dış tehditin azalması veya ortadan kalkması halinde dağılma için sebebi olabileceğini savunmuşlardır. Kennet Waltz gibi, güç dengelerini savunanlar ise, ittifaka tehlike teşkil eden askeri varlığın dış tehdit potansiyelinin ortadan kalkması halinde, zayıflama veya dağılmanın gerçekleşebileceği varsayımını ileri sürmüşlerdir. Bütün bu yaklaşımlara rağmen, NATO ittifakı, Doğuya doğru genişleyerek 29 üyeli dünyanın en güçlü orduları ve silahlarına sahip savunma ittifakı konumunu güçlendirmiştir.

2. DOĞU’YA DOĞRU GENİŞLEME VE SINIRLARI: AÇIK KAPI İLKESi-GENİŞLEME SÜRECİ VE OUT OF AREA-ALAN DIŞI GÖREV İKİLEMİ

NATO’nun değişimi, Washington Antlaşması kapsamında yeni üyelerin kabulü ile değişime cevap şeklinde şekillenmiştir. Buna göre, 1989 tarihi, siyasal açıdan bölünmüş Avrupa güvenlik mimarisinde, Berlin Duvarı’nın yıkılması, ABD-SSCB rekabetinde olduğu kadar, bölünmenin sona ermesi gibi yeni ve farklı belirsizlikleri içeren önemli bir politik değişim sürecinin başlangıcını teşkil etmiştir. ABD Başkanı George Bush, 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından 'Ne kadar çok ülke üye olursa, güvenlik o kadar fazla olur' görüşünü ileri sürmüştür. Aksine görüş olarak doktrinde, George Kennan, “NATO’yu genişletmek Amerikan siyasetinin Soğuk Savaş sonrasında yaptığı en önemli hata olur”, fikrinde ısrar etmiştir. Richard Haass, ABD Başkanı Bill Clinton’ın dış politikası çerçevesinde, NATO’nun genişlemesini “ölümcül aymazlık” (fatal distraction) olarak tanımlamıştır. NATO’da dengeyi ilk değiştiren hamle, Reagan-Gorbaçov Rejkjavik Zirvesi sonrasında, Doğu-Batı Almanya’nın birleşmesi olmuştur. NATO, Polonya sınırına dayanırken, NATO savaş alanlarında hedef konumundaki Berlin, Almanya’nın yeni başkenti olmuştur. NA- TO’nun Doğu’ya doğru genişlemesinin ikinci önemli stratejik hamlesi, 12 Mart 1999’da Vi- segrad Ülkeleri olarak tanımlanan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın üyeliği ile gerçekleşmiştir.

29 Mart 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın NATO üyeliğine kabulü ve nihayet 1 Nisan 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, nihayet, 2017 Karadağ’ın ittifak’a katılmasıyla NATO varlığını Kuzey Denizi’nden Karadeniz’e uzanan coğrafyaya ve kriz bölgesi Balkanlar’a yaklaşarak, Baltık bölgesinde, ilk kez eski Sovyetler Birliği topraklarına da adım atmıştır.

NATO genişlemesinin bir diğer önemli yanı Avrupa kıtasında ikinci Dünya Savaşı sonrası oluşan bölünmeyi temelli sona erdirmesi olarak da tanımlanmıştır. Yani, eski Sovyetler Birliği’nin kontrolündeki Varşova Paktı’nın eski üyeleri Kuzey Atlantik ittifakı’nın birer üyesi haline gelmiştir. Rusya ise, detaylı olarak ileride izah olunduğu üzere, NATO’nun sınırlarına doğru ilerleyerek, doğrudan bir savaşta tampon ülke konumundaki eski Doğu Avrupa ülkelerinin silahlarının kendisine döndüğü endişesi ile, genişlemeye şiddetle karşı çıkmıştır.

NATO’NUN DOĞU’YA DOĞRU GENİŞLEMESİ

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkeye yönelik tehditlerin değerlendirildiği yeni askeri doktrininde, NATO’nun askeri varlığını artırmasını en büyük tehdit olarak tanımlayan “Rusya Federasyonu Askeri Doktrini’ni” onaylamıştır. Ukrayna’daki çatışmalar ile Orta Doğu ve Afganistan’daki gelişmeler Rusya’ya yönelik yeni tehditler olarak doktrine girmiştir. Doktrinde, Ukrayna’nın da üyelik için parlamento oylamasına gittiği NATO’nun Doğu Avrupa’da genişlemesi, Rusya’ya yönelik en büyük dış tehdit olarak gösterilmiştir. Yeni askeri doktrinde Moskova’ya yönelik başlıca dış tehdit olarak NATO’nun genişlemesi, iç tehdit olarak da ‘toplumsal ve siyasi istikrarsızlaştırma’ ifade edilmiştir.

NATO’nun genişleme planlarını değerlendiren Putin, “NATO, dünya güvenliği için genişlemekten vazgeçebilirdi. Ancak Sovyetlerin dağılmasının ardından, (NATO’nun) dünya şöhreti zirvesinde tek olmanın zevkini çıkarma isteği oldu.” demiştir. Putin, NATO’nun, dünya güvenliği için genişlemekten vazgeçmesi gerektiğini belirtmiştir. Rusya Devlet Başkanı Putin, son 25 yılda Rusya’nın ulusal çıkarlarını dile getirmemesinin hata olduğunu söyledi. Son 25 yılda ‘Rusya, hata yapmış olabilir mi?’ sorusuna cevap veren Putin, “Evet olabilir. Biz ulusal çıkarlarımızı hiç dile getirmedik. Bunu en baştan itibaren yapmalıydık. Belki o zaman dünya daha dengeli olabilirdi.” açıklamasında bulunmuştur.

NATO bu yeni dönemde, eski Yugoslavya’nın parçalanması ile ortaya çıkan Bosna ve Kosova Savaşlarına müdahale ederek( IFOR-KFOR askeri harekatları ile ) barışın yeniden tesisini sağlamıştır. NATO ABD’ne karşı yapılan terör saldırıları sonrasında Afganistan’da halen devam eden ISAF Harkekatını başlatarak, terörle mücadeleye silahlı kuvvetleri ile müdahale ederek katılmıştır. NATO, 2003 Irak Harekatı sonrasında Irak Ordusu’nun yeniden inşaası için eğitim faaliyetlerini üstlenmiştir. Arap Baharı sonrasında Libya iç Savaşına BM kararları doğrultusunda müdahale ederek, istikrarın yeniden kurulmasına destek vermiştir. Türk Silahlı Kuvvteleri tüm bu harekatlara kara, deniz ve hava unsurları ile katılarak, ittifakın güvenliğine çok önemli katkılarda bulunmuştur. NATO’nun söz konusu askeri harekatlarının, Washington Antlaşması’nın 6. Maddesinde belirlenen sorumluluk alanlarını belirleyen coğrafi koordinatlar dışında da icra edilmesi, doktrinde ‘’Out of Area-Alan Dışı’’sorumluluk tartışmalarına ve Rusya’nın sert tepkilerine yol açmıştır.

3. NATO WALES ZİRVESİ: KIRIM’IN İŞGALi SONRASINDA RUSYA’YA KARŞI ÇALAN ALARM ZİLLERİ

Rusya yukarıda özetlendiği üzere, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine daima karşı çıkmıştır. Rusya, 2008’de Medvedev döneminde Gürcistan’a askeri müdahalede bulunurken, NATO Strasburg Zirvesi kararlarına karşı çıkacağının sert mesajlarını vermiştir. Rus askeri, 1956 Macaristan ve 1968 Çekoslavakya, 1979 Afganistan Müdahalelerinden sonra, ilk defa askerlerini sınırları dışında operasyona yollamıştır. Ukrayna’da çıkan ayaklanmalar ve siyasal istikarsızlık sonucunda ise, Rus Ordusu yeni bir Hybrid Savaş stratejisi ile önce Kırım’ı işgal ederken, ardından Doğu Ukrayna’da halen devam eden çatışmaları başlatmıştır. Minsk Antlaşması’na rağmen, Karadeniz’de devam eden istikrarsızlık, NATO için alarm zillerinin çalmasına neden olmuştur.

UKRAYNA KRİZİ SONRASI AVRUPA ASKERİ GÜÇ DENGESİ

İşte tam bu kritik süreç içinde, İngiltere’de 28 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla düzenlenen NATO Zirvesi, Soğuk Savaş sonrası Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da radikal değişimlerin yaşandığı kritik bir süreçte ittifakın yeni yol haritalarının belirlen- mesinde en önemli köşe taşlarından birisini teşkil etmiştir. ABD ve Rusya arasındaki gerilim, NATO üzerinden karşılıklı suçlamalar ile devam etmiştir. Obama, Putin’in 2014’te Kırım’ı alarak stratejik bir hata yaptığını belirterek, “Üç-dört ay önce Washington’daki herkes Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir dahi olduğunu, hepimizi alt ettiğini, zorbalıkla, bir strateji oluşturarak Rusya’nın gücünü arttırdığını düşünüyordu. Ancak şimdi anlaşıldı ki Putin o kadar da akıllı değil” görüşünü ileri sürmüştür. Obama, yaptırımların petrol fiyatlarındaki “kaçınılmaz” istikrarsızlıklar karşısında Rus ekonomisini hassas hale getirdiğini, bunun da “muazzam zorluklar” yarattığını kaydetmiştir. Obama “Rusya karşısındaki en büyük avantajımız dinamik, canlı bir ekonomimiz olmasıdır. Rusya’nın yok. Petrole bağımlılar. Biz petrole değil, iPad’lere bağımlıyız, filmlere bağımlıyız, gerisini siz sayın” iddiasında bulunmuştur.

Zirve, Ukrayna ve IŞİD problematiği koordinatlarında yoğunlaşırken, bu yeni tehditlere karşı önlem olarak daha caydırıcı bir güç pozisyonu takınacağının mesajını “Çok Yüksek Hazırlık Ortak Görev Gücü” veya ‘öncü güç’ adı verilen acil müdahale gücü üzerinden vermiştir. Kuramsal olarak öncü güç yapısının, temelde Rusya’nın Ukrayna’daki politikaları nedeniyle oluşturulmasına karar verildiği ancak gelinen aşamada her türlü tehdide karşı caydırıcı rol oynamak için tasarlandığı göze çarpmıştır. NATO, gerek duyulduğu anda Doğu Avrupa’ya hızlı bir şekilde konuşlandırılacak olan bu acil müdahale gücünün 28 NATO üyesinin katkılarıyla 4 bin askerden oluşturulması ve iki gün içinde istenilen bölgeye konuşlandırılmasını planlamıştır. Rusya tehdidi altında olduğu düşünülen Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde NATO; havada, karada ve denizde ‘düzenli’ varlık gösterecek keşif ve gözetleme faaliyetleri yapılmasına karar vermiştir. Öngörülen görev alanı ise NATO topraklarıyla sınırlı kalacaktır. Bu noktada, askeri ittifak, Ukrayna krizi ve Irak’la Suriye’de islam Devleti adını alan cihatçı örgüt IŞİD karşısında ‘dayanışma ve kararlılığı’ ön plana çıkaran Hazırlık Eylem Planı’nı kabul ederek 28 üyenin kolektif savunmasını güçlendirme yolunu benimsemiştir. Zirvede ayrıca siber saldırılara karşı ittifak desteği çerçevesinde önlemlerin alınmasına karar verilmiştir.

Zirvenin öncelikli konusu olarak dikkati çeken Ukrayna sorununun çözümünde, NATO bir dizi önleyici askeri ve diplomatik tedbirler geliştirmeyi, Moskova’ya karşı şimdilik sert bir uyarı mektubu olarak iletmeyi tercih etmiştir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in AB Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso ile yaptığı görüşmede, “istesem iki haftada Kiev’i alırım” ifadesine yer vermesi, NATO müttefikleri arasında bir alarm zili etkisi yaratmıştır. Doğu Avrupa’ya birlik takviyesi ise bir diğer yeni başlık konusu oldu. Bu noktada, ABD ve ingiltere ön plana çıkarken, Almanya, Rusya karşısında sessizliğini koruyor ve Ukrayna’ya silah verilmesine karşı çıkmaktadır. NATO liderleri, mevcut ve gelecekteki zorluklara etkili şekilde karşı koyulabilmesi açısından çok önemli görülen savunma harcamaları için belirlenen %2’lik hedefe 10 yıl içinde ulaşma taahhüdü altına girmiştir.
NATO’nun verilerine göre 2013’te bu hedefi tutturan ülkeler, %4,4 ile ABD, %2,4 ile ingil- tere, %2,3 Yunanistan ve % ile Estonya. Türkiye ise %1,8 ile bu hedefe çok yakın duran ve hedefi yakalaması sorunlu olmayan ülkeler arasında yer almaktadır. Öte yandan, “Ka- ra, hava ve deniz güçlerinin NATO’nun üzerinde anlaşılmış yönergelerine uygun olmasını sağlamak” da üye ülkelerin taahhütleri arasında yer almaktadır.

İttifak Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde, müttefik ülkeler Irak’ta güvenlik durumunun hızla kötüleşmesinin ve IŞİD’in yayılan tehdidinin, kapsayıcı bir Irak hükümeti temelinde oluşacak siyasi çözümü gerektirdiğine işaret edilmiştir. Buna göre, NATO’nun Irak’a vereceği desteğin önemine vurgu yapılarak NATO üyelerinin Irak’a yönelik güvenlik desteğinin koordine edilmesine yardımcı olma konusunda anlaştıkları belirtilmiştir. Ayrıca Irak hükümetinden talep gelmesi halinde NATO’nun savunma ve güvenlik kapasitesi oluşturma inisiyatifi çerçevesinde alınabilecek önlemleri değerlendirmeye hazır olduğu kaydedilmiştir.

RUS HAVA KUVVETLERİ’NİN NATO SINIRLARI ÜZERİNDEKİ HAVA BASKISI

IŞİD’in yok edilmesi amacına ulaşılacağına işaret eden Obama, “IŞİD’i zayıflatacağız ve sonunda bozguna uğratacağız, tıpkı El Kaide’ye yaptığımız gibi” açıklamasında bulunmuştur. ABD Savunma ve Dışişleri Bakanları Chuck Hagel ve John Kerry, zirvenin son gününde yaptıkları ortak açıklamada, 16 Ekim’de yapılacak BM Genel Kurulu’nun açılışına kadar “IŞİD’i yok edecek bir koalisyon” kurulacağını belirtmiştir. Kerry’nin çağrıda bulunduğu ülkeler arasında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Danimarka, Polonya, Kanada, Avustralya ve Türkiye yer almıştır. IŞİD ile mücadelede daha önce de üzerinde ısrar ettiği tezlerini nihayet ABD’ye benimseten Türkiye, kuracağı temaslarla bölgede çözüm için ağırlığını koymaya hazırlanmıştır.

Nitekim dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, “IŞİD’in güçlenmesine; Suriyeli muhaliflerin desteklenmemesi, uçuşa yasak bölge ilan edilmemesi ve Sünnilerin dışlanması sebep oldu. ABD’ye bunların olacağını iki yıldır anlatıyoruz, şu anda karşımızda çok mahcuplar. Çünkü IŞİD’i güçlendiren uçuşa yasak bölge ilan edilmemesidir” açıklamasında bulunmuştur. NATO Zirvesi’nin sonuçlarının hiç kimseyi şaşırtmayacağı belirtilen açıklamada, Soğuk Savaş döneminde kurulan ittifakın kendi genetik kodlarını değiştirmeyeceği öne sürülmüştür. Açıklamada, “Zirveden çıkan kararlar, NATO’nun ABD ve birkaç Avrupa başkentinin dikte ettiği politikayı yürüttüğünü gözler önünde sermiştir” ifadesi kullanılmıştır.

NATO FÜZE KALKANI

Türkiye, NATO Zirvesi’ne Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında iştirak etmiştir. ABD Başkanı Barack Obama, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve diğer müttefik ülke liderleri ile görüşen Erdoğan, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de yeni kurulan bu tür oluşumlarda farklı bir pozisyonu ve üyeliğinin özelliğinin olduğuna dikkat çekmiştir. “Kırım’ın yasa dışı ilhakının tanınmayacağını” ifa- de eden Erdoğan, baskıya maruz kalan Kırım Tatar Türklerinin izole edilmesine yol açılmaması, krize siyasi çözüm bulunmasına yönelik çabaların desteklenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Erdoğan, oturumdaki müdahalesi sırasında da NATO’nun Azerbaycan’a verdiği vaatleri yerine getirmesi gerektiğini, Karabağ sorununun Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde çözümlenmesinin büyük önem taşıdığını öne sürmüştür.

4. 2016 VARŞOVA ZİRVESİ SONRASINDA 5. MADDENİN ÖNE ÇIKMASI

Wales Zirvesi sonrasında, NATO Zirvesi, 8-9 Temmuz 2016 tarihlerinde Polonya’nın ev sahipliğinde Varşova’da gerçekleştirilmiştir. NATO Zirvesi’nin ilk kez eski Doğu Bloku’na mensup bir ülkede; Kuzey Atlantik ittifakı’na karşı 1955’te oluşturulan Varşova Paktı’na ismini veren şehirde gerçekleştirilmesi ise tarihsel bakımdan sembolik öneme sahip olmuştur. Bilindiği üzere, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri 14 Mayıs 1955’te, askeri ittifak anlaşması olan Varşova Paktı’nı imzalamışlardır. Sovyetler Birliği bu askeri birlik anlaşmasıyla bölgedeki hakimiyetini garanti altına almıştır. Anlaşma hükümleri gereğince, Varşova Paktı üyeleri karşılıklı olarak barışı korumaya yönelik taahhütlerinin yanı sıra, NATO Washing- ton Antlaşmasında imza altına alındığı üzere, Varşova Paktı üyelerinden birinin ya da birkaçına saldırıya uğraması veya topraklarının işgal edilmesi halinde, müttefik ordularının karşılıklı yardım taahhüt edilmiştir. Bununla birlikte, uygulamada Sovyetler Birliği, Orta ve Doğu Avrupa’daki hakimiyetini güçlendirerek, paktı imzalayan ülkelerde binlerce Sovyet askeri konuşlandırmıştır. Ancak en dramatik gelişme, NATO’nun işgaline karşı kurulan Doğu Avrupa ülkelerine askeri müdahale, Sovyet Kızıl Ordu askeri birliklerince gerçekleştirilmiştir. Sosyalist ideoloji ve dayanışmaya aykırı eylemlerle suçlanan 1956 Macaristan ve 1968 Çekoslovakya örneklerinde olduğu üzere, bu ülkeleri cezalandırmak maksadı ile askeri müdahalede bulunmuştur. Bu hayati kırılma, söz konusu ülkelerin tarihi hafızalarında etkileri asla silinmeyen büyük endişe ve korku atmosferi yaratmıştır.

2016 NATO Varşova Zirvesi’nin gündeminde doğu cephesinde iddialı bir Rusya’nın varlığı, güney cephesinde ise IŞİD’in ortaya koyduğu terör tehdidinin ve çökmüş devletlerin varlığının yarattığı tehdidin yanı sıra, göç ve siber güvenlik konuları yer almıştır. Zirve, AB açısından ise Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma (Brexit) kararının yarattığı belirsizliğin etkili olduğu bir ortamda ve Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin 28 Haziran 2016 tarihinde AB’nin yeni güvenlik stratejisini sunmasının ertesinde gerçekleşmesi bakımından önem taşımaktaydı. Varşova Zirvesi, Obama’nın görev süresinin dolmasından önce katıldığı son NATO Zirvesi olması açısından da anlam taşımıştır.

2016’daki Varşova’daki zirvenin ana gündeminde başlıca şu konulara yer verilmiştir:
• Karadeniz’de ve Doğu Avrupa’da artan Rus tehdidi;
• Müttefiklerin savunma katkı paylarının asgari % 2 oranında artırılması
• Ukrayna’nın geleceği;
• DAEŞ ile mücadele;
• NATO’nun Irak, Suriye ve Afganistan’daki olası rolü
• Siber Güvenlik

Birinci olarak, NATO’nun Doğu Avrupa’daki askeri varlığını arttırmak için Letonya, Litvan- ya, Estonya ve Polonya’ya çok uluslu askeri birliklerin konuşlandırılması kararı alınmıştır.

Böylece, Rusya’dan gelecek muhtemel ve doğrudan tehditlere karşı şimdiden bir “tampon bölge” hazırlığı yapılmıştır.

NATO SAVUNMA HARCAMALARI

İkinci olarak, DAEŞ ile daha kapsamlı mücadele için AWACS erken uyarı uçaklarının sonbaharda devreye girmesi yönünde karar alınmış ve bunun için Türkiye’ye yönelik tehditlere karşı verilen özel güvenceler artırılmıştır. Bu dâhilde, uzun süredir DAEŞ’e karşı yürütülen küresel mücadelede yeterli rolü üstlenmemekle suçlanan NATO için yeni bir kapı açılmıştır. Üçüncü olarak, Afganistan’daki istikrarsız durum nedeniyle ülkeye verilen NATO desteğinin arttırılması kabul edilmiştir. Bununla ilintili olarak, daha önce 2004-2011 arasında Irak’ta görev alan NATO askeri eğitmenlerinin tekrar Irak’a gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Böylece, NATO alandışındaki (out-of-area) faaliyetlerini güçlendirmeye çalışmıştır. Ayrıca, ittifak’ın siber güvenlik alanında üye ülkelerin daha fazla işbirliği içerisinde olması gerektiğine vurgu yapılmıştır. Ancak, siber tehditlerin sürekli konsept değiştirmesi; bu tehditlerin kaynaklarının belirgin olmaması ve uluslararası hukukta bu alanda ciddi boşluk bulunması NATO’nun Varşova’da aldığı daha fazla işbirliği kararının kağıt üstünde kalmaması gerekliliğini göstermektedir. NATO-Avrupa Birliği (AB) Ortak Deklarasyonu da imzalanmıştır. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker tarafından imzalanan deklarasyonla iki örgüt arasında mülteci krizi ve siber tehditler gibi üst düzey işbirliği gerektiren alanlarda da- ha fazla işbirliğinin önü açılmıştır.

Bununla birlikte, ittifaka üye ülkelerin savunma bütçelerinin artırılması yolundaki kararın Varşova sonrasında uygulamaya geçmesi beklenmektedir. Bu bağlamda, NATO üyesi 28 ülkenin liderleri, Eylül 2015’de bir dizi karar almış, bu kapsamda bütçede savunmaya ayrılan payın 10 yılda gayri safi milli hasılanın % 2'sine ulaştırılması hedefi belirlenmiştir. Geçen 25 yıllık süreç içinde farklı görüşlere rağmen, Rusya’nın Ukrayna ve Suriye’de takip et- tiği politikalardan en olumsuz yönden etkilenen NATO ülkeleri, ittifak’ın Kuzey ve Güney kanadında yer alan müttefikler olmuştur.

NATO’NUN BALTIK VE DOĞU AVRUPA’DA KONUŞLU ACİL MÜDAHALE GÜCÜ

Nitekim ev sahibi Polonya, Rusya’nın askeri stratejisindeki değişikliğin ülkesinin güvenliğini olumsuz yönde etkilemesinden duyduğu endişeleri açıkça ifade ederek, NATO’nun yeni üsler ve askeri personel, silah ve tatbikatlar ile Doğu Avrupa coğrafyası ve hassaten kendi topraklarında konuşlanmasında ısrarcı bir yaklaşım izlemektedir. Bu bağlamda açıklamada bulunan ev sahibi Polonya’nın Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, Varşova’da düzenlenecek olan NATO zirvesi sırasında Polonya’da NATO güçlerinin varlığını güçlendirmek için net kararların alınacağını umduğunu ifade etmiştir. Duda, “Polonya’ya kurulacak muhtemel üsler ve yerleştirilecek silahlar, biz ve müttefiklerimiz tarafından askeri tatbikatta kullanılabilir. Varşova’da gerçekleşecek NATO zirvesinde Polonya’da ittifakın varlığının güçlendirilmesine dair kararların alınacağını umut ediyorum” demiştir.

Gerçekten, özellikle eski NATO ülkelerinin aksine, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna örneklerinden sonra ülkelerinin tekrar işgale konu edilebileceği algısı, sınırlarının hemen yakınlarında icra edilen büyük askeri kuvvetler ile icra edilen Rus kara, deniz ve hava tatbikatlarının, Havuç –Sopa dengesinin izdüşümleri olarak tanımlanmıştır. Zirvede, Rusya'nın Ukray- na'ya müdahalesini eleştiren Almanya Başbakanı Angela Merkel, NATO'nun Doğu Avrupa'ya askeri birlik konuşlandırmasına destek vererek, kriz durumlarında askerlerin hızla yer değiştirebilmesinin yeterli olmadığını, ittifakın Baltık kıyılarında ve Polonya'da daha güçlü bir şekilde varlık göstermesi gerektiğini vurgulamıştır. Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesini de eleştiren Merkel, oluşan güven kaybından Rusya'nın sorumlu olduğunu söylemiştir. Sınırların ihlal edilemeyeceği ilkesinin sözlerle ve eylemlerle tartışmaya açıldığını ifade eden Merkel, Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesinin NATO'nun doğudaki üyelerini derin bir endişeye sürüklediğini, bu nedenle de ittifakın açık desteğine ihtiyaç duyduklarını dile getirmiştir. Öte yandan Merkel, NATO ve Rusya arasındaki görüşmelerin devam etmesi gerektiğine de dikkat çekmiştir. Ancak Moskova'nın zirve öncesinde NATO - Rusya Konseyi'nin buluşmasını reddetmesini eleştiren Merkel, "Avrupa'da kalıcı güvenliğe Rusya'ya karşı olarak değil, Rusya ile birlikte ulaşabileceğimiz konusunda hemfikiriz" açıklamasında bulunmuştur. Merkel, bu hassas dengenin muhafazası için caydırılık ve diyaloğun birbirinden ayrılamayacağını savunmuştur.

Türkiye, Kafkasya’daki komşusu, Gürcistan’ın NATO üyeliğine büyük destek vermeye devam etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu, NATO’nun Varşova Zirvesi öncesinde Gürcistan’a destek vermiştir. TBMM Dışişleri Komisyonundan Gürcistan’ın NATO üyeliğine ilişkin yapılan açıklamada, Türkiye ve Gürcistan’ın stratejik ve istisnai ilişkilerinin olduğunu belirtilerek, Gürcistan’ın NATO üyeliğinde bazı unsurların dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. 2014 Wales Zirvesinde Rusya’nın Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde oluşturmaya çaba sarf ettiği askeri baskıya cevaben, NATO- Readiness Action Plan-RAP hükümleri uygulamaya geçirilerek, yeni askeri birliklerin bu hassas bölgelerde konuşlandırılmasına karar kılınmıştır. Bu cümleden olmak üzere, Pentagon ‘dan yapılan açıklamada, bir zırhlı tugayın NATO'nun doğu kanadına sevk edileceği, bu adımın Avrupalı müttefiklerin Rusya'nın saldırgan tavrına karşı endişeleri nedeniyle atıldığı bildirilmiştir. NATO Avrupa komutanı General Philip Breedlove, yazılı açıklamasında "Plan, Doğu Avrupa ve diğer bölgelerde Rusya'nın saldırganlığının ardından Nato müttefiklerimiz ile ortaklarımıza güven verici, dengeli ve güçlü yaklaşımımızı gösteriyor". görüşünü belirtmiştir.

Öte yandan Almanya'nın Rusya'ya karşı caydırıcılığı artırmak üzere Litvanya'da kurulacak bir NATO taburunun komutasını üstlenmesi bekleniyor. NATO'nun önde gelen başka ülkelerinin de Doğu Avrupa'nın diğer ülkelerine üslenecek askeri birliklere komuta edeceği belirtilmiştir. Varşova'da düzenlenecek NATO zirvesinde Doğu Avrupa'daki yeni misyona karar verilmesi halinde Almanya Litvanya'ya asker yollaması planlanmıştır. NATO’nun Polonya sınırındaki askeri varlığını artırmasına karşı, Rusya da Güney ve Batı sınırında, 3 yeni askeri birlik oluşturma kararı almıştır. Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu:“Savunma Bakanlığı, Rusya sınırlarında artan NATO konuşlanmasına karşı, NATO’yu durdurmak için, bir dizi önlem almayı kararlaştırmıştır. Yıl sonuna kadar Batı Askeri Bölgesi’nde 2, Güney Askeri Bölgesi’nde de 1 yeni birlik oluşturulacak.”açıklamasında bulunmuştur. Rusya’nın bu girişimi Batı’da tepki yaratmıştır. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Rusya’nın bu girişimiyle kendisini daha da yalnızlaştırdığını belirterek, Rusya ile “sıcak ya da soğuk” bir savaş istemedi.

Kaynak: Dış Politika Dergisi



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş