Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


21:38, 22 Şubat 2018 Perşembe
20:37, 10 Ocak 2018 Çarşamba

  • Paylaş
Bir söyleşiden ötesi: Ben, Öteki ve Ötesi
Bir söyleşiden ötesi: Ben, Öteki ve Ötesi

İbrahim Ethem Gören, 6 Ocak Cumartesi günü Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde, T.C. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Büyükelçi, Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın katıldığı programla ilgili izlenimlerini nakletti

İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni

Hizmetinde bulunduğum Boğaziçi Yöneticiler Vakfı (BYV), 6 Ocak Cumartesi günü Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde önemli bir misafir ağırladı. T.C. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Büyükelçi, Doç. Dr. İbrahim Kalın, “Ben, Öteki ve Ötesi” başlıklı söyleşide Boğaziçi Üniversitesi öğrenci ve mezunlarıyla hemhal oldu.

Konuğumuzun Ben, Öteki ve Ötesi serlevhalı kitabı etrafında şekillenen verimli sohbetinin sonunda İbrahim Kalın, 200 kadar öğrenci, mezun ve mensubumuzla birebir hasbihal ederek kitabını imzaladı.

Misafirimize Hattat Mahmut Şahin’in celi talik "Kün fe yekün" ayet-i celile tablosunu takdim ettik. Kitabında AB merkezileşmesini teşrih masasına yatıran Doç. Dr. Kalın, Mahmut Hoca’nın rik'a kalemiyle kendisine özel yazdığı ithaf satırını bir çırpıda okuyup Osmanlı Türkçesine vukûfiyetini ortaya koydu.

Osmanlı Cihan Devleti asırlarında hayatın hemen her alanında hezarfen şahsiyetler vardı. Padişahlar, vezirler, devlet adamları, âlimler, sanatkârlar, şairler, arifler, ustalar, sadece bir alanda değil; pek çok farklı disiplinlerde eskilerin, efradını cami a’yarını mani dedikleri tarzda eserler ortaya koyardı. İbrahim Kalın için de hezarfen sıfatını kullansak sanırım hata etmiş olmayız. Müverrih Kalın, devlet adamlığının yayında sanatla, felsefeyle, edebiyatla, musiki ile amatör ruhla profesyonelce işler/eserler ortaya koyarken, kitaplarıyla da tarihe; bugünün ve yarının insanlarına içten bir avazla sesleniyor: “Hayatımızda çok fazla hüküm var ama çok az hikmet var. Hüküm vermek çok kolay! İşin hikmetine yani onun manasına, gerekçesine ilişkin terekemizde çok az şey var. İnsanları yargılıyoruz, toplumları yargılıyoruz ama yapılan, edilen şeyin hikmetine dair zihin dünyamızda, gönül dünyamızda çok az şey var.”

ENTELLEKTÜEL BİR AKADEMİSYEN

Fikrî, edebî ve ilmî planda entellektüel akademisyen; velûd yazar ve devlet adamı Doç. Dr. Kalın ile 6 Ocak Cumartesi günü gerçekleştirdiğimiz hasbihali 13 ay önce; 11 Aralık 2016 tarihi için planlamıştık. 10 Aralık Cumartesi akşamı Beşiktaş’ta polislerimizi hedef alan hain saldırı vuku bulunca program iptal edilmişti. Vakti merhunu 6 Ocak Cumartesi gününe imiş.

Muhatabımızın, eşyayı; bir adım öte hakikati yerli yerine koyma şuuruyla 30 yıllık tecrübesiyle hazırlanan kitap, 1400 yıllık İslâm Batı ilişkilerini bilge bir bakış açısı, arifane sentezler ve önyargısız tahlillerle teşrih masasına yatırıyor. Bakıp da göremediklerimizi, yitirdiğimiz hasletlerimizi, dünyayı okuma ve anlamlandırma çabalarımıza katmamız gereken hikmete atıf yapıyor. 

Velhasıl mümin ve muvahhidin hakiki sermayesi olan ve günden güne yitirmekte olduğumuz hikmeti önce yeniden keşfederek sonra da kuşanmamız lazım geldiğini hatırlatıp topyekûn İslam âleminin ferdan ferda iyi yetişmesi gerektiğine projektör tutuyor. Ancak böylesi bir asliyet ve tertip şuuruyla, bir zamanların muhyî dervişleri misali, enfüsî derinliğimizi oluşturup afâkî fetih ufuklarına doğru yol alabiliriz.  

GÖNÜLLER HİKMET VE AHLÂKLA FETHEDİLEBİLİR

Yüzyıllar boyunca birçok sanat ve bilim dalında imrenilen konumda bulunan ve dünyayı domine eden İslâm medeniyetinin çok çalışmaya ve dahi yeni bir manevî fetih yürüyüşüne ihtiyacı var. Bu meyanda silâhlarımız hikmet yüklü kelimelerimiz ve her biri salih amel niteliğini haiz eserlerimiz olmalı. Çünkü ilim, hikmet ve ahlâkla şah damarlarına nüfuz edilen her bir beden, gönül ve ruh şüphesiz fethedilecektir.

BATI TOPLUMUNU İYİ TANIMAMIZ LAZIM

İbrahim Kalın’ın çare sadedinde dillendirdiği “Batı’nın teolojik, askerî-siyasî ve kültürel meydan okumaları halen devam ediyor ve bundan sonra da devam edecek. Önümüzdeki on yılları şekillendirebilmek, yönlendirebilmek için bu verileri doğru okuyup doğru bir çerçeveye oturtmamız lazımdır. Bunun için de kendi geleneğimizi, kültürümüzü çok iyi bilmemiz lazımdır. Aynı şekilde Batı toplumlarını da iyi tanımamız lazımdır. Yüzeysel bilgilerle, indirgemeci zihin kalıplarıyla değil Batı toplumunu, hiçbir toplumu anlayamayız. Daha derinlikli, nitelikli, daha katmanlı, incelikli okumalar yapmamız lazım.” sözlerinin altını çizip tekraren okumalar yapmak gerekiyor.

BYV Mütevelli Heyeti Başkanı Bahattin Aydın’ın ve Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan’ın yapmış oldukları açılış konuşmalarından sonra kürsüye gelen Büyükelçi Kalın, “Ben, Öteki ve Ötesi” serlevhalı etkinlikte 200 kişiye hitap etti.  BYV Kurumsal İletişim Uzmanı Nurbin Gürsoy’un deşifre ettiği konuşma kaydını redakte edip Dünya Bülteni haber portalında on binlerce okuyucumuza ulaştırmak ise sorumluluğumuz oldu.

BOĞAZİÇİ YÖNETİCİLER VAKFI’NA NAZİK DAVETİ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM

“Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’na bu nazik daveti için teşekkür ediyorum. Öncelikle Boğaziçi Yöneticiler Vakfı 22’nci senesine giriyor değil mi bu yıl? Kuruluşu 1996 yılıydı herhalde. Bu hakikaten Türkiye’de kurumların sürekliliği açısından çok memnuniyet verici bir tablodur. İnşallah 42’inci, 52’inci ve 62’nci senelerini de kutlar ve yeni nesillerin yetişmesine bu vizyon çerçevesinde hizmet etmeye vesile olur.

BOĞAZİÇİ YÖNETİCİLER VAKFI’YLA TEMASIM HEP OLAGELDİ

Aslında benim Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’yla uzaktan yakından temasım hep olageldi. Orada bulunan ağabeylerimizden, arkadaşlarımızdan dolayı…

BYV’NİN VİZYONUNU DOĞRU BİR VİZYON OLARAK DEĞERLENDİRDİM

Ortaya koyduğu vizyonu hep doğru bir vizyon olarak değerlendirdim. Yani kendi tarih, kültür ve medeniyet bilincine sahip insanların özel sektörde, kamuda ve sair yerlerde  yönetici olmaları önemli. Bu neden önemli? Aslında bu hem kendi medeniyet geleneğimiz açısından büyük önem arz eden bir konu hem de günümüzü doğru okumak açısından mühim.

MEDENİYETİMİZ HEZARFEN İNSANLARIN AKIL, GÖNÜL VE BİLEKLERİ ÜZERİNDE YÜKSELMİŞTİR

Çünkü bizim medeniyetimiz hezârfen insanların omuzları üzerinde, akılları, gönülleri, bilekleri üzerinde yükselmiş bir medeniyettir.

Bugün bize çok garip geliyor, birçok farklı alanda kendini yetiştirmiş, bir hayli şeyi bir arada yapan insanlar. Aslında bu klasik İslâm medeniyetinin kültürel vasatını ifade eden bir durumdur. Baktığınız zaman bizde devlet adamları, düşünürler, tüccarlar, iş adamları, yöneticiler aynı anda birçok alanda kendini iyi yetiştirmiş sanatkâr, zanaatkâr, hattat, şair, marangoz, müzisyen, bestekâr vs. gibi insanlardı. Ben bunları, genellikle bu insanları kişisel dehaları, yetenekleriyle izah etmekten ziyade İslâm medeniyetinin onlara sunduğu kültürel vasatla izah edilmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.Endülüs’e gittiğiniz zaman İbn-i Rüşd gibi birisi aynı anda hem felsefe yapabiliyor Aristo’ya şerh yazıyor, kendi eserlerini kaleme alıyor, hem de günlük iş olarak da fetva veriyor. Kendisi Kurtuba’da bir kadı aynı zamanda. Yani bir tarafta Aristo’nun metafiziğine şerhini yazıyor veya felsefe ile ilgili yoğun konuları ele alıyor, ama öbür tarafta da usulü fıkıh üzerine bir kitap yazabiliyor.

MODERN DÖNEMİN İNSANININ SENTEZ SORUNU VAR

Gazali’ye bakıyorsunuz. Hem kendisi bir medrese hocası, medrese ilimlerinde son derece yetkin, hem de aynı zamanda Nizamiye Medreseleri’nin başında bulunuyor, yani bir rektör. Aynı zamanda tasavvuf ilmi var, şiir var tarih ilmi var vs. bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlara baktığınız zaman bunlar aslında olması gereken vasatı ifade ediyor. Fakat biz modern dönemde zihinlerimizi öncelikle bölümlere ayırdığımız için bunların bir araya gelmesinde ciddi bir sorun yaşıyoruz. Bir sentez sorunumuz var. Yani çok farklı alanlarda zihinlerimizde oluşmuş fikirler var, disiplinler var, bilgi birikimleri var ama bütün bunlardan nasıl bir sentez çıkaracağımıza dair kafamızda net bir şey yok. Bu zihni bölünmüşlük siyasete de yansıyor, topluma da yansıyor, tarih, zaman, mekân, coğrafya tasavvurumuza da yansıyor.

İSLÂM DÜNYASINDAKİ KARGAŞA FİKİR VE RUH DÜNYAMIZDA YAŞANAN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜN TEZAHÜRÜ

İslam dünyasında bugün gördüğümüz bu dağınıklığın, bu siyasi kargaşanın aslında daha derinlerde köklerine indiğiniz zaman bunun zihinlerimizde, fikirlerimizde ruh dünyamızda yaşadığımız bölünmüşlüğün bir tezahürü olarak görmek gerekir.

TEVHİT SADECE BİRLİK DEMEKTİR

Hâlbuki tevhit dediğiniz zaman tevhit sadece birlik demek değildir. Tevhit aynı zamanda bütünlük demektir. Tevhidin akide noktasında tek bir Allah’a inanmak manası varsa, onun farklı alanlarda her şeyi bütünleyen. bir araya getiren bütünleştiren de bir boyutu var.

Tevhit dediğimiz zaman aslında biz bütün bu farklı alanları düşünceleri bir araya getiren bir sentezin ana gövdesinden de bahsediyoruz. Aslında bizim klasik İslâm medeniyetinin tecrübesine ve onun Mezopotamya’dan Afrika’ya kadar başka medeniyetlerle nasıl bir tecrübe geliştirdiğine, onlara nasıl muamelede bulunduğu, ne tür bir ilişki biçimi geliştirdiğine baktığımızda bu tevhîdî bakış açısını sentezleyen, kucaklayan, bütünleyen bakış açısının hemen her alanda karşımıza çıktığını görürsünüz.

21’İNCİ YÜZYILIN GERÇEKLERİNİ DOĞRU OKUYABİLMEK İÇİN ÇOK YÖNLÜ OLMAMIZ GEREKİYOR

Bugün de aslında baktığınız zaman bu kadar her şey disiplinler arası hale geldiği bir dünyada bizim 21’inci yüzyılın gerçeklerini doğru okuyabilmemiz ve doğru yönlendirebilmemiz için de çok yönlü olmamız gerekiyor. Bazen bana soruyor genç arkadaşlar “Hocam kendimizi nasıl yetiştirelim? Ne tavsiye diyorsunuz?” diye ben de diyorum ki -tabiri mazur görün- maymun iştahlı olmadan kendinizi birçok alanda yetiştirin, yüzeysellik tuzağına düşmeden kendinizi farklı alanlarda yetiştirecek şekilde okumalar yapın, ilginizi ufkunuzu açık tutun diyorum. Buna bizim 21’inci yüzyılda her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü bu az önce bahsettiğim sentez meselesi, birbirinden farklı; bölük pörçük bilgileri, tecrübeleri bir araya getirip “buradan ne çıkacak?” sorusunun cevabını ancak biz verebiliriz. Bunu bugün yaşayan insanlar olarak biz cevaplayabiliriz.

TÜRKİYE TECRÜBESİNİN ZOK ÖNEMLİ YERİ VAR

Bugün Türkiye tecrübesinin o manada çok kıymetli bir yeri var aslında. Baktığınız zaman İslâm dünyasında genel olarak dünyada yaşanan gelişmelere baktığınızda Türkiye’nin hem önemli bir avantajı var hem de aslında hepimizin üzerinde büyük bir sorumluluk var bu misyonu hayata geçirmek açısından…

İSLÂM VE BATI İLİŞKİLERİ NİÇİN ÖNEMLİ?

“İslâm ve Batı ilişkileri niye önemli?” diye bana bir mülakatta sordular. Ben de şöyle bir geriye bakıp düşündüm, benim bu konuya ilgim nereden başladı diye. Herhâlde daha ortaokul, lise yıllarından itibaren biraz tarih, felsefe, edebiyat okumaya başlayınca her şekilde bu beni İslâm-Batı ilişkilerinde Avrupa merkezciliğinin sorgulanması gerektiği meselesine getirdi.

TARİH OKUMALARINDA AVRUPA MERKEZCİ BİR TARİH VAR

Tarih okuyorum karşımda Avrupa merkezci bir tarih var. Tarih bir şekilde Avrupa’da başlıyor, bizim milletimiz ya da diğer batılı olmayan milletler Çin, Hint, Afrika veya Latin Amerika o tarihe düşülmüş küçük bir dipnot olarak muamele görüyoruz.

BİZİM MÜZİGİMİZ NEDEN ETNİK MÜZİK OLUYOR!

Felsefe okuyorum, aynı şekilde felsefenin, bilimsel düşüncenin başladığı yer kadim Yunan’dır, her şey oradan akmıştır deniyor.

Sanata bakıyorum, “yine aynı şey nasıl oluyor?” diyorum. Allah Allah Mozart, Beethoven gibi hakikaten büyük müzisyenler gerçekten keyifle dinlediğim, onlar müziğin standardını belirliyor da benim Karacaoğlan’ım, Köroğlu’m, Âşık Veysel’im, Neşet Ertaş’ım etnik müzik oluyor? Yani diğer taraftan baktığımızda o da etnik, müzik Almanların yaptığı müzik sonuçta ama ona etnik demiyoruz da neden benim müziğime etnik diyoruz? Ben bunu anlamakta zorlanıyordum. Anadolu müzik geleneğini düşündüğünüz zaman geçmişi 1000 yıldan fazla geçmişi olan, daha da gerilere gittiğinizde Orta Asya’ya gittiğinizde 1500, 1600 yıllık geleneği olan bir müziktir. İnanılmaz çeşitliliği olan bir müziği “etnik müzik” diyerek kategorize ediyorlar, öbür taraftan 1700’lerde başlamış bir müzik geleneği -Batı klasik müziği takriben 17’inci veya 18’inci yüzyıldan itibaren şekillenmeye, yükselmeye başlamıştır- nasıl oluyor da 200 yıllık bir müzik geleneği müziğin standardını belirleyen bir müzik geleneği haline geliyor?

TARİH MUTLAKA BAŞKA BİR ŞEKİLDE OKUNABİLİR

Siyasete baktığımızda da gene aynı şeyi gördüm. Bunun böyle olmaması lazım, tarih mutlaka başka şekilde de okunabilir diye bir arayış içine giriyorsunuz. Bu konulara ilgimin birinci boyutu buydu. İkincisi de demin bahsettiğim disiplinler arası bakış açısından dolayı neye el atsanız eğer ufkunuz açıksa bu sizi diğer alanlara götürüyor. Bu bir yolculuktur, o yolculuğun sizi nereye götüreceğine dair zihninizde sabitelerin olmaması gerekir.

“YOL”UN HAYRET MAKAMLARI VARDIR

Yolun da hayret makamları vardır, yola çıkarsınız, elbette zihninizde bir hedef, menzil vardır. Yolla ilgili hazırlığınız, azığınız, inşallah yoldaşınız vardır yanınızda, onlarla beraber yürürsünüz yolda… Ama son tahlilde yolun size neyi takdim edeceğini, ne tür sürprizler çıkaracağını çok bilemeyebilirsiniz. İlla bilmeye de gerek yok. Yolu, yolculuğu zevkli kılan da budur aslında… Dolayısıyla bu yolculuk sırasında disiplinler arası bakınca bir şekilde konu gene bu mevzulara geldi. Ben belki farkında olmadan üniversitede öğrenciyken, farklı alanlarda yüksek lisans, doktora çalışmaları, akademik çalışmalar yaparken herhalde bu kitabı bir şekilde yazıyor idim.

DİSİPLİNLİ KULLANILAN VAKTİN BEREKETİ VARDIR

Daha sonra bir gün oturdum, biriktirdiklerimizi kâğıda dökelim, bakalım ne çıkacak dedik. Kitap çıkınca bana en çok sorulan sorulardan birisi “Hocam çok kalın olmuş nasıl yazdınız, nasıl vakit buldunuz?” oldu. Ben hep şuna inandım,” vakit yok” diye bir bahane yoktur. Eğer vakti disiplinli kullanırsanız vaktin bereketi vardır. 

Kitabı yazarken ana fikir ne olmalı, çerçeveyi nereye oturtmalıyım diye düşündüğümde bize ait bir tez olmalı dedim. Bir tarafta İslâm tarihi, bir tarafta Batı tarihi var ve bunların geçişkenlikleri, birbirini etkiledikleri alanlar çok fazlaydı. Bütün bunların ötesinde o tarihi inşa eden kimliğin, ben idrakinin, medeniyet tasavvurunun bugüne ilişkin sonuçlarının da etraflı bir şekilde ele alınması gerekiyordu. O manada kitap aslında bitmiş bir kitap değildir. Çünkü biz bu tarihin, tecrübenin içinde halen yaşayan insanlarız. Bir beş yıl sonra, onyıl sonra burada ele alınan konulara yenileri eklenecek, yeni çatışmalar, yeni tecrübeler, yeni gerginlikler ya da yeni çözüm yolları eklenecek. Ve aslında içinde yaşadığımız bir tecrübeyi yazmaya çalıştım bu da çok kolay bir şey değil…

İNSAN ZİHNİ BİN ANLAM ÇERÇEVESİ ORTAYA KOYMADAN EŞYAYI ANLAMLI HALE GETİREMİYOR

Çünkü halen yaşadığınız bir şeye anlamlı bir çerçeve koymanız gerekiyor. Çünkü insan zihni de bir anlam çerçevesi koymadan malumatı bilgi haline getiremiyor, eşyayı anlamlı bir resim haline getiremiyor. Bunun için zihnî bir çerçeveye ihtiyaç vardı. İşte oradan bu “Ben” ve “Öteki” arasındaki ilişki meselesine girme ihtiyacı hissettim. Son dönemde bu “Öteki” kavramı “Ötekileştirme” kavramı sıkça gündemimize geldi. İlginçtir ki bu kavram bile ağırlıklı olarak her ne kadar post-modern ve post-kolonyal çalışmalarda sıkça zikredilse de baktığınız zaman gene İslâm-Batı ilişkilerinde yani İslâm toplumlarıyla Batı toplumlarının 20’inci ve 21’inci yüzyıldaki tecrübelerinden üretilmiş kavramlardan bir tanesidir. Müslüman göçmen toplumlar Batı’ya geldikleri zaman nasıl bir tutumla ya da tutumlar setiyle karşı karşıya kaldılar, bunu ifade etmek için de en çok kullanılan kavramlardan bir tanesi “Ötekileştirme” kavramıdır.

ÖTEKİ KİM?

Peki, “Öteki” ile neyi kastediyoruz? Öteki kim? Ötekileştirme, öteki ile ilişkinin tek modelitesi mi? Bizim dışımızda olan bir şey, bir fikir, bir topluluk, tasavvur, tarih, bir tecrübe, bir birikim… Eğer bunlar bir “Öteki” ise bizim dışımızda olduğu için bizden farklı anlamda “Öteki” ise o ötekiyle ilişkinin tek biçimi çatışma mıdır? Yok etmek midir? Ona tahakküm etmek midir? Onunla ilişkiye girmek midir? Acaba ondan bir şey öğrenebilir miyiz? Acaba onu bir ayna gibi kullanıp kendimize bir bakabilir miyiz? Acaba birlikte Ben ve Öteki bir araya geldiğinde bu ikisinden farklı bir artı değer üretebilir mi?

Böyle geniş bir spektrumda baktığımızda bir dizi alternatifi değerlendirme imkânımız oluyor. Bunu tarihe doğru uyarladığınız zaman, İslâm’ın tarih sahnesine çıktığı 7’nci yüzyıldan ta Endülüs’e; İstanbul’un fethinden modern dönemlere kadar, oryantalizm ve sonrasına kadar hemen her alanda aslında net bir şekilde görme imkânınız oluyor.

Asıl derdim bir tarih hikâyesi anlatmak değildi. Bu tarihin yürüyüşündeki ana dönemeçleri, noktaları yakalayıp bu kavramsal çerçeve üzerinden bugüne ve yarına ilişkin de bir şeyler söyleyebilir miyiz kaygısıyla hareket ettim. O yüzden ilk dönemlere baktığımız zaman İslâm’ın 7’nci yüzyıldan itibaren, 8’inci ve 9’uncu yüzyıllarda özellikle Arap yarımadasında çok hızlı bir şekilde yayılması, Bizans’la, Sasani İmparatorluğu ile temasa geçmesi tarihin akışını değiştiren etkilere sahip oldu. Ama özellikle bizim konumuz açısından İslâm toplumlarının kadim Mezopotamya, Anadolu toprakları, Kuzey Afrika ve oradan da Avrupa’ya doğru ilerlemesi bu ilişkilerin tarihi temellerini atan hadiseler arasındadır.

ÜÇ TEHDİT ALGISI…

TEOLOJİK TEHDİT

İlginçtir daha ilk dönemlerden itibaren 7’nci yüzyılın sonu, 8’inci ve 9’uncu yüzyıllardan itibaren üç tane tehdit algısının öne çıktığını görüyorsunuz. Batılıların İslâm tasavvuru açısından ilki teolojik meydan okumadır. Yani yeni bir din ortaya çıktı, kendisinin yeni olduğunu iddia ediyor ama aslında yeni de değilim diyor. Ben İlk’in son temsilcisiyim diyor. Yani kadim tevhit geleneğin, İbrahimî geleneğin son halkasıyım, hatta mührüyüm diyor. Yeni bir Peygamber ortaya çıkmış ama Hz. İsa’yı da, Hz. Musa’yı da ve diğer peygamberleri de kabul ettiğini söylüyor. Hatta bunları kabul etmezseniz imanınız eksik olur diyor, ama farklı bir İsa ve Musa okuması yapıyor. Yahudileri bir tevhit dinini, bir ilahi vahyi tek bir millete hasletmekle eleştiriyor, Hristiyanlığı da Hz. İsa’nın orijinal mesajını tahrif etmekle eleştiriyor. Ama birçok ortak nokta var. Temel ahlâkî tezler aynı, temel yaratma, tek tanrı, ahiret inancı, detaylar farklı olmakla beraber ortak noktalar var. Dolayısıyla özellikle Hristiyanların anlamakta çok zorlandığı bir sorun haline geliyor İslâm… Bunun ilk örneklerini doğuda yaşayan Ortodoks Hristiyan teologlar veriyorlar. Yuhanna Ed-Dimaşkî mesela… Kendi kendine bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor, Hz. İsa’nın ulûhiyetini reddediyor, ama Hz. Meryem’in masumiyetini kabul ediyor, Hz. İsa’yı bir model olarak koyuyor ama teslisi reddediyor. Dimaşkî bir çerçeve içerisinde bunu İsmailîlerin sapıklığı şeklinde formüle ediyor ve Ortaçağ boyunca bu yaklaşım devam ediyor. Hz. İbrahim’in İsmailî soyundan geldiği için Araplar Hristiyanlık inancına göre ve buradan doğan sapık bir mezhep diyor, bir anlamda hafife alıyor, eninde sonunda bunlar dağılıp gidecekler düşüncesi içinde… Tabii İslâm tarihi akışı bunun tam tersini netice veriyor ve İslâm o kadar hızlı yayılıyor ki ve ağırlıklı olarak Hristiyan yönetimindeki Hristiyan toplumların olduğu bölgelere çok hızlı bir şekilde yayılıyor. Bizans’ın gücünü kaybetmesiyle birlikte bu dönemlerde insanların çok büyük kitleler halinde İslâm’a girmeye devam ettiğini gösteriyor.

TEOLOJİK TEHDİT ALGISI HEP DEVAM EDİYOR

Ama teolojik tehdit algısı hep devam ediyor. İlginçtir aynı tehdit algısı bugün de devam ediyor. Yer yer bakıyorsunuz Amerika’da Evanjelik, Protestan kiliselerde yer yer de Ortodoks ve Katolik çevrelerde bu teolojik meydan okuma algısının, tehdit algısının halen devam ettiğini görüyorsunuz. O yüzden de 1000 küsur yıllık dinî ve ilmî tecrübeye rağmen maalesef Hristiyan dünyasında İslâm’la ilgili açık seçik net bir fikrin oluşmadığını görüyorsunuz. Ortalama Hristiyanlardan bahsediyoruz. Hâlbuki doğuda yüzlerce yıl Müslümanlar ve Hristiyanlar birlikte yaşadılar ve bugün de yaşamaya devam ediyorlar. Türkiye’den Ürdün’e; Lübnan’dan Mısır’a kadar bizim coğrafyamızda birlikte yaşadığımız Hristiyanlarla tecrübemiz aslında kendi başına çok kıymetli bir tecrübedir. İki dinin birbirini tanıması, pratiklerini anlaması açısından, teolojik öncüllerini kavraması açısından çok önemli bir tecrübe olmasına rağmen ortalama Hristiyan âlemindeki İslâm inancı ile ilgili bilgi birikime baktığınızda çok çok yetersiz olduğunu görüyoruz. Bir eleştiri olarak şunu da söyleyeyim. Aynı şey bizim için de geçerlidir. Müslüman ulemanın 9’uncu, 10’uncu ve 11’inci yüzyıldaki Hristiyanlık bilgisi, İncil bilgisi bugünkü bilgi seviyemizin çok çok ilerisindeydi. O kadar ki bizim müfessirlerimiz, tarihçilerimiz Hristiyanlık inancıyla ilgili, İnciller ile ilgili onlarca eser üretmişlerdir. Kimisini, reddiye olarak, kimisini polemik olarak kimisini de tarihi bir vesika olarak yazmışlardır. Ama sahip oldukları birikim bugünkü bizim ortalama bilgimizin çok çok ilerisindedir.

ASKERÎ VE SİYASÎ TEHDİT

Gene aynı dönemde 8’inci ve 9’uncu yüzyıllarda ikinci tehdit algısının askerî ve siyasî bir tehdit algısı olarak ortaya çıktığını görüyoruz. İslâm’ın Arap yarımadası dışına çok hızlı bir şekilde yayılması neticesinde “üzerimize geliyorlar” algısı çok erken bir dönemde yerleşmeye başlıyor. Tabii ki bu dönemde İslâm devletinin sınırlarının çok hızlı bir şekilde genişlediği doğrudur. Hristiyanlığın, Avrupa’nın hâkim dini haline gelmesi yaklaşık 1000 yıl sürmüştür. Konstantin’in Hristiyanlığı resmî olarak Roma İmparatorluğu’nun dini kabul etmesi 4’üncü yüzyıldır amma, mezkûr tarihlerde gerçek manada Hristiyanlığın bütün Avrupa’ya yayılması gerçekleşmeyecektir. Yani ancak 9’uncu ve 10’uncu yüzyıllardan sonra gerçek manada Hristiyanlığın Avrupa’da yayıldığını görüyoruz. Hâlbuki İslâm’ın yayılışı çok daha hızlı olmuştur bu tarihle kıyaslandığında, adeta ışık hızıyla yayıldığını görüyorsunuz. Beklenmedik bir hızla büyük bir enerjiyle yayılım, Batı’da bir şok etkisi yaratıyor. Bu askerî ve siyasî tehdit algısı olarak yerleşiyor.

Bizim açımızdan ilginç olan şey şudur, siyasî ve askerî tehdit algısı o kadar derinlere işliyor ki “İslâm bir kılıç dinidir” formülasyonu tâ Ortaçağ’dan itibaren üretilen ve bugüne kadar da hâlâ temel bir algı haline geliyor. Yani İslâm’ın insanları ikna ettiği, onların akıllarına ve gönüllerine hitap ettiği için değil, kılıç zoruyla yayıldığı inancı hemen hemen bütün Hristiyan polemikçilerin kitaplarında karşımıza çıkan bir konudur. Yani Batı’da askerî alandaki yenilgilerin tamamını böyle bir din ancak ve ancak kılıç zoruyla yayılmış olabilir diye formüle eden bir yaklaşım tarzı var.

“İslâm şiddet yoluyla, korkutarak yayılmıştır” tezine bir başka boyut da cinselliktir. Özellikle erkeklerin şehevî duygularına hitap ettiği için, dünyada dört eş diğer tarafta ahirette de huriler vadediyor diyerek, bir harem tasavvuru üzerinden, İslâm böyle yayılmıştır diyerek kendilerince bir gerekçelendirme, izah getirme çabası içine girdiklerini görüyoruz.

Bu iki şeyi bir araya getirdiğinizde bir tarafta şiddet, öbür tarafta cinselliği kullanarak yayılmış irrasyonel bir din var karşımızda, “Biz, bu dinle nasıl mücadele edebiliriz?” sorusuna Katolik kilisesinin o zaman verdiği cevap “Biz de kılıçla mücadele edelim” olmuştur. Sonuç Haçlı seferleri… “Haçlı seferleri netice vermedi, o zaman madem biz kılıçlarımızla bunları yenemiyoruz kalemlerimizle bunları yenmeye çalışalım.” İlginçtir, Haçlı Seferlerinin sona erdiği 1250’li, 1260’lı yıllarda, 13’üncü yüzyıldan itibaren Batı’da, Avrupa’da İslâm karşıtı polemik eserlerin sayısında muazzam bir artış vardır.

12’İNCİ VE 13’ÜNCÜ YÜZYILLAR İSLÂM TARİHİ AÇISINDAN AYRICA ÖNEMLİDİR

12’inci ve 13’üncü yüzyıllar İslâm tarihi açısından ayrıca önemlidir. Çünkü Batı’dan gelen bu Haçlı dalgasının yanında bir de doğudan gelen bir Moğol dalgası var. Ve İslâm dünyasının bu iki baskı arasında ezileceği varsayılıyor idi. Hatta İslâm’a karşı bir Haçlı-Moğol ittifakı kurulabilir mi tartışmalarının yaşandığı en yoğun dönem 13’üncü yüzyıldır. Katolik kilisesi Cengiz Han’a elçiler yollayarak birlikte ittifak yapıp İslâm’dan kurtulalım şeklinde fikir sunmuştur. İslâm dünyasının bünyesi o dönem o kadar sağlam ki, Haçlı Seferleri 250 yıl sürüyor (1099-1256) ama netice alamıyorlar. Moğol istilası daha yıkıcı oluyor. Abbasi İmparatorluğu’nu yerle bir ediyorlar, Bağdat’ı yağmalıyorlar. Abbasi devleti gibi muazzam bir devlet ortadan kalkıyor. Ama ne oluyor, İslâm dünyasının kültür olarak, coğrafya, tasavvur, tarih, sanat, felsefe, inanç olarak mayası o dönemde o kadar sağlam ki Moğollar çok kısa bir sürede asimile oluyorlar. Cengiz Han’ın torunlarının hepsi Müslüman oluyorlar. Öyle ki artık 1300’lere gelindiğinde Moğollar kimdi denir hale geliyor. Aynı şey Haçlı Seferleri için de geçerlidir. 200 küsur yıl devam eden bu akınlar, 1300’lerin başına gelindiğinde İslâm Tarihi kitaplarını okuduğunuzda felsefe, düşünce, edebiyat, sanat kitaplarını okuduğunuzda sanki bu seferler hiç olmamış gibi…

Ben bunu bizimkiler tarihi mi ıskaladı diye çok sorguladım ki bu mümkün değil! Haçlı seferleri ve Moğol istilalarının baskı yılları 11’inci 12’inci ve 13’üncü yüzyıllar İslâm düşünce geleneğinin en mümbit dönemleridir. İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Fahrettin Razi, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana gibi büyük isimlerin yetiştiği dönemler bunlar… İslâm dünyasının kutuplarına, âlimlere, şairlere,  büyük devlet adamlarına bakınca %50’si, 60’ı bu dönemde yetişmiştir.

SİYASİ KRİZ DÖNEMLERİ İSLÂM MEDENİYETİNİN ENTELLEKTÜEL HAYATİYETİNİ DERİNLEŞTİRMİŞTİR

Buradan çıkartılması gereken çok önemli bir netice var. Bu siyasi kriz dönemleri İslâm medeniyetinin entelektüel hayatiyetine engel olmamış tam tersine daha da tetiklemiş, derinleştirmiştir. Bir tarafta savaşlar, Haçlı Seferleri yaşanıyor, düşünün Bağdat’ı kaybediyorsunuz! Abbasi Devleti dağılıyor, hilafet ne olacak deniyor, siyasi birlik elimizden gidiyor dediğiniz bir dönemde bu ilmî, fikrî ve kültür alanındaki zenginlik ve derinlik hiçbir ivme kaybetmeden devam ediyor. Zaten bu güç sayesinde Moğollar asimile oluyorlar, bir nesil sonra Cengiz Han nesli Müslüman oluyor ve bu tehdit ortadan kalkıyor. Bugün de biz diyoruz ya haklı olarak İslâm dünyasının 100 yıldır yaşadığı büyük bir savrulma var.

SYKES-PICOT’TAN BERİ ORTADOĞU COĞRAFYASI BARIŞ VE HUZUR YÜZÜ GÖRMÜYOR

Sykes Picot’dan beri Ortadoğu coğrafyası barış, huzur yüzü görmüyor. Bu da bizim her şeyimizi, entelektüel üretimimizi, sanat üretimimizi, dünyayla rekabet gücümüzü etkiliyor. Ama ben de diyorum ki aslında tam tersine bu tehdit ve çatışma dönemlerinin bizim entelektüel üretimimizi daha fazla tetiklemesi gerekir. Bu krizi fırsata dönüştürmenin tek yolu budur. Acil siyasî sorunlarla ilgileneceğiz diye daha temel meseleleri ertelediğimiz zaman işte tam da o zaman bütün davayı, bütün cepheyi kaybetme riskiyle karşı karşıyayız demektir.  12’inci ve 13’üncü yüzyıllardan belki de çıkartılacak en önemli derslerden biri budur.

İslâm’ın şiddet ve cinsellikle yayıldığı iddiası Ortaçağlar boyunca hiç ivme kaybetmeden devam etmiştir. İlginçtir bugünkü iletişim çağına, bilgi çağına rağmen, oryantalizmin 100-150 yıllık İslâm düşüncesiyle alakalı ortaya koyduğu eserlere rağmen, bugün onlarca Amerikan üniversitesindeki, Batı üniversitelerindeki İslâm kürsülerinde yapılan çalışmalara rağmen hâlâ ortalama bir batı tasavvuru içinde İslâm’la ilgili akla gelen iki başlığın şiddet ve cinsellik olduğunu görüyoruz. Bu yanlış ve yönlendirilmiş algı popüler kültürün ayrılmaz parçaları haline de geldi. Hollywood filmlerinde öne çıkan başlıklar bunlardır. Bu bize giydirilmiş bir deli gömleğidir. Her gün bunlar üzerinden dünyayı okumaya kalktığınız zaman herhalde hakikat böyle bir şey demeye başlıyorsunuz siz de… Hâlbuki bunun böyle olmadığını gösteren örnekler var. Mesela İran sineması var, son yıllarda Türk sineması var, Afrika sineması var, Avrupa sinemasının belli kolları var. Şiddetin ve cinselliğin başat aktör olmadığı, insanların daha farklı melekelerine hitap eden sinema modelleri var, edebiyat, şiir, sanat modelleri var. Tabi bunların Hollywood sinemasıyla rekabet imkânları yok, adil bir rekabet ortamı olmadığı için mücadele verilmiyor. Fakat bu iki başlığı kullanarak Hollywood’un oluşturduğu Arap, Müslüman tiplemesinin çok daha tarihi bir geçmişi olduğunu akılda tutmakta fayda var. Bunlara cevap vermemiz, tashih etmemiz, bunun için de bu alanlarda daha fazla çalışmamız gerekiyor.

KÜLTÜREL TEHDİT

Bir üçüncü tehdit algısı da 8’inci ve 9’uncu yüzyıllarda ortaya çıkan kültürel tehdit algısıdır. Teolojik, askerî ve siyasî tehdit algısından hemen sonra kültürel meydan okumanın, tehdit algısının Avrupa’da güçlendiğini görüyoruz. Çünkü İslâm, çok kısa bir sürede bir inanç sistemi olmaktan bir dünya medeniyeti olmaya hızla evriliyor. Endülüs, Mezopotamya, Kuzey Afrika, Horasan civarı ve bu bölgede üretilen o büyük kültür ve medeniyet havzasında dünyanın en iyi bilim adamları, şairleri, düşünürleri bir araya geliyorlar, ya buralarda eğitim görüyorlar ya da dünyanın en iyileri buralara geliyor. Böyle bir cazibe merkezi haline geliyorlar. Çok dilli, birkaç kültür havzasını tanıyan, bilen insanlar inanılmaz bir üretim içine giriyorlar. Rasathanelerden kütüphanelere, en rafine sanatsal şiirlerden, müziğe, mimariye kadar her alanda muazzam bir eğitim döneminin olduğunu görüyoruz. Bu tabii ister istemez kültürel enerjisini yitirmiş Avrupa’nın 9’uncu ve 10’uncu yüzyıllarda bunu bir tehdit olarak algılamasını netice olarak getiriyor. Baktığınız zaman Müslüman filozoflar; önce mütercimler daha sonra filozoflar kadim Yunan düşüncesi eserlerini; Sokrat’ı, Aristo’yu Arapçaya tercüme etmeye başladıkları zaman yaşayan bir Yunan düşünce geleneği yok. Adeta ölmeye, unutulmaya terk edilmiş sadece eser olarak, yazılı olarak kalmış bir düşünce birikimi var. Katolik kilisesinin “Felsefe, bilim, bunlar inançla çok bağdaşır şeyler değil” anlayışından dolayı felsefeyi reddetmesinden sonra Aristo, Eflatun zaten okunmaz hale gelmişti. Müslüman düşünürler bunları alıp tercüme ettiği zaman aslında ölmüş bir düşünce geleneğini ihyâ ediyorlardı. Bunun da ben tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bu bilinçli bir tercihin sonucuydu.

BİR MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜRÜN BİR BAŞKA KÜLTÜRÜN HAKİKAT İDDİASINA BÎGANE KALMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Çünkü bir Müslüman düşünürün bir başka kültürün hakikat iddiasına bigâne kalması mümkün değildir. Benim bir hakikat iddiam varsa bir Hintlinin, Çinlinin evrensel hakikat iddialarına kayıtsız kalmam mümkün değildir. Kadim Yunan da evrensel hakikat iddiasını güdüyor. Kültürel tehdit algısı 9’uncu, 10’uncu ve 11’inci yüzyıllarda artarak ivme kazanmıştır.

Bugün de yine dünyaya baktığınız zaman modern tehdit algıları nedir, nasıl şekilleniyor diye baktığınızda listenin başında yine bir şekilde İslâm dünyası vardır. İslâm dünyasından kaynaklanan terör saldırıları, örgütler, bazı İslâm devletlerindeki nükleer silahlanma vs. gibi konular.

KENDİ İÇİNDE BÖLÜNEN AVRUPA, İSLÂM DÜNYASI SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA BİRLEŞİYOR

Kendi içinde son derece bölünmüş olmasına rağmen geleneksel değerlerini korumaya çalışan Hristiyan Avrupa’nın,  seküler Avrupa’nın, İslâm dünyası söz konusu olduğu zaman birleşebildiğini görüyoruz. Hiçbir konuda anlaşamayan; kadın sorunları, feminizm, silah, eğitim, sosyal politikalar konusunda anlaşamayan seküler ve Hristiyan Avrupalıların İslâm söz konusu olduğunda çok kolay bir dîni ittifak içerisine girebildiğini görüyoruz.

İslâm toplumları bugün dünyanın en zengin toplumları, devletleri değil! En büyük ordular onlarda değil, en büyük silah üreticileri onlar değil! Ama dünyada yaratılan öyle bir korku var ki sanki İslâm ülkelerini serbest bırakırsak bunlar gelip bütün dünyayı istila edecekler, bizim medeniyetimizi, özgürlüğümüzü, değerlerimizi ortadan kaldıracaklar anlayışı söz konusudur.

YÜZBİNLERCE İNSANIN ÖLDÜĞÜ ÇATIŞMALAR MALESEF İSLÂM TOPLUMLARINDA YAŞANIYOR

Hâlbuki işgale uğrayan biziz! Bugün binlerce, on binlerce insanın öldüğü çatışmalar nerelerde yaşanıyor? İslâm toplumlarında yaşanıyor. Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta, Somali’de vs. ama algı öyle bir ters edilmiş vaziyette ki bütün dünyanın en büyük kitlesel imha silahları bizdeymiş, biz üretiyormuşuz gibi, en büyük teknolojik imkânların biz sahibiymişiz gibi bir algı yaratılıp “Öteki İslâm Dünyası” algısı üzerinden bir küresel siyaset dizayn ediliyor. Bunun yereldekiuygulamalarından bir tanesini Filistin’de görüyoruz. Düşünün işgale uğramış bir toplumsunuz, işgale karşı vatanınızı savunuyorsunuz ama terörist olan da sizsiniz.

Bu tehdit algısının ne kadar büyük olduğunu göstermesi açısından bunların üzerinde bizim düşünmemiz lazımdır. Mesela dönem dönem Avrupa’da büyük araştırma şirketlerinin raporları yayınlanıyor. 2050’de Müslümanların sayısı Avrupa’da şu kadar artacak deniyor. Demografik olarak doğru olur, olmaz bilmiyoruz, kâhin değiliz. Ama herhalde bunun altında yatan mesajı anlıyoruz. Mesele bir demografik analiz meselesi değil! Müslümanlar Avrupa tarihinin son 700-800 yıldır parçası olmuşlardır. Müslümanlar oraya sonradan gelmiyorlar. 200 yıl Endülüs’te kalmıştır Müslümanlar… Ama öyle bir algı üretiliyor, öyle bir baskı kuruluyor ki Müslümanlar her an kendilerini savunmak durumunda kalsınlar, başlarını kaldırıp bir şey söyleyemesinler, bir iddiada bulunamasınlar diye çabalanıyor.

SONUÇ VE ÇARELER

Batı’nın teolojik, askerî-siyasî ve kültürel meydan okumaları halen devam ediyor ve bundan sonra da devam edecek. Önümüzdeki on yılları şekillendirebilmek, yönlendirebilmek için bu verileri doğru okuyup doğru bir çerçeveye oturtmamız lazımdır. Bunun için de kendi geleneğimizi, kültürümüzü çok iyi bilmemiz lazımdır. Aynı şekilde Batı toplumlarını da iyi tanımamız lazımdır. Yüzeysel bilgilerle, indirgemeci zihin kalıplarıyla değil Batı toplumunu, hiçbir toplumu anlayamayız. Daha derinlikli, nitelikli, daha katmanlı, incelikli okumalar yapmamız lazım. Karşımızda monolitik (yekpare) bir Batı yok. Nasıl tek tip bir İslâm dünyası yoksa tek bir Avrupa yok, Avrupa’nın içinde de nüanslar var.

AYNAYA BAKIP KENDİMİZİ ÖZ ELEŞTİRİYE TABİ TUTMAMIZ LAZIM

Aynaya bakıp kendimizi öz eleştiriye tabi tutmamız lazımdır. Biz Batı’yı ne kadar tanıyoruz? Biz tersinden, oryantalizm tuzağından ne kadar uzak kalabiliyoruz? Onları oryantalizm yapmakla suçluyoruz ama kendimiz bir oksidentalizm yaparak acaba neleri kaçırıyoruz? Batıyı ya da başka toplumları anlama noktasında ne tür kolaycılıklara kaçıyoruz? Bütün bunların analizini yapmamız lazımdır. 21’inci yüzyılın trendlerini doğru okuyacaksak ve şekillendireceksek bunun için bizim hakikaten kendimizi iyi yetiştirmemiz lazımdır. Pergelin iğnesini doğru yere batırıp, sabitleyip ondan sonra 70 bin âlemi seyrüsefer edebiliriz. Ama önce o pergelin iğnesini nereye sabitleyeceğimizi doğru tespit etmemiz lazımdır. Ama bunun için de bir birikim gerekiyor. Hükmetmeden önce anlamayı hedefleyen çalışmalar içinde olmamız gerekiyor.

HAYATIMIZDA ÇOK FAZLA HÜKÜM, ÇOK AZ HİKMET VAR

Hayatımızda çok fazla hüküm var ama çok az hikmet var. Hüküm vermek çok kolay! İşin hikmetine yani onun manasına, gerekçesine ilişkin terekemizde çok az şey var. İnsanları yargılıyoruz, toplumları yargılıyoruz ama yapılan, edilen şeyin hikmetine dair zihin dünyamızda, gönül dünyamızda çok az şey var.

İSLÂM MEDENİYETİ HİKMET TEMELİNDE YÜKSELMİŞTİR

Bizim tam tersine hikmeti çoğaltmamız lazım. Çünkü İslâm medeniyetinin yükselişinin temelinde de bu vardır. Hükümden önce hikmet geldi. Kuranî yöntem de budur. Herhangi bir yasak, helâl-haram gelmeden önce onun hikmeti anlatılıyor insanlara… Önce insanların zihinleri ikna oluyor, kalpleri mutmain oluyor sonra hükümleri kolay hale, anlamlı hale geliyor.

HİKMETİ YENİDEN KEŞFETMEMİZ LAZIM

Bizim de bu hikmeti yeniden keşfetmemiz lazım. Hükümden önce hikmetle hareket etmemiz lazım. Bu Batı okumaları için de kendi medeniyetimize dair okumalar için de gereklidir. Bilgilerin anlık üretildiği ve anlık tüketildiği bir çağdayız. Biraz sakinleşmek,biraz derinleşmek lazım… Tolstoy’un çok güzel bir tasviri var. “Bir gül bahçesinde koşarsanız hiçbir gülün güzelliğini göremezsiniz.“ Güzelliği müşahede edebilmek için biraz yavaşlamanız, bakmanız, koklamanız lazımdır. Bu sükûnete de ihtiyacımız vardır. Bunu yavaşlayalım, gevşeyelim anlamında demiyorum. Zihnî melekelerimizi doğru bir şekilde kullanmak adına bunu söylüyorum. Bu çağın yüzeyselliğine karşı, bu anlık üretip tüketmeye geçmeden önce biraz daha sakin, derinlikli okumalar yaparak hem kendimizi hem içinde bulunduğumuz dönemi hem de geleceği doğru bir şekilde okuyup anlamamız gerekir.

Ben ile Öteki arasındaki ilişki her zaman bir çatışma, bir yok etme, bir tahakküm ilişkisi olmak zorunda değildir. Ben ile Öteki birlikte yaşayabilir, birbirinden istifade edebilir, birbirini zenginleştirebilir, birbirini tamamlayabilir. Tarihte bunun örneklerini de gördük. Her Öteki illa bir ötekileştirme sürecini beraberinde getirmek zorunda değildir. Amma bunların hepsinin ötesinde Ben ile Öteki’ni anlamlı bir ilişki çerçevesine kavuşturacak olan aslında Ben’in de Öteki’nin de “ÖTESİ” ile kurduğu ilişkidir.” 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş