Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


01:56, 12 Aralık 2017 Salı
14:34, 22 Temmuz 2015 Çarşamba

  • Paylaş
İçinden “Sır Altındaki Aşk: Çini” geçen bir sohbet
İçinden “Sır Altındaki Aşk: Çini” geçen bir sohbet

Çini Ustası Saim Kolhan ile öznesinde çini sanatı ve Çini “Sır Altındaki Aşk” kitabı olan bir söyleşi gerçekleştirdik

İbrahim Ethem Gören/ Dünya Bülteni

Çiniciliğimiz, sanat ve estetik güzellikleri ruhlarında mezceden son ustaların ellerinde hayatiyetini sürdürme gayretini veriyor. İznik kadar Kütahya çiniciliği de ustaların maharetli parmaklarının arasından, fırınlardan, sabır tezgâhından geçerek meraklılarının evlerinde, özel ve tüzel koleksiyonlarda kendine yer buluyor.

2010 yılında Dünya Bülteni’de “Çininin Yurdu Kütahya’dır” başlıklı bir mülakatla Kütahyalı çini ustalarını sayfalarımızda misafir etmiştik. Aradan yıl sene; 20 mevsim geçti. Bir kez daha öznesinde çini olan bir mülakat yapma imkânına sahip oldum. Kütahyalı mahir çini Ustası Saim Kolhan’ı tanıdıktan Çini “Sır Altındaki Aşk” başlıklı kitabını okuduktan sonra bir kez daha, bu defa biraz da yüksek bir sesle “Çininin yurdu Kütahya’dır” demek istiyorum.

Saim Usta münzevi ve mütefekkir bir sanatkâr. Fırınından birbirinden âlâ çini eserleri çıkarırken sanatın felsefi yönüne de; arka planına da eğiliyor. Bu sözler kendisine ait: “Sanat, sanatçının elleriyle yoğurup önümüze koyduğu değil, kendi içindeki aşka ulaşma çabasıdır. Ortaya konulan eserler, akıl edilmiş gibi dursa da, akla rağmen ortaya çıkmıştır. Bunu bilir; ama çoğu kez delilik ile dâhiliğin neresinde olduğunu kestiremez. Mecnun gibi çöllere düşse, Ferhat’ın önüne dikildiği gibi bir dağ çıksa önüne, yanıp kül olacağını bilse Kerem gibi ateş böceğinden farklı davranmaz. Yaptığı her eserde derine inen dalgıçlar gibi vurgun yer. Her eserde safralarından birini iade eder yeryüzüne. Eseri onun bu serüvende bindiği bir araçtır sadece.”

Az önceki paragrafın giriş cümlesinde muhatabımız “münzevi” sıfatını kullanmıştık. Evet münzevi bir sanatkar o. Uzun zamandır mesleğiyle içe dönük yaşıyor. Sair geleneksel sanatlarımızın olduğu gibi çiniciliğin pek çok sorunları var. Bu sorunlar ve muhtemel çözüm yolları çiniciler odasında, muhtelif derneklerde konuşulup müzakere ediliyor.

Saim Usta bu türden toplantıların hiçbirine katılmıyor. Çünkü o sorunların konuşulduğu toplantılarda Saim Usta’nın karşısında oturanların bir kısmı onun eserlerinin taklitlerini yapan bir kısmı da yaptıkları taklit ürünlerin arkasına ustamızın adını, soyadını yazıp imzasını da taklit ederek yaptıkları tabakları Saim Usta yapmış gibi satan insanlar.

Tüm meslek, sanat ve zanaat dallarında temel sorun eğitim ve meslek ahlâkı yoksunluğu... Ahi Evran “Hû” diyerek sanatkâr çarşılarını ziyarete edecek olsa pabucu tama atılmayan kaç sanatkâr kalır acaba?

Böyle bir girişten sonra sizleri Çini Ustası Saim Kolhan ile öznesinde çini sanatı ve Çini “Sır Altındaki Aşk” kitabı olan hasbıhal ile baş başa bırakalım.

İbrahim Ethem Gören: Saim Bey, genelde geleneksel sanatlarla, özelde çini ile tanışmanız nasıl oldu?

Saim Kolhan: Ortaokuldan sonra şu anda tedrisatı olmayan bir teknik lisenin elektrik bölümünden mezun oldum. Okul sonrasında Kütahya ve Gemlik Azot fabrikalarında askere gidene kadar 3 yıl elektrik ustası olarak çalıştım. Askerlikten sonra o işi yapmak istemedim. Bir yakınımızın teklifi ile uygun bir iş bulana kadar oyalanmak amacıyla çini yapan bir ustanın yanında vakit geçirmeye başladım. O ustanın yanında yaklaşık üç ay kadar vakit geçirince bu sanata gönlümü kaptırdım, bir daha bırakamadım, bırakmak istemedim.

Çini sanatı, öz kardeşleri olan hat, tezhip, ebru, minyatür vb. sanatlarla nasıl bir iletişim halindedir?

Çini toprak, diğerleri kâğıt kokmasına rağmen aynı geçmişin, aynı kültürün, aynı ruh ikliminin ve soyutlama tekniğinin getirdiği bir bağ var. Bu sanatlar, kâh bir kitabın sayfalarında, kâh mimari bir eserin yapımında sık sık bir araya gelip iç içe girmiş. Kâğıt sanatları (Hat, tezhip, ebru, minyatür) benim çini ile birlikte tanıdığım, tanıdıkça ebru hariç her fırsatta çinide uygulamak istediğim sanatlar oldu. 30 yılı aşan çinicilik geçmişim biraz da bu isteğin oluşturduğu bir çizgi üzerinde oluştu.

“Sır altındaki aşk: Çini” kitabını yayınladınız. Sizi, hizmetinde bulunduğunuz sanata, çiniye dair kitap yazmaya sevk eden amil nedir?

Yazmak ve konuşmak benim işim değil, biliyorum. Yakın zamanlara kadar çini hakkında yazılanları okudukça, söyleşileri dinledikçe keyif alır, ama bir benzerini kendimin yapabileceğini düşünmez, gelen radyo ve televizyon tekliflerini kabul etmezdim. Taa ki çini hakkında fazla bilgisi olmayan bir lise talebesinin çini ve İstanbul hakkında yazdığı bir makaleyi okuyana kadar. O makaleyi okuduktan uzunca bir süre sonra kendimi; desen basmak istediğimde parşömenlerden birisinin zihnimde uyandırdığı bir hatırayı yazmış olarak buldum. Anlık, plansız ve kendiliğinden olan bir şeydi bu. Benim bu kitabı yazmama sebep, kitapta yer vereceğim bir paragrafı sosyal medyada paylaştığım zaman gelen teşvik edici tepkiler miydi yoksa yazabileceğimi anladıktan sonra duyduğum sorumluluk muydu bilmiyorum.

ÇAMUR BOZUK!

Çininin ana maddesi toprak; çamur… Çamur ve toprak kokusu çark ustasına neler anlatır?

Bu sorunuza “Eski çamlar bardak oldu! diye cevap versem uygun olur mu bilmiyorum. Çark ustaları çook uzun zamandır kendi çamurlarını kendileri hazırlamıyorlar. Yeni ustalar kendilerinin hazırlamadığı, dev makinelerin neredeyse insan eli değmeden paketleyip önlerine koyduğu hazır çamurlar ile yeterli duygusal iletişimi kuramıyor. Kokusunu duyamadıkları, kıvamına müdahale edemedikleri çamurlara mahkûm oluyorlar. Çamur ile bire bir dertleşmekten ve bu dertleşmenin sonuçlarından mahrum kalan ustanın önünde çamurun kıvamı üzerinden tek bir yol kalıyor. Çamur üreticilerine şikâyet, tüketicilere ise mazeret: ‘ “Çamur bozuk.’’

HER FIRIN, ÇİNİCİ İÇİN AYRI BİR BEKLEYİŞTİR

Çini sanatı için yaygın olarak kullanılan bir tabir var: Ateşte açan çiçekler… Kitabınızda çininin ateşle, insanın sabırla imtihanından bahsediyorsunuz. Bu hususta okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Fırçanın ucundaki birkaç kıl ile ilmek ilmek ördüğümüz motifler için babam zaman zaman                 “İğnenin ucuyla kuyu kazıyorsunuz’” der. Çininin serüveni gerçekten iğne ile kuyu kazmak gibidir. Her aşamasında yoğun bir emek ve risk unsuru vardır. “Bitti” dediğiniz bir eseri/emeği 900 derecelik bir bilinmezin içine atar ve sonucu merak edersiniz. Kullandığınız tüm malzemelerdeki insan unsuru/kusuru o ateşin içinde bir imtihana tabii tutulur. Tüm ölçü aletlerine hatta ustalığınıza rağmen çıkacak sonuçtan yüzde yüz emin olamazsınız. Çini sanatının kâğıt sanatlarından önemli bir farkı da budur. Her fırın, çinici için ayrı bir bekleyiş, ayrı bir heyecandır. Fırının kapakları açıldığında duyduğu sevinç ve üzüntüler çinicinin tepkilerini yönlendirir. Kimi isyan eder kimi tevekkül.

Bir çininin desen aşamasından başlayarak sanatseverlerin koleksiyonlarına girinceye kadar geçirdiği evreleri/süreci kısaca özetler misiniz?

“hamdım, piştim, oldum.’’

Çini eseri için soracak olursak her zaman evdeki hesap çarşıya uyar mı?

Uymaz. Çünkü bilinmeyeni ve kontrolünün yüzde yüzü dekorcuda olmadığı o kadar çok şey var ki…

Nedir bunlar?

-Çamuru oluşturan malzemelerdeki uyumsuzluk

-Çamuru işleyen ustanın hataları

-Boyaların terkiplerindeki kullanılırken fark etmediğimiz unsurlar

-Sırçanın sertliği veya yumuşaklığı

Sürekli kullandığınız, vazgeçemediğiniz desenleriniz/temalarınız var mı?

Çizmeyi ve boyamayı en çok sevdiğim motif lale…

ÇİNİNİN BAŞINA “BUGÜN BİR ŞAHESER PATLATAYIM” DÜŞÜNCESİYLE OTURMUYORUM.

Çarkınızdan geçen, fırınınızdan çıkan eserlerle nasıl bir ünsiyet kuruyorsunuz? Onlardan ayrılmak zor mu?

Bu soruya bir süre önce bir sosyal paylaşım mecraında paylaştığım bir not ile cevap vereyim: '”Bugün bir şaheser patlatayım”' diye oturmuyorum çinimin başına.

Yeni ve farklı bir şey yapayım diye de oturmuyorum. Rutinim o benim. Yemek yiyormuş, su içiyormuş, uykuya dalıyormuş gibi oturuyorum. Bir gün ellerim fırçayı tutamaz, gözlerim çiniyi görmez hale gelse, zihnimde yapmaya devam edecekmişim gibi...

HER ÇİNİ “ALLAH” DİLEMEDİKÇE ATAMAYACAĞIM BİR ADIM

Her çini “Allah” dilemedikçe atamayacağım bir adım sanki; hakkını vermezsem yürüyüşüm bitecekmiş gibi geliyor, ürperiyorum. Yürüyüşüm sessiz benim ve kendime doğru. Çinilerden oluşan ayak izleri bırakmışım geride. Asla yapmayacağım ile yapamayacağım şeylerin kokusu var o izlerde. Öğretilmiş ve el yordamıyla öğrenilmiş sınırlarım var. Tabaklarımın kenarlarını adımın baş harfi olan S’lerden oluşan zincir geçme motifi ile süslüyorum bazen. S’lerden oluşan zincir; tabağın sınırlarını belirlediği kadar benim de S/ınırlı ve S/orumlu olduğumun bir işareti. Bu yüzden olsa gerek, o sınırlar aynı zamanda beni geriye doğru yaslanmaktan koruyor. Onlar bir engelden çok yolumun üzerindeki işaret levhaları gibi. Attığım her adım bir diğerine benzese bile sonuçta durduğum yer farklı oluyor. Görenler için farklı olan bazı işlerim aslında yürüyüşümün doğal bir parçası. Elimde bir terazi ile çıktığım yürüyüş ve geride bıraktığım uzun ince yolda bana göz kırpan çiniler.

Geride bıraktığım her çini, ileride yapacağım çinilerde değişik bir biçimde hayat bulacak diye düşünüyorum. Belki de o yüzden onları satmış olmam ayrılmak anlamına gelmiyor.

“Emek düştüğü yerde iz bırakır” diyorsunuz. Kaldığınız yerden sözü devam ettirecek olursak, iyi bir çini lisanı haliyle üzerindeki ustalığı nasıl anlatır?

Emek ve ustalık iyi bir çini için olmazsa olmaz olarak görülebilir. Ama bence asıl önemli olan o çiniye kendimizden ne kattığımızdır. Zaten kendimizden bir şeyler katamadığımızda ne çini üzerinde harcadığımız emek ne de sergilediğimiz ustalık bakanların ruhuna hitap edebilir.

İlginiz için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim İbrahim Ethem Bey.



İlgili Konular Saim Kolhan Kütahya Çini
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş



Haberler