Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


01:43, 28 Temmuz 2017 Cuma
Güncelleme: 22:00, 09 Ocak 2017 Pazartesi

  • Paylaş
Tarihimizde iz bırakmış Rumeli-i Şahane kökenli önemli simalar (1)
Tarihimizde iz bırakmış Rumeli-i Şahane kökenli önemli simalar (1)

Osmanlı’nın yükseliş döneminden başlayarak Rumeli-i Şahane’den Türk, Arnavut, Sırp, Boşnak, Romen veya Hırvat asıllı binlerce kişi sadrazam, vezir, Şeyhülislam, kadı veya ordu komutanı olarak önemli mevkilerde görev yaptı. Rumeli havasını teneffüs etmiş binlerce kıymetli insanımız daha sonraki cumhuriyet döneminde de bu ülkenin ilim ve kültür hayatına renk kattılar.

ABDULLAH MURADOĞLU-ERHAN ERKEN

Osmanlı’nın yükseliş döneminden başlayarak Rumeli-i Şahane’den Türk, Arnavut, Sırp, Boşnak, Romen veya Hırvat asıllı binlerce kişi sadrazam, vezir, Şeyhülislam, kadı veya ordu komutanı olarak önemli mevkilerde görev yaptı. Rumeli havasını teneffüs etmiş binlerce kıymetli insanımız daha sonraki cumhuriyet döneminde de bu ülkenin ilim ve kültür hayatına renk kattılar.

Osmanlı Devleti'nin ilmiye, kalemiye ve seyfiye sınıflarında Rumeli-i şahane'de yetişmiş binlerce insanımız yer alarak hizmet etti.

Sokollu Mehmet Paşa, Otranto fatihi Gedik Ahmet Paşa, Lütfi Paşa, Tarhuncu Ahmed Paşa ve Köprülü ailesi bunlardan sadece bir kaçı. Osmanlı sadrazamlarınınsa yaklaşık dörtte biri Rumeli kökenliydi.

Rumeli topraklarından yüzlerce şair, mutasavvıf, sanatkar ve ilim adamı da ülkemiz kültürünün şekillenmesinde önemli bir pay sahibi. 

Klasik devirlerde Rumelili şairlerimiz divan edebiyatımızda önemli bir yer tutuyor. 

Vardar Yeniceli Hayalî’den milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a, Taşlıcalı Yahya Efendi’den Üsküp doğumlu Yahya Kemal Beyatlı’ya kadar daha nice isim şiirleriyle kültürümüze, edebiyatımıza renk katmışlardır. 

Bu isimlerden bir bölümü doğdukları toprakları terk etmediler ve hizmetlerini oralarda devam ettirdiler. Diğer bir kısmı da çeşitli sebeplerden ötürü göç etmek durumunda kaldılar ve geldikleri ana yurtta yine değerli hizmetler ürettiler.

İlk etapta doğdukları toprakları terk etmeyenlerden bir bölümünü ele alacağız.

Ataullah Kurtiş Hocaefendi, Abdulfettah Rauf Hocaefendi, Hafız İdris Hocaefendi, Aliya İzzetbegoviç, Akif Hacıahmedoviç, Dr. Sadık Ahmet


Abdulfettah Rauf Efendi ve Hocası Ataullah Efendi

ATAULLAH KURTİŞ HOCA EFENDİ VE MEDDAH MEDRESESİ

Makedonya ve Balkanlarda Müslüman kimliğinin yaşatılmasında büyük emeği geçen Meddah Medresesi'nin kurucusu merhum Ataullah Kurtiş Hocaefendiydi. Ataullah hoca'nın yetiştirdiği şahsiyetler Balkanlarda kalıcı izler bıraktılar.

Meddah Medresesi'nin Osmanlı döneminden sonra ikinci kurucusu olan Ataullah Kurtiş  hoca 1874'de Üsküp'ün Studeniçan köyünde dünyaya geldi.

Dini eğitimini İstanbul'daki Fatih Medresesinde tamamlayan Ataullah Efendi, aynı Medresede müderrislik yaptı.

1920'lerin başında  Üsküp'e dönen Ataullah Efendi atıl durumdaki Meddah Medresesini canlandırarak başına geçti.

Makedonya'nın Sırp yönetimi altına girmesiyle sükuta uğrayan dini eğitim sahasında Meddah Medresesi ve Ataullah Efendi'nin gayretleri son derece önemliydi.

Merhum Prof. Bekir Sadak Meddah Medresesinin  "İslam Yüksek Okulu" olarak anıldığını ifade etmiştir.

Ataullah Efendi 1930'ların sonlarına doğru Vardar Makedonyası İslam Diyanet Konseyi Başkanlığına tayin edilmesi üzerine Baş müderrislik görevini Fettah Efendi'ye bıraktı.

Üsküp'te "Atâ Efendi" olarak da tanınan Ataullah Efendi 1941 yılında Bulgar işgali sırasında kısa bir süre sürgün edildi.

Makedonya'nın 5 asırdan fazla süren Osmanlı hakimiyetinden çıkarak Sırp yönetimine altına girmesi Ataullah Efendi'nin içine sindiremediği bir gelişmeydi. 

Müslümanların, Türklerin Balkanlar'dan göç etmesine şiddetle karşı çıkan Ataullah Efendi bütün mücadelesini bu davaya hasretti.

Ataullah Efendi

Talebeleri de Ataullah Efendi'nin izinden gittiler.

Bu talebelerden biri de Nerez'li Hafız Mustafa Efendiydi.

Yakınları Türkiye’ye göç etmesine rağmen Mustafa Efendi kalmakta sebat etti.

Nerez köyü halkının ifadesine göre Mustafa Efendi göç etseydi bütün köy onunla birlikte göç edecekti.

Ataullah Efendi Balkanlar'da Osmanlı mirasını elde tutmak ve Müslümanlar arasındaki birliği devam ettirmek için büyük çaba harcadı.

Bu amaçla, mücadele ruhunu diri tutacak, dini ve milli şuura sahip münevver bir öncü kadro yetiştirmek istedi.
 
Ataullah Efendi'nin gayretleri Balkanlarda İslami kimliğin muhafaza edilmesinde önemli rol oynadı..

Meddah Medresesinde yetişenler Balkanlarda öncü liderler olarak arkalarında kalıcı izler bıraktılar.

1946'da Studeniçan köyünde vefat eden Ataullah Efendi'nin rahle-i tedrisinde yetişen şahsiyetler arasında Müderris Hafız Şaban, Mehmet Efendi Sadık, Hasan Efendi Bekir, Kemal Aruçi, Prof. Bekir Sadak ve Yücelciler'in lideri Şuayp Aziz de vardı.

Ataullah Efendinin talebelerinden birisiyse 1954'ten vefat ettiği 1980 yılına kadar Makedonya ulema meclisi başkanlığını yürüten Hafız Bedri Efendiydi.

1960'da Türk vatandaşlığına kabul edilen Ali Yakup Cenkçiler Hoca da Meddah Medresesinde Ataullah Efendi'den ders alan talebeler arasındaydı.

Daha sonra Mısır'a giderek el Ezher Üniversitesi'ni bitiren Ali Yakup hoca İstanbul'da Fatih, Mesih Paşa ve Emir Buhari camilerinde ve Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezinde uzun yıllar ders verdi.

Üniversite öğrencilerine yönelik sosyal çalışmalarıyla da öne çıkan Ali Yakup Hoca 1988’de İstanbul'da vefat etti

ABDULFETTAH RAUF EFENDİ

Üsküp Meddah Medresesinin Ataullah Efendi'den sonra Baş müderrisliğini üstlenen Abdulfettah Rauf Efendi Yugoslavya Müslümanlarının iftiharla yad ettikleri mücadeleci Alimlerin öncülerindendi. Şairliğiyle de tanınan Fettah Efendi arkasında yüzlerce talebe bırakarak bu dünyadan ayrıldı.

Meddah Medresesinden mezun olan ilk nesil talebeler arasında seçkin zekasıyla, ilmî  derinliğiyle ve şâirliğiyle temâyüz eden Fettah Efendi Makedonya Müslümanların iftiharla andıkları mücadeleci şairlerimizden biriydi.

1910'da Üsküp’te dünyaya gelen Fettah Efendi, yetiştirdiği insanlarla Makedonya Müslümanlarının son bir asırlık tarihine damgasını vuran "Meddah Medresesi"’nde yetişti. 

Osmanlı’yı ruhunda yaşayan ve yaşatan bir şair olan Fettah Efendi ilk şiirlerini Üsküp'te sadâ-yı millet gazetesinde yayımladı.

Fettah Efendi

"Hatifî" mahlasıyla yazdığı şiirlerinde bazen sınır tanımayan büyük bir coşkuyla, bazen hüzün dolu mısralarla daima yurt sevgisine ve Osmanlı mirasına vurgu yaptı.

Fettah Efendi istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy'a büyük bir sevgi duyuyordu.

Mehmet Akif'in vefatı üzerine yazdığı bir şiirinde hislerini şöyle dile getiriyordu:

"Akif denilince koca bir heykel-i irfân
bir âbide, güyâ ki oyulmuş kayalardan
kalbinde kudurmuş gibi volkan
rûhunda köpürmüş gibi tûfân."

Öz vatanında gurbet hayatı yaşamasına rağmen mağlubiyet duygusuna hiçbir zaman kapılmayan Fettah Efendi şiirlerinde de bu hislerini güçlü bir şekilde dile getirdi.

Şiirlerinde maziye karışan tarihi hatıralarla kaybolup giden Osmanlı mirasına karşı duyduğu hasret ve üzüntüyü mısralara döktü.

 Fettah Efendi’nin dilinden bu mazlumiyet, “yurdumdan uzak garîb ve nâçar kaldım bu mezar içinde bîzar” mısrasıyla ifade ediliyordu.

“Kime ya rab kalacak bunca büyük şanlı yatan/kime ısmarlayayım ben seni ey yaslı vatan!” Mısralarıysa kaybedilen vatanın acısını yaşayan bir yüreğin çığlıklarıydı.

1934 yılında hocası Ataullah Efendi'den müderrislik icazetini alan Fettah Efendi aynı Medresede göreve başladı.

1938’de  Ataullah Efendi'nin Üsküp ulema meclisi üyeliğine tayin edilmesi üzerine Meddah Medresesi'nin Baş müderrisliğine getirildi.

Ataullah Efendi gibi Fettah Efendi de, tohumu toprağında yeşermesi için koruyanlardandı ve bu sebeple Makedonya’dan göç edilmesine sıcak bakmıyordu.

Makedonya'da Osmanlı Türk mirasının her ne pahasına olursa olsun korunması için gayret eden Fettah Efendi bu vasfı sebebiyle Tito Rejimi'nin düşmanlığını üzerine çekti. 

1946'da Tito rejimi Meddah Medresesini kapattı, Fettah Efendi ve arkadaşları tutuklanarak yargılandı.

7 yıl hapis cezasına çarptırılan Fettah Efendi taş kırmak üzere 1 yıl da Bosna Hersek'in Doboy kasabasına gönderildi.

Hapisten çıktıktan sonra uzun bir süre sıkı takip altında hayatını devam ettiren Fettah Efendi'nin, müderris olmasına rağmen müezzinlik yapmasına bile izin verilmedi.

Ömrünün son yıllarındaysa Makedonya Devlet Arşivi’nde  Osmanlıca, Türkçe ve Arapça uzmanı olarak çalıştı.

25 Nisan 1963 yılında Üsküp’te vefat eden Fettah Efendi  İsa bey Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından sevenlerinin gözyaşlarıyla  Butel mezarlığında toprağa verildi.

Yaşadığı güçlükler ve maruz bırakıldığı baskılar Fettah Efendi'yi inandığı davadan bir an için bile olsa, vazgeçiremedi.

"Hasma teslim olmam ama Rabba teslim olmuşum" cümlesi, vefatından hemen önce ağzından çıkan son sözleriydi.

HAFIZ İDRİS HOCAEFENDİ

Hafız İdris Hocaefendi 15 Kasım 1936’da Üsküp’ün Dükkancık mahallesinde dünyaya gelir. Babası, Üsküp’ün birçok camisinde görev yapmış Hafız İbrahim Efendi, annesi ise Fikriye Hatun’dur. 1945 yılında, babası merhum Hafız İbrahim Efendi’de Kur’an-ı Kerim hafızlığına başlar ve iki yıl içinde hafızlığını tamamlar. Hemen akabinde yine babasında eski usul dinî ilimler tahsiline başlar. 1957 tarihinde Makedonya Diyanet İşleri Reisi tarafından Dükkancık Camii’de imam ve hatib olarak ilk resmi görevine atanır.

Siyasi baskı ortamından dolayı kapalı olan Dükkancık Camii'ni ibadete açtı

Hafız İdris Hocaefendi

Bu resmi görevden önce Dükkancık mahallesinde bulunan ve kimsenin siyasi sistemden dolayı girmeye cesaret edemediği atıl halde bulunan Dükkancık Camii'nin kapılarını kardeşi ile birlikte açar ve camiiyi temizleyip namaz kılınabilir hale getirir. Bu camide kendisi imam, kardeşi de müezzin olarak 5 yıl vazifede bulunurlar.

1963 Üsküp depreminde Dükkancık Camii'nin hasar görüp namaz kılınamaz hale gelmesinden ötürü Hafız İdris Hocaefendi Üsküp Yelen Kapan Camii'ne imam ve hatib olarak atanır. Yelen Kapan Camii'nde görevdeyken imam ve hatiplik vazifesi yanında talebe okutmaya başlar ve ilk hafız talebelerini burada yetiştirir, bunun yanında eski usul dinî ilimleri tedrisata da burada başlar. 1964 yılında Ülfet hanımla evlenir, ikisi kız ikisi erkek olmak üzere dört çocuğu dünyaya gelir. Çocuklarından üçü Kur'an-ı Kerim hafızı olup ailesinin hafızlar ailesi ünvanını devam ettirmişlerdir 

Üsküp Alaca Camii

1969 yılında 30 yıl görev yapacağı Üsküp Alaca (İshak Bey) Camii'ne atanır. Alaca Camii'nde de sistemin şiddetli baskılarına rağmen, eski usul dinî ilimleri tahsil eden üç nesili burada yetiştirecektir. Bu talebelere Arapça dilbilgisi dersleri olan sarf ve nahv’ın yanısıra diğer İslami ilimlerden tefsir, hadis ve fıkıh okutacaktır. Görev aldığı her camiiyi medreseye dönüştüren Hocaefendi, “Alaca Medresesi’nde” 20 hafız ve sayısı bilinmeyen yüzlerce gence Kur’an-ı Kerim okumayı öğretecektir. 1973’te övgüyle bahsettiği hoca babası Hafız İbrahim Efendi'yi, 1979’da da annesi Üflet hanımı kaybeder. 1999 yılında Makedonya İslam Birliği'ne sunduğu istifa dilekçesi ile 3 Eylül Cuma günü Alaca Camii kürsüsünde verdiği son vaazıyla görevinden ayrılır. 47 yıl sıkılmadan, durmadan, yorulmadan yaptığı vazifeden çekilir ve vefatına kadar münzevi bir hayat sürer. 17 Kasım 2005 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur.

Ben başımı veririm, sarığımı çıkarmam; bedenimi veririm, cübbemi vermem

Hafız İdriz Hocaefendi, Üsküp hatta Balkanların gördüğü son klasik Hocaefendidir. Hocaefendinin ilmini, irfanını ve ahlakını kalemle satırlara dökmek imkansız olacaktır. Kendisi Balkanlarda ve özellikle Üsküp civarında yürüyen bir Kur’an-ı Kerim, yürüyen bir hadis-i şerif, yürüyen bir tefsir, yürüyen bir tarih, yürüyen bir Arapça – Osmanlıca lügat ve yürüyen bir ilm-i hal idi.

Yeğenlerine ve talebelerine sık sık şu tavsiyede bulunurdu: “Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin hadisine bağlı olun; ilim ve ilimle amel etmeyi sakın esirgemeyin; geçmiş ve gelecek âlimlere saygılı olun; büyüklere saygılı ve küçüklere merhametli olun; israftan kaçının ve ahireti unutmayın.” Hocaefendi, Üsküp halkının kendisinden yeteri derecede istifade etmediğini düşünür ve buna çok üzülürdü. Nitekim Üsküp halkı da hocaefendinin vefatından sonra aynı hüzne kapılmışlardır.

Bir talebesinin onunla ilgili anlattıkları kendisini daha iyi tanımak için önemli ip uçları veriyor

Hafız İdris Hocaefendi’yi ilk görüşüm bir bayram gününde idi.

Babam ve amcalarımla bayram ziyaretlerine çıkmıştık, birkaç ev gezdikten sonra Hocaefendinin evine girdik. Büyüklerim bayramlaştıktan sonra, elini öptüm ve köşeye çekildim. Daha ilk görüşte Hocaefendi’nin dış görünüşü bile beni etkilemişti, sarığı, takım elbisesi ve duruşu. Konuşmasındaki naiflik, anlaşılırlık ve açıklık 5-6 yaşlarındaki beni (o yaşlardaki çocuğun aklının şekerde, bayram harçlığında olması beklenir) bile gözümü kıpırdatmadan kendisini dinlemeye itmişti. Bir de o günden aklımda kalan diğer bir hatıra, babam ve amcalarımın hocaefendiye gösterdikleri aşırı saygı ve hürmet olmuştu.

Aradan 2-3 yıl geçtikten sonra babam, Hafız İdris Hocaefendiyle konuştuğunu ve kendisinde Kuran-ı Kerim’i hıfz etmeye başlayabileceğimi söyledi. Hafızlığa başlamadan önce deneme amaçlı birkaç sureyi ezberlemeye başladım. Çok sonradan Hocaefendi’nin yaşlandığı için beni kabul etmek istemediğini ama ısrarlar sonunda kabul ettiğini ve hafızlık eğitimi için kolay kolay talebe kabul etmediğini, hafızlık konusunda ciddi olup olmadığını denemek için birkaç deneme yaptırdığını öğrendim. Velhasılı kelam, ben haftanın dört günü sabah saatlerinde dersimi dinletmeye gidiyordum

Kendisini hiçbir zaman sarıksız görmemişimdir. Giriş kapısının sol tarafında kalan çalışma odasında talebelerini dinliyordu. İlerlemiş yaşından dolayı çok fazla talebe kabul etmiyordu. O dönem torunlarıyla birlikte 5-6 tane talebesi bulunuyordu. Çalışma odasına girdiğimde onu genellikle çalışma masasında Kuran-ı Kerim ya da kitap, dergi tarzı şeyler okurken görüyordum. Biz de o sırada dersimizi “pişirmeye” çalışıyorduk. Bizi dinler, dersimizi iyi yapmadığımızda orda beraber çalışır ve dersimizi iyice ezberlemeden yenisini vermezdi. Hiçbir defa kızıp bağırdığını hatırlamıyorum. Bir yaramazlık yaptığımızda en fazla “kerata” kelimesiyle bizi ikaz ederdi.

Maalesef kendisinden çok fazla yararlanamadan, çok şey alamadan vefat etti.

Cenaze haberini evde almıştım ve ev hemen o anda yasa büründü. Evinden çıkarılan naaşının halk tarafından Mustafa Paşa Camii'ne kadar yaya olarak taşınması, camide ve kabristandaki kalabalığı o günden sonra bir daha görmedim ve eminim o cami ve kabristan da görmemiştir. O gün babamın ilk ve son kez ağladığını gördüm. Babamın gözünden çıkan o yaş damlası yere değil sanki benim içime düşmüştü. O damlada Üsküp’ün, Balkanların ve dünya Müslümanlarının çok anlamlı birini kaybettiğini hissettim. Hocaefendi’yi daha yeni yeni tanımaya başlamıştım ki onu kaybettik. Bu, güzel bir pastayı görüp de tadamamak gibi bir şey oldu benim için. İşte bu yüzden de onu anlama gayretine girdim.

Başka bir talebesinin anlattıklarından

Bir talebesinin “dönemin baskıcı rejimi tarafından sürekli gözetim altındaydık. Dikkat çekmemek için İslami ilimleri camide namaz vakitlerinden önce ve sonra öğreniyorduk. Bazen yatsı namazından sonra ders yapmak zorunda kalırdık ve ışık görülmesin diye pencerelere battaniye asardık” sözleri, Hocaefendinin ve talebelerinin nasıl zor şartlar altında ilim gördüklerini özetler.

Hafız İdriz Hocaefendi vaazlarında hakkı söylediği için rejim tarafından uyarılıyordu, her yere sarık ve cübbesiyle gittiği gibi emniyete de sarık ve cübbesiyle giderdi.

Hocaefendi sarığı konusunda çok hassastı. Bu kararlılığı bir başka talebesi şöyle açıklar: “Hocam ile Preşova’ya gidiyorduk. Sırbistan gümrüklerinde denetim çok sıkıydı. Herkes kontrol ediliyordu. Ben Hocaefendi ile gümrükte iken çok tedirgin olmuştum. Sırp polisi bizi kontrol etmeye gelince sarığın içinde bir şey olup olmadığından şüphelendiğini ve hocanın başından sarığını çıkarmasını istedi. Hocaefendi ise muazzam bir kararlılıkla bunu reddetti. O sırada polis, komutanına bu durumu bildirmeye giderken ben hocaya yüz ifadesiyle 'sarığı çıkarsanız daha faydalı olabilir' demiştim. Hocaefendinin tavrı netti ve 'ben başımı veririm, sarığımı çıkarmam; bedenimi veririm, cübbemi vermem' demişti. En sonunda Sırp polis bu kararlılık karşısında boğun eğip, yolumuza Hocaefendi sarığını çıkarmadan devam ettik. Bu hatıra, bana Hocaefendinin bizim genç olmamıza rağmen gösteremediğimiz o cesareti gerektiği anda nasıl gösterdiğini anımsatır.”

Hitabeti değişikti, anlatımı çok güzeldi

Hocaefendi aynı zamanda şairdi, el yazısı çok güzeldi ve Osmanlıca imla dersleri de veriyordu. Çok titiz davranırdı ve ilme ve güzel olan herşeye çok meraklıydı. Kendisi bir Osmanlı âşığıydı, Osmanlı ulemasının sahip olduğu çoğu özelliklere sahipti. O, Osmanlı ulema zincirinin Balkanlardaki son halkasıydı demek abartı olmayacaktır.

Hitabeti de değişikti, öyle tatlı dille anlatırdı ki, karşıdaki insanın etkilenmemesi imkansızdı. Talebelerine bir konuyu anlatırken sürekli “anlatabildim mi” diye sorarmış. Talebelerinden biri de bir gün ona, “hocam neden her hocanın sorduğu gibi 'anladınız mı' demiyorsunuz da 'anlatabildim mi' diyorsunuz” diye sorar. Kendisi de cevaben “benim felsefemde 'anlamamak' yoktur, 'anlatamamak' vardır” diyerek tevazuunu ortaya koyar.

Hocaefendinin yetiştirdiği talebeler ümmet için umut ışığı olmuşlardır. İster görev aldıkları camilerdeki çeşitli faaliyetleriyle, ister üniversitelerin akademik kadrolarında yer almalarıyla ve Makedonya Müslüman toplumuna dini yayınların girmesi konusunda olsun Hocaefendinin çizgisinden gitmeye çalışmış ve yaptıkları hizmetlerle muhterem Hocaefendiyi yad etmektedirler.

ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Bosna Hersek denildiğinde ilk akla gelen isim hiç şüphesiz "bilge kral" olarak da anılan Aliya İzzetbegoviç. Rahmetle ve şükranla andığımız Aliya, hayatını gençlik yıllarından beri Bosna Müslümanlarının özgürlük mücadelesine adamıştı. Aliya, Bosna Hersek'in kurucu Cumhurbaşkanıydı..

İmkansızlıklar içinde büyük umutlar beslemek...  Aliya İzzetbegoviç'ten Bosnalılara kalan en önemli miras budur.
,
19 Ekim 2003'te hayatını kaybeden İzzetbegoviç, aradan geçen yıllara rağmen Bosna halkının kalbine kurduğu tahttan inmedi...   

1925 yılında Bosna-Hersek'ın Samaç kasabasında doğan İzzetbegoviç'in gençlik yılları Balkan coğrafyasında amansız bir savaşın sürdüğü dönemde geçti... 

Bir yanda Nazi ordularının işgali, diğer yanda Sırp milliyetçisi Çetnikler ve Partizanlar...

Yugoslavya'nın tarihi şekillenirken, İzzetbegoviç'in de üyesi olduğu "Genç Müslümanlar" örgütü Boşnaklar için yeni bir gelecek tasarlıyordu...  

Ancak savaşın ardından Yugoslavya'da kurulan komünist rejim İzzetbegoviç ve arkadaşlarına karşı baskıcı bir tutum sergiledi... 

Aliya için 4 yıl sürecek sürgün ve hapis yılları başlamıştı... 



Serbest kaldıktan sonra hukuk eğitimi aldı... Bir yandan da siyasi faaliyetlerini sürdürdü...   

Kendisini diğer siyasetçilerden ayıran bir özelliğe sahipti... Aliya İzzetbegoviç aynı zamanda bir düşünürdü... 1970 yılında kaleme aldığı "İslam manifestosu" geniş yankı buldu... 

1980'de tamamladığı "Doğu ve Batı arasındaki İslam" adlı kitabında yaptığı felsefi çözümlemeler İslam dünyasında yeni ufuklar açtı...  

İslam manifestosu adlı eseri yüzünden 1983 yılında hapse mahkum edildi. Özgürlüğüne ancak Yugoslavya'nın dağılma sürecinde ilan edilen afla kavuşabildi...  

Özgürlüğüne kavuştuğunda ise Balkanlarda kazan çoktan kaynamaya başlamıştı... Yugoslavya parçalanıyor, Sırp milliyetçiliği her geçen gün güç kazanıyordu... 

İzzetbegoviç işte bu zor dönemde yapılan seçimlerin ardından Devlet başkanı oldu...  

Çok geçmeden 20. Yüzyıl Avrupa'sı tarihte eşine az rastlanır bir insanlık dramına tanıklık etti...  Bosna savaşı bölgeyi kan gölüne çevirdi...  On binlerce masum sivil sistemli bir şekilde katledildi... Yaşanan bir soykırımdı...   

Ancak ne İzzetbegoviç ne de Bosnalılar teslim olmadı...  Halk, "bilge kral" olarak tanıdığı lideriyle beraber direndi... 

Bu mücadele 1995 yılında imzalanan Dayton anlaşmasıyla son buldu...  Bosna-Hersek artık bağımsız ve özgürdü...   

Sağlık sorunları nedeniyle 2000 yılında görevden ayrıldı...
19 ekim 2003'te de hayata gözlerini yumdu... 

İzzetbegoviç'in Bosna için ne anlama geldiğini belki de en iyi anlatan Bosnalı sanatçı Dino Merlin'e ait şarkının sözleri...  

"sen olmasaydın, biz ışığı karanlıklarda arar, ışığa karanlık derdik Aliya..."   

AKİF HACIAHMETOVİÇ

Balkanlarda iz bırakan mücadele adamlarından birisiyse Sırbistan ve Karadağ'ın pay ettiği Sancak'ta "Açif Efendiya" olarak bilinen Akif Hacıahmetoviç’ti

1887 yılında Yenipazar'da doğan Haciahmetoviç Osmanlı ordusunda yüzbaşı rütbesiyle görev yapan bir subaydı.

Hacıahmetoviç İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Yugoslavya meclisinde milletvekilliği, valilik, vakıf müdürlüğü yaptı. 

Hacıahmetoviç  ikinci dünya savaşı sırasında Nazi yanlısı Sırpların Novi Pazar'a düzenledikleri saldırılar sırasında şehri savunarak büyük bir zafer kazandı. 

Ancak Hacıahmetoviç, komünistlerin iktidara gelmesinin ardından 1945’de 1500 Boşnakla birlikte Novi pazar'ın hacet semtinde kurşuna dizilerek şehit edildi

DOKTOR SADIK AHMET

Batı Trakya ve azınlık hakları denince akla ilk gelen isimse hiç şüphesiz Doktor Sadık Ahmet’tir. 

Dr. Sadık Ahmet

7 Ocak 1947 tarihinde Yunanistan’ın Gümülcine şehrinin Küçük Sirkeli Köyü’nde doğdu. İlköğrenimini kendi köyünde, orta ve lise öğrenimini Gümülcine'deki Celal Bayar Lisesi’nde tamamladı.

1966-67 yılında önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bir yıl sonra da Selanik Üniversitesi Tıp fakültesine girdi. 1974 yılında bu fakülteden hekim olarak mezun oldu.

Yunan Ordusunda 34 ay er olarak askerlik yaptı. Orta Yunanistan'da bir yıl mecburi hekimlik hizmetinde bulundu.

1978 yılında Batı Trakya'ya döndü. 

Batı Trakya'ya dönünce bir yandan cerrahi ihtisasını yaparken diğer yandan da toplumun sorunları ile yakından ilgilenmeye başladı.

Dr.Sadık Ahmet

1985 yılında Batı Trakya çapında bir imza kampanyası başlattı. Amacı Batı Trakya Türkleri'nin sorunlarını dünya kamuoyuna duyurmaktı. Yaklaşık 15.000 imza topladığı 8 Ağustos 1986 tarihinde tutuklandı.

25 Eylül 1987 tarihinde tek başına Selanik'e giderek, orada toplantı halinde bulunan Demokrasi İnsan Hakları üyelerine toplum sorunlarını ileten bir broşür dağıttı. 1988 yılında başlattığı kampanyadan dolayı 30 ay hapis cezasına çarptırıldı.

18 Haziran 1989 seçimleri öncesinde milletvekilliği adaylığı iptal edildi.

26 Ocak 1990 tarihinde Batı Trakya Türkleri'ne "Türk" diye hitap ettiği için hapis cezasına çarptırıldı. Selanik Dudullu hapishanesine gönderildi. İki ay hapis yattıktan sonra, hapis cezası paraya çevrildi ve serbest bırakıldı.

8 Nisan 1990 milletvekili seçimlerinde aday oldu ve ikinci kez bağımsız milletvekili seçildi.

13 Eylül 1991 tarihinde Dostluk, Eşitlik ve Barış (DEB) partisini kurdu. 1993 genel seçimlerinde Yunanistan'ın getirdiği kasıtlı seçim barajı dolayısıyla parlamentoya giremedi.

Batı Trakya Türkleri'nin haklarını dünya platformunda ararken bir yandan da Batı Trakya Türkleri'ni iktisaden kalkındırma projeleri üzerinde çalıştı.

Işık Ahmet’le evli, Levent ile Funda adında iki çocuk babası idi. Lozan barış antlaşmasının yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 tarihinde şüpheli bir trafik kazasında vefat etti.

Sadık Ahmet bugün hala Batı Trakya Türkleri için bir kahraman olarak anılmaktadır 

(Devam edecek) 



 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş