Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


17:46, 25 Mayıs 2018 Cuma
Güncelleme: 01:52, 26 Temmuz 2010 Pazartesi

  • Paylaş
Mücadele yoksula yönelik-I
Mücadele yoksula yönelik-I

Doç. Dr. Yücel Bulut, "Yoksullukla değil yoksullarla mücadele ediliyor" eleştirisinde bulundu.

Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

Uluslararası kurumlar özellikle üçüncü dünya ülkelerinde yoğunlaşan yoksullara yönelik politikalar üretiyor ve “küresel” olarak tanımlanan yoksulluk sosyal araştırmaların ana temalarından biri haline geliyor. Son yıllarda özellikle mücadele politikalarıyla birlikte gündeme oturan yoksulluk hakkında bu çalışmalara dayanan genel kanaatler zihinlerde yerleşmeye başladı. Fakat sosyal bilimler literatüründe özellikle batı toplumları özelinde geliştirilen bu kanaat ve yargıların Türkiye’de yaşanan yoksulluk bağlamında denenmeye ihtiyacı var. Yücel Bulut ve Nail Yılmaz’ın Güvercintepe Mahallesinde yaptıkları, “Kent Yoksulluğu ve Gecekondu” başlığını taşıyan araştırma oluşan kanaat ve yargıları sarsmakta ve ezber bozmakta. Küresel düzlemde uygulanan yoksulluk politikalarını ve yaptıkları araştırma üzerinden Türkiye’deki yoksulluğu sorduğumuz Doç. Dr. Yücel Bulut, Türkiye’nin sosyal dinamiklerinin farklı bir gecekondu mahallesi ve yoksulluk türü oluşturduğuna dikkat çekti.

Söyleşinin birinci bölümünde yoksulluk politikaları ve araştırmaların yönelik, ikinci bölümünde ise “Kent Yoksulluğu ve Gecekondu” araştırmasına yönelik sorduğumuz sorulara Doç. Dr. Yücel Bulut’un verdiği cevapları okuyabilirsiniz.

Sizin yaptığınız araştırmaya geçmeden önce genel olarak yoksulluk çalışmalarına bir bakalım isterseniz. 80 sonrası süreçte yoksulluk politikaları ve yoksulluk üzerine araştırmalarda artış gözleniyor. Yoksulluk mücadele edilecek bir olgu olarak öne çıktı.Bu doğrultuda uluslar arası organizasyonların da gündemine girdi. Diğer taraftan yoksulluğu kategorize eden çeşitli kuramlar geliştirildi ve bu kuramlara göre çözüm önerileri yazılıp çizildi. Tarihi algıdan farklı bir yoksulluk olgusuyla mı karşı karşıyayız ki, bu olgu insanlığın gündemine oturdu?

Yoksulluk gerek dünyamız ve gerekse de sosyal bilimler için yeni bir olgu değil. Endüstri Devrimi’yle birlikte geleneksel tarzların yerini yeni üretim tarzları ve ilişkileri almaya başladı. Bu süreç, elbette sancılı bir şekilde gerçekleşti. Toplumsal alt üst oluşlar yaşandı, meydana gelen yeni üretim süreçlerinin sonucu olarak da yeni sınıflar ortaya çıktı. Yoksulluk konusu da bu bağlamda ilk kez karşımıza geliyor. Dikkati çeken husus, yoksula ve yoksulluğa yeni ilişkiler bağlamında farklı bir bakış açısının geliştirilmesidir.

Sanayileşen dünyanın yoksullarına hangi bağlamda bakıldı?

Ülkenin zenginleşmesiyle yoksulların sayısı arasında ters bağlantıların kurulmasından, yoksul insanların gelişmekte olan sanayi yapılarına iş gücü olarak dahil edilmesi gerekliliğine varıncaya kadar bir çok farklı açıdan yoksullara yaklaşıldığına, yoksullukla mücadelenin yapılıp yapılmamasından, bu mücadeleyi kimin yapacağına varıncaya kadar (kamu/devlet mi yoksullukla mücadele edecekti yoksa bireysel yardımlar mı yapılmalıydı) pek çok tartışma 18. ve 19. yüzyıllarda yapıldı.

80 sonrası süreçte?

Yoksulluk meselesi yeni bir şey değil. Ancak daha çok da ‘yoksullukla mücadele’ bağlamında sosyal bilimlerin ilgi alanına 1980 sonrası dönemde artan bir şekilde girdi. İktisat, sosyoloji, antropoloji, siyaset bilim gibi sosyal bilim disiplinleri yoksulluk konusu üzerine son 20-30 yıllık dönemde daha bir yoğun şekilde eğilmeye başladılar. Bu yoğun ilginin oluşmasında, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, OECD, ILO gibi uluslar arası kuruluşların konuyla ilgilenmelerinin belirleyici bir etkisi var.

TÜRKİYE GİBİ NEO-LİBERAL POLİTİKALARI UYGULAYAN ÜLKELERDE YOKSULLUK ARTTI

Bu uluslararası kuruluşların gündemine nasıl girdi yoksulluk?

IMF ve Dünya Bankası tarafından piyasa yanlısı dışa açık modelin bir gereği olarak ithalat serbestliği, reel ücretler üzerinde denetim, finansal serbestlik, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ve genel olarak devletin küçültülmesi yanında daraltıcı para ve maliye politikaları ve sosyal harcamaların kısılması vb. gibi ortak amaçları hedefleyen politikalar uygulamaya sokuldu. İstikrar ve yapısal uyum politikaları ve söz konusu kuruluşlar aracılığıyla, neo-liberal politikaları uygulamaya koyan ülkelerde -ki bu ülkeler arasında Türkiye de bulunmaktadır- İkinci Savaş sonrası dönemde yoksulluğun ciddi boyutlarda artmış olduğuna dikkat çekiliyor. Söz konusu politikalar, gerçekten de, dünya genelinde, özellikle de az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çok ciddi demografik dönüşümlere sebebiyet verdi.

NEO-LİBERAL POLİTİKALARIN ORTAK SONUCU: GÖÇ

Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın kalkınmasını uluslararası kuruluşların sunduğu reçeteler doğrultusunda gerçekleştirme yolunu tercih eden ülkelerinde kırdan kente yoğun göçlerin yaşandığını görebiliyoruz. Türkiye de kırdan kente yoğun göç dalgası yaşayan ülkelerinden birisi. Bir örnek vermek gerekirse, II. Mahmut döneminde yapılan ilk nüfus sayımlarında göze çarpan şehirli nüfus ile köylü nüfus arasındaki oranlar 1950’lerde de büyük ölçüde değişmemişti. Günümüzde ise bu oranlar tam tersine dönmüş durumda. 1950’lerle birlikte Türkiye’de başlayan kırdan kente yoğun göç olaylarının Afrika ülkelerinde ya da Latin Amerika ülkelerinde gözlenmesi de ilgi çekici. Buradan çıkarılabilecek sonuçlardan bir tanesi, küresel ölçekte uygulanan yeni ekonomi politikalarının dünyanın geri kalmış toplumlarında benzer iktisadi, demografik, sosyal ve siyasi sonuçlar yaratmış olmasıdır.

Göç çözüm oldu mu yoksulluğa?

1980’li yıllar, az gelişmiş ülkelerde ve geçiş ekonomilerinde yapısal uyum ve istikrar programlarının IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar aracılığıyla uygulamaya sokulduğu yıllardı. Zamanla, söz konusu programların, bu ülkeleri hedeflenen kalkınma ve zenginlik seviyesine getirmediği ve bir dizi kriz içerisine soktuğu, tüm dünyada yoksulluğun ciddi boyutlara ulaşmasına sebep olduğu tespiti sosyal bilimciler arasında yaygınlaştı.

Ne kadar yaygın yoksulluk?

Tahmini olarak dünya nüfusunun beşte birlik bir kesimi yoksul kategorisinde değerlendiriliyor. Bu oranın yarıya yakını Güney Asya’da, dörtte bire yakın bir kısmı Güney Sahra’da, yine dörtte bire yakın bir kısmı da Doğu Asya ve Pasifik’te yaşıyor. Yakın vadede dünya nüfusunda 2 milyara varan bir artış olacağı ve bunun tamamına yakın bir kısmının da azgelişmiş ülkelerde yaşayacağı tahmin ediliyor. Yoksulluğun azalacağına ilişkin herhangi bir ciddi işaretin olmayışına, bu nüfus tahminlerini de eklediğimizde meselenin ne kadar kaygı verici olduğu daha net ortaya çıkıyor.

Bu kriz durumu yoksulluğun dünya gündemine oturmasını da açıklıyor?

Bu durum, yoksulluk konusuna ilgiyi ulusal ve uluslar arası düzeylerde artırdı. 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan bu ilgi çerçevesinde, UNICEF’in 1987 yılında yayınladığı rapordan söz edilebilir. 1990’lı yıllarda özellikle yoksulluk konusu, BM, OECD, ILO, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi çeşitli kuruluşlar tarafından daha kapsamlı şekilde ele alınmaya ve takip edilmeye başlandı. Örneğin: BMKP, 1990 yılında yıllık olarak İnsani Gelişme Raporu’nu yayınlamaya başladı. Birleşmiş Milletler 1996 yılını Yoksullukla Mücadele Yılı, 1997-2006 dönemini de Yoksullukla Mücadele On Yılı ilan etti. 2001 yılında Davos’ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu’nun ana temasını “yoksulluk” konusu oluşturmaktaydı. 2000 yılında gerçekleştirilen ve 147 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı Binyıl Zirvesi’nde de mutlak yoksulluk içinde yaşayan insan sayısının 2015 yılına kadar yarıya indirilmesi yönünde ilke kararı alındı.

ÇEVRE ÜLKELERİNİN YOKSULLARI MERKEZ ÜLKELERİN DE SORUNU

Yoksullukla mücadele nasıl küresel düzeye çekilebiliyor, zengin ülkeler niye ilgileniyor yoksullukla?

Dünya ekonomisi, geçmiş dönemlerden çok daha fazla birbirine bağımlı. Merkez ve çevre ülkeler arasında sıkı ilişkiler söz konusu. Azgelişmiş ülkeler, merkez ülkelerde planlanan ekonomi politikaların dışına çıkma şansına da pek sahip değiller. Küresel ekonominin sorunsuz işleyişinde ve büyümesinde, dolayısıyla, birincil derecede önemli olmasa da, çevre ülkelerinin de belli bir önemi söz konusu. Dolayısıyla, küreselleşen dünyada, çevre ülkelerinin yoksulları bir açıdan merkez ülkelerin de sorunu haline geldi. Dünya nüfusunun artış hızı ve eklemlenen yeni nüfusun da büyük ölçüde yoksul bölgelerden gelecek olması, gelecek 20 ya da 50 yılda, merkezin üzerine hem büyük bir yük yükleyecek, hem de sistemin işleyişi açısından ciddi toplumsal ve siyasal riskleri beraberinde getirecektir. Durum böyle olunca, uluslar arası iktisadi ve siyasi kuruluşların dünya genelindeki yoksulluğu bir mesele olarak kavramsallaştırması, araştırma programlarını teşvik etmesi ve yoksulluğu ortadan kaldırıcı ya da baş edilebilir sınırlar içerisine çekici çabalara girişmesiyle karşılaşıyoruz.

Çizdiğiniz tabloda dünya nüfusunun beşte biri yoksul ve göstergeler bu oranın günden güne arttığına işaret ediyor. Neo-liberal politikalar çözüm olma yerine yoksulluğu artırıyor. Kapitalist ekonominin ciddi bir kriziyle karşı karşıyayız. Buna karşın küresel bir tepki de belirmeye başladı. Bu rahatsız kesimin tepki ve refleksleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yerel ya da küresel ölçekte, küresel ekonomik ve siyasal politikalara karşı belli bir rahatsızlığın olduğu, dünyanın çeşitli bölgelerinde ve ülkelerinde değişik vesilelerle gerçekleştirilen eylemlerden anlaşılıyor. Gittikçe yaygınlaşan küreselleşme karşıtı eylemler bunlardan biri. 1 Mayıs gösterilerinde ve hatta futbol maçları sonrasında sergilenen sevinç gösterilerinde de bu rahatsızlığın izlerini görmek mümkün. En taze örnek, bu yıl Güney Afrika’da düzenlenen dünya kupası vesilesiyle yaşandı. Dünya kupalarına 1962’den beri katılan Şili milli takımı, grup maçlarındaki ilk galibiyetini Honduras’ı 1-0 yenerek aldığında başkent Santiago’da binlerce kişinin katıldığı sevinç gösterileri yapıldı. Ancak gösteriler, katılımcıların sosyo-ekonomik sıkıntılarını hatırlamasıyla olsa gerek, bir noktadan sonra kapitalizmin simgelerine dönük yıkıcı bir saldırıya dönüştü. Bankaların, lüks mağazaların camları indirildi, bankamatikler tahrip edildi. Polisin müdahalesiyle sona eren sevinç gösterileri dolayısıyla 80’i aşkın gösterici tutuklandı.

Bu tepkileri, alternatif arayışı olarak okumak mümkün mü?

Bütün bunlar, küresel ekonomi politikalarına duyulan belli bir tepkiyi yansıtıyor. Ancak bu gösterilerden ya da eylemlerden hareketle, mevcut küresel ekonomi politikalarına alternatif politikaların geliştirilmesinden söz etmek mümkün gözükmüyor. Hatta mevcut ekonomi politikalarının alternatifsizliğinden söz etmek daha doğru gibi duruyor. Daha doğrusu, kapitalist ekonominin kendisini dünyanın her yerinde kabul ettirmesinden söz edebiliriz. Hele hele, sosyalist bloğun çözülmesi ve Amerikanvari tarzda yeniden örgütlenmesiyle birlikte bu alternatifsizlik daha da belirginleşti. Dolayısıyla 1960’larla birlikte dillendirilen ‘ideolojilerin sonu’ ya da daha yakın tarihlerde ifade edilen ‘tarihin sonu’ gibi değerlendirmeler hayata geçirilmiş gibi duruyor.

Yani kapitalizm biricik ve mükemmel sistem oluyor. Sistem genel-geçer olunca tepkiler de sistemi tahkim eden iç sorun haline mi geliyor?

‘İdeolojilerin sonu’ ya da ‘tarihin sonu’, belli bir ideolojinin ve aynı zamanda da belli bir siyasal kutbun diğer ideolojiler ve siyasal kutup üzerinde galebe çalmasını ifade eden tanımlamalar. Üzerinde konuştuğumuz konular açısından, kapitalist dünyanın ve liberal ekonominin sosyalist ekonomi ve blok üzerinde kurmuş olduğu üstünlük kastediliyor. Başka bir deyişle, kapitalist bloğun tüm dünyanın sahibi haline geldiğinin farklı bir şekilde ilanıdır bu. Durum böyle olunca, dünyanın ücra bir köşesinde meydana gelen gelişmeler ya da ortaya çıkan sorunlar, kapitalist bloğun bir sorunu haline geliyor. Sınırlar ve coğrafya bu noktada bir önem arz etmiyor. Aynı durum, küresel iktisadi ilişkiler ve çıkarlar için de geçerli.

YOKSULLARIN ÇOĞU ÇIKARLARINI BU SİSTEMDE GÖRÜYOR

Yoksulluk politikaları kapitalizmin krizlerini yamama politikası haline mi geldi?

Küresel ekonominin sahipleri ve bu sahipler adına gelişmeleri takip eden kurumların yoksulluk konusuna eğilmelerindeki öncelikleri, elbette, sistemin çıkarları olmuştur. Bunda garipsenecek bir durum da yoktur. Egemenler, iktidarlarını devam ettirebilmek için gerekli tüm önlemleri almak isteyeceklerdir ve alıyorlar da. Çıkarları sistemin değiştirilmesinde olanların da, sistemin değiştirilmesi için her türlü girişimde bulunmalarından daha doğal bir şey olamaz. Burada sorun, egemenler ile üzerlerinde egemenlik kurulanlar arasındaki muazzam güç dengesizliğidir. Dahası, yoksulların büyük çoğunluğunun mevcut iktisadi ve siyasi ilişkilerin devamında çıkarlarını görüyor olmalarıdır. Böyle bir tablo içerisinde, hangi sebeple ilgilenilmiş ve kamuoyuna nasıl sunulmuş olursa olsun yoksulluk sorununun giderilmesine yönelik girişimler, yoksulluğu üreten ekonomi politikalarının sahibi olan sınıfların varlıklarını daha uzun süreli kılacaktır.

Diğer taraftan yoksullukla mücadele politikaları bu egemenlerin aleyhine de olmuyor mu?

Karlarının çok cüzi bir kısmından vazgeçmeleri, bu iş için yeterli oluyor. Aslında bu, kısa vadeli karlarından birazcık fedakarlık yaparak karlarını uzun vadede daha da artırmayı tercih etmeleri anlamına geliyor. Uluslararası kuruluşların yapmış olduğu ya da teşvik etmiş çalışmalara veya yoksullukla mücadele bağlamında kullanılmak üzere ayrılan fonları bir ölçüde bu şekilde değerlendirebiliriz. Yoksulların durumlarında belki bir iyileşme görülebilir bu tür girişimlerle; ancak bu girişimlerin yoksulluk sorununu bütünüyle ortadan kaldıramayacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Sistemin, yoksulluğu bütünüyle ortadan kaldırmak gibi meselesinin olup olmadığı ayrıca tartışılması gereken bir konu. Zaten adı üzerinde: Yoksullukla mücadele. Bir yönüyle bu, aynı zamanda, yoksullarla mücadele. Yoksulların zenginlerle ya da sistemle olan mücadelesi değil. Yoksulluk araştırmalarının ve yoksullukla mücadele programlarının bir amacı da, zaten, yoksulların mevcut sıkıntılarının ‘yoksulların zenginlerle mücadelesi’ haline gelmesini engellemek.

Yücel Bulut kimdir?

 

İÜEF Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, aynı bölümün, 1993’te “Türk Dostları: Pierre Loti ve Claude Farrere” başlıklı çalışmasıyla yüksek lisans ve 2000’de “1945 Sonrasında Oryantalizme Yöneltilmiş Eleştirilerin Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle Doktora programını başarıyla tamamladı. 1994’ten beri İÜEF Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. Bulut’un Oryantalizmin Kısa Tarihi (2. baskı, İstanbul: Küre Yayınları, 2004) ve Kent Yoksulluğu ve Gecekondu (Nail Yılmaz’la birlikte, İstanbul: Beta Yay., 2009) adlı kitapları ve Türkiye’nin modernleşme serüvenine dair yayınlanmış pek çok makalesi bulunuyor.

 

Devam edecek...

 

 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş