

Emine Kocabaş Kılınç
Raslantısal bir karşılaşma diyemem buna. Bir karşılaşma bazen bir hatırlatmayla başlar ki benim için İzmir kadar uzaktan gelen bir maille oldu bu.- Öncelikle o güzel hatırlatmayla bu karşılaşmayı başlatan sevgili abim Selçuk Türkyılmaz’a teşekkür borcumu teslim etmek isterim.-Sonra Londra’da bir meydana, New York’ta bir caddeye,Vilnius’ta- yaşadığım- bu sokağa ve bir zamanlar Sovyetler Birliğine dahil bir çok yerde caddelere, okullara adı verilen, meydanlarda heykeli yükselen Taras Şevçenko kimdir sorularıyla karşılaşmanın vakti gelmiştir.
Taras Şevçenko 1814-1861 yılları arasında yaşamış bir şair ve ressamdır. Modern Ukrayna dili ve edebiyatının kurucusu sayılır. O dönem Ukrayna,Çarlık Rusyası ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu arasında paylaşılmış Ukraynalılar ise toprak sahiplerinin köleleri konumundadır. Kiev’de serf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Şevçenko dokuz yaşına gelmeden annesini, iki yıl sonra ise babasını kaybeder. Baron Engelhardt’ın hizmetindeki bu kimsesiz çocuk, dünyanın omzuna yüklediği ağırlığı taşıyabilmek için kaleme tutunur. Mutfak işçiliğinden arttırabildiği bütün anlarda gördüğü, duyduğu ne varsa çizer. Sanat O’nun ruhunda resim olarak belirir ilkin.1828 yılında efendisi ile birlikte “benim için çok değerli” dediği Vilnius’a gelir. Vilnius çok değerlidir O’nun için çünkü sanat ve özgürlük aşkının bilinç düzeyinde doğduğu yerdir.
Büyük rüyasına doğru yürüyeceği yol burada başlar. Önceleri Engelhart, durdurmaya çalışır bu aşkı, yasaklar koyar ama Şevçenko’nun kalemiyle arasına girmek mümkün olmaz bu saatten sonra. Üç yıl sonra St.Petersburg’a gelirler. Engelhart da artık O’nun mutfak işlerini pek beceremediğine ve O’nun içindeki çizmek aşkının önünde duramayacağına kanaat getirir.Ve Şevçenko’yu Shirayev adında bir ressamın yanına çırak olarak verir. Hizmet etmekten arta kalan zamanlarında çırak olarak Shirayev’in yanında bulunduğu bu dört yıllık dönemde hayatını değiştircek denli önemli sanatçılarla tanışır. Bu tanışmalar onu özgürlüğüne ulaştıracak bir yoldur aslında. Şevçenko’nun büyük yeteneğini farkeden bu insanlar, akademiye girebilmesini isterler ancak köle olması buna engeldir. Tanıştığı sanatçılardan biri olan ünlü ressam ve profesör Karl Bryullov Rus şairi Vasili Zhukovski'nin portresini hediye eder. O portrenin geliriyle Taras Şevçenko 3 Mayıs 1838’de özgürlüğü satın alınarak özgürlüğüne ulaşmış bir adamdır artık. Akademiye girer,resim çalışmaları yoğundur. İmparatorluk sanat akademisinden üç kez gümüş madalya alır.
Ukrayna doğumlu yazar Gogol’ün “Palto”su nasıl bir anlam taşıyorsa Şevçenko’nun “kalemi” de biraz öyledir. Gogol Ukrayna’nın içinde bulunduğu durumu anlattığı “Taras Bulba”yı kelimeleriyle kurarken Şevçenko çizdiği tablosuyla Taras Bulba’yı yeniden oluşturan adam olarak anılacaktır. Ancak şiir önceliğini hep korumuştur Şevçenko için. Henüz köleyken 1837 yılının “beyaz gecelerinde” yazmaya başladığı şiirler 1840 yılında Kobzar adıyla yayınlanır. Kobzar sazıyla şiir söyleyen demektir ve Şevçenko sonraları bu isimle anılır. Yazıldığı günlerde edebiyat eleştirmenleri tarafından çok da dikkate alınmayıp, basit görülen Kobzar Türkçe’ye her ne kadar geç çevrilmiş olsa da(2009) 100’ün üzerinde dile çevrilmiştir. Daha sonra Haydamakiy adlı destansı kitabı yayınlanır. Ve sonra özgürlüğünü getiren Zhukovski’ye adadığı Katherina’sı. Bir çok şiir yazar, drama,mektuplar... Ukrayna şarkıları, çocukluğundan kulağında kalanlar ve folklorik unsurlarla beslenir şiirleri. Dilindeki akıcı berraklık, felsefik derinlik ve şiir yapısında getirdiği yeniliklerle ülkesi için modern dil ve edebiyatın başlangıcı sayılmıştır. Saint
Petersburg’da yaşarken Ukrayna’ya 1843, 1845 ve 1846 da olmak üzere 3 kez gelir. Çarlık baskıları yüzünden ağır şartlarda yaşamak zorunda kalan ülkesinin insanları onu derinden etkiler. Ukrayna’nın tarihsel ve kültürel yıkımını resimler ve bunları Ukrayna resimleri adını verdiği bir albüm içinde toplamaya karar verir.1847’de Çarlık içinde reform hareketlerini savunan Methodius Kardeşler üyeleri ile buluşur. Derneğe üye olmamasına rağmen, aramalarda bulunan Ukrayna resimleri ve “Düş” isimli bir şiiri nedeniyle tutuklanır. Artık O’nun için sürgün günleri başlamıştır. Önce Orenburg daha sonra sürgün şartlarının daha da ağırlaştığı Orsk kalesine gönderilir. Kırgız steplerinde her yeri kaplayan sessizlik ve yabancılık duygusu içinde resim çizmesi de birşeyler yazması da yasaklanmıştır. En azından kalemine kavuşma umuduyla Gogol’e yazar. Kalemine konan yasağın kaldırılması yolunda yardımını ister. Aynı sebeple Tolstoy’a yazar. Şevçenko’yu kalemine kavuşturmak için ne kadar çaba gösterseler de fayda etmez. Sürgün ancak 1857 yılında çıkan afla sona erer. Bir süre daha St.Petersburg’a girmesine izin vermezler. Artık tek isteği ülkesine dönüp Dinyeper Nehri kıyısına, Kanev’e yerleşmektir. Ancak yaşadığı zor yıllardan sonra hastalanır ve 10 Mart 1861’de St. Petersburg’da ölür. İlk olarak bedeni St. Petersburg’da Smolensk Mezarlığı'nda defnedilir. Ama Şevçenko’nun Vasiyetim (Zapovit ) şiirindeki isteği üzere cesedi arkadaşları tarafından trenle Moskova’ya oradan da at vagonunda anavatanına getirilir ve 8 mayıs’da Dinyeper kıyısındaki Kanev yakınlarında şimdilerde adı Taras Tepesi olan Çerneçka Horo'da (Keşişler Tepesi) tekrar defnedilir Tüm hayatı boyunca mücadele ettiği kölelik ölümünden sadece yedi gün sonra kaldırılmıştır. Dinyeper Nehrini bekleyen ozan gördüğü rüyanın hayata çıkacağını bilmez mi- elbette bilir. Büyük rüyası Ukrayna’nın uyandığı o sabahı görebilmektir. 47 yıllık yaşamı o sabahı görmeye yetmez. 24 yıl köle olarak, 10 yıl sürgünde, son dört yılı da takip altında yaşanmış bu hayat, burası; Ukrayna halkına, o sabaha uyanma bilincini kazandırmış bir şairdir işte!
Bu yazıyı yazmadan önce, Şevçenko’nun “Zor bu aydınlık dünyada yaşamak,/Bilmeden kararlı yolunu./ Geçmişi geçmişte bırakalım, /Bütün eski düşleri atalım!/Gidelim, çocuklar!” dediği Ukrayna’sını görebilmek için Kiev’e gitme düşüncesi geçti aklımdan sık sık. Bir süre de erteledim yazıyı ama şartlar uygun olmadı, hayat işte. Sonra öğrendim ki Nazım Hikmet de 1956 yılında aynı sebeplerle Ukrayna’ya gitmiş. Kiev’de bir T.Şevçenko müzesi var. Nazım Hikmet o müzeye gider. Şevçenko’nun kalemini görmek ister. Ancak Nazım kısa süre önce bir kalp ameliyatı geçirmiştir, müzenin yüksek merdivenlerine geldiğinde yine rahatsızlanır. Müze müdürü şairin yanına iner ve Şevçenko’nun kalemini görmek için Kiev’e gelen şairin, o kalemi görmeyi ne denli istediğini görünce, yukarı çıkıp kalemi Nazım’ın yanına indirir. Bir kalem deyip geçmeyin,bazen teknolojik anlamda en gelişmiş silahların ulaşamayacağı uzaklara ulaşabilir bir şairin kalemi. Çünkü onun hızı sadece mekanda akmaz zamanın içinde de akar.Nazım o kalem için bir şiir yazmıştır bu karşılaşmanın ardından:”Şevçenko’nun Kalemi
“....... Kapısından içeri girer girmez/Şevçenko karşıladı beni/Gözlerini görür görmez/Eğildim, öptüm elini/Oturduk aynı sofrada, ekmeğini yedim/Dnepr'in suyunda yüzümü yudum/Ustam, bahtı karalığı bilirsin dedim/Arzettim memleketimin halini/Konuştuk şiir üstüne/Yüreğim gibi dedi, yana yana/Şiir düşmeli, dedi, halkın önüne/Verdi bana kalemini...”
Edebiyatla aranız iyi olmayabilir, şiir sevmezsiniz belki ya da sanatın hayatınızda bir karşılığı yoktur. Ukrayna’yı ticari ilişkilerde hatırlamayı tercih edebilirsiniz.Olabilir. Ama dünyada aşıkların bıraktığı iz önemlidir çünkü yalnız o aşk yürütür insanı. İşte T.Şevçenko “büyük rüyasına” küçük adımlarla, hiç durmadan, cesurca” yürümeyi seçmiş aşıklardan biridir herşeyden önce. “Vatanınızı seyredin,/Dipsiz yıkıkları,/Bütün yüreğinizle kabul edin,/Kurtulun, sarılın!/Yabancı topraklarda,/Olmayan işleri/Aramayın bu yoklukta,/Ne yerde, ne gökte,/Ne de yabancı yerlerde./Kendi doğruluğun /Hem kuvvetin, hem de /özgürlüğün /Kendi evinde.”