Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


17:46, 25 Mayıs 2018 Cuma
Güncelleme: 12:30, 02 Ağustos 2010 Pazartesi

  • Paylaş
'Yoksulla mücadele'-II
'Yoksulla mücadele'-II

Sosyolog Doç. Dr. Yücel Bulut, mücadelenin yoksulluğa karşı yapılması gerekirken yoksullarla yapıldığını vurguladı.

Aynur Erdoğan-Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Doç. Dr. Yücel Bulut Türkiye’nin sosyal dinamiklerine özgü gelişen gecekondu ve yoksulluk olgularını değerlendirdi.

Güvercintepe üzerine yapmış olduğunuz çalışmada ‘kent yoksulluğu’ kavramı ön plana çıkıyor. Kent yoksulluğu denince ne anlamalıyız?

Küresel ölçekte yoksulluk “kentsel” nitelikli bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla kırsal yoksulluk temel ilgi dışında kalmaktadır. Farklı toplumsal, kültürel, ideolojik bağlam ve sosyal güvence sistemleri altında farklı anlamlar kazansa da kent yoksulluğu, gelişmiş ülkelerde etnik veya cinsiyet ayrımcılığıyla yakından ilişkili, uzun süreli işsizlik, motivasyon eksikliği, moralsizlik, madde bağımlılığı, kadınların yoksullaşması, çocuk/genç anneler, evlilik dışı annelik, çocuk suçluluğu vb. sorunlarla anılan bir kavramdır.

Bütün sorunları saydınız nerdeyse…

Yoksulluk her gün onu yaşayan için, bölünemeyen bir bütündür. Yoksulluk deneyimi sadece bir gelir azlığı, temel kentsel hizmetlerden mahrum olma değildir, aynı zamanda alt sosyal statülü mahallelerde yaşama, kent mekanında marjinalleşme, sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme, adalet, eğitim, sağlık hizmetlerinden daha az yararlanabilme, şiddete daha açık olma, yeterli güvenliğe sahip olmamaktır. Bu bütünlük hem mekânsal düzeyde hem bireysel düzeyde yoksulluğun sürekli olarak yeniden üretilmesinin koşullarını oluşturuyor.

Kent yoksulluğu deyince ortaya çıkan sosyal hiyerarşide mekânsal ayrışma gibi bir olguyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu son dönemde gördüğümüz güvenlikli siteler veya rezidanslar denen yapılanmaların hemen yanı başında gecekondu mahalleleri. Güvercintepe de bu duruma örnek. Bu mekânsal ayrışma olgusunu açıklarken mesela David Harvey “insanlar kendileriyle benzer olduğunu düşündükleri kişilerin yanında yaşamak ister” diyor. Sizce mekânsal ayrışmanın temelinde nasıl bir anlayış var?

Günümüzde yaşananlara bakıldığında, Harvey’in değerlendirmesi haklı çıkıyor gibi. Yapılan çalışmalarda da bu sonuca ulaşılıyor. İnsanlar, statü açısından eşit ya da yakın oldukları sosyal çevre içerisinde olmayı tercih ediyorlar. Böyle bir durumda kendilerini daha rahat hissediyorlar. Belki de, modernliğin bir gereği olarak değerlendirmeli bu durumu. Kendini bir şeyden dışlama, başka bir şeye dâhil etme hali. Başka bir deyişle, söz konusu mekânsal ayrışmayı, kişinin oluşan yeni kavram dünyasında kendi konumuna uygun gördüğü bir yere oturtma/yerleştirme çabası olarak değerlendirmek mümkün.

Ama modern öncesi dönemde zengin-fakir şeklinde bir mekansal ayrışmaya dönüşmüyordu bu durum?

Evet. Türkiye’de zengin olmak yeni bir şey değil. Varlıklı insanlar her daim oldu. Fakat yakın tarihlere kadar zengin ile yoksul aynı mahallede, aynı binada yaşayabildi. Çocukları aynı okullarda okuyabildi. Belli bir ortak payda içerisinde birbirleriyle dayanışabildiler. Spor yazarı bir hanımefendinin bir yazısı aklıma geldi: 1960’larda ilkokula gittiğini tahmin ettiğim yazar, varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına karşın beslenme çantasının –o dönem için lüks sayılabilecek meyve ve diğer gıda maddelerinden haberdar olunmasına ve bunları temin etme imkânlarının olmasına karşın- orta halli ya da fakir aile çocuklarının yiyip içebildiklerinin dikkate alınarak hazırlandığını yazıyordu. Diyeceğim o ki, 60’larda veya 70’lerde insanların zenginliklerini ya da statülerini, başkalarına hava atmak ya da onlardan farklı olduklarını göstermek için kullanmak gibi bir tutumları yoktu. O yıllarda sınıf farklılaşmaları ya da sınıf atlama durumları yok muydu? Muhakkak vardı, ancak günümüzde yaşanan ölçekte ve hızda olduğuna ilişkin bir işaret yok.

Zengin her dönemde olduğuna göre neden nedir sebebi mekansal ayrışmanın?

Dolayısıyla, yeni sayılabilecek insanların bu kendisinden farklı olandan ayrışma, benzerleriyle birlikte olma ve maddi imkânlarına eşdeğer kabul edilen bir hayat standardına göre yaşama isteğini yalnızca zenginleşmeye bağlayamayız. Zenginleşmenin nasıl gerçekleştiğinin bu konuda belki bir etkisi vardır. İkinci bir husus, söz konusu mekânları inşa eden ve pazarlayan şirketlerin kullandıkları söylemlerin muhtevası bu konuda bize önemli ipuçları verebilir. Belli özelliklere sahip insanların egolarına yönelik olarak ‘sen diğerlerinden farklısın, onlarla birlikte yaşamayı hak etmiyorsun, daha iyilerine layıksın’ türünden mesajlarla süslü söylemin gücü de dikkat çekici. Diğerlerinden farklılığın yalnızca ekonomi merkezli olmadığının da altını çizmek lazım. Bu farklılıklar dinî temelli de olabilir, ideolojik temelli de. Siyasî temelli de olabilir, statüsel temelli de. Belki ekonomi, söz konusu ayrışma mekânları içerisinde ayrıca değerlendirilmesi gereken bir hiyerarşi oluşturuyor. Ancak bizzat zenginliğin kendisi, bana göre, tek başına bu süreçleri açıklamak için yeterli değil.

O nedenle belki bu dönüşümü; bir, imkanların artması; iki, yeni imkanların oluşturulma süreçleri ve imkanlardan yararlanma tarzlarını belirleyecek yeni bir değerler dünyasının oluşumu; ve üç, dünyaya, zenginliklere ve statülere yaklaşımı belirleyen değerler dünyamızda yaşanan değişimler bağlamında değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bugün itibariyle, belki yansımalarını her geçen gün artarak gördüğümüz fakat bütünüyle ortaya çıkmayan süreçler bu ikinci ve üçüncü maddede belirttiğimiz hususlar. Bilinçli ya da bilinçsiz, ama devasa bir dönüşüm yaşıyor Türkiye.

Mesela gözünün önünde bir yoksul varken aşırı harcayamaz bir insan değil mi? Psikolojik bir etkisi olabilir.

Sanıyorum, meseleyi sadece aşırı tüketim arzusunu kolaylıkla gerçekleştirme isteğiyle açıklayamayız. Bunun da bir etkisi muhakkak vardır. Ancak kişinin sahip olduğu zenginliklere ya da özelliklere uygun olarak değerlendirdiği bir ortamda yaşama isteği daha belirleyici oluyor bu türden tercihlerde. Burada önemli olan unsur, kişinin statüsünü belirleyen sabitelerde farklılıkların yaşanması. Kişi, geçmişte de zengin olabilir. Ancak geçmişte, ait olunan çevrenin kültürel sabiteleri/değerleri onda bir mekân değişikliğine gitme ihtiyacı yaratmıyordu. Türkiye’nin yaşadığı yeni gelişmelerle/süreçlerle birlikte, kişinin statüsünü yeniden tanımlayan değer dönüşümleri etkili oluyor. Ya da, yeni zenginleşmelerle birlikte –zira kabul edelim ki, Türkiye’de hem yeni zenginleşme imkânları, hem de kişilerin bu zenginliklerini yaşama imkânları geçmiş 20-30 yıla kıyasla hayli artmış durumda- kişi, yeni konumunun tadına varacak, keyfini çıkaracak ortamlar arıyor. Dolayısıyla söz konusu mekân değiştirme ihtiyacının sebeplerini araştırırken, ekonomik ya da psikolojik faktörlerin yanı sıra Türkiye’nin yaşadığı bu türden genel kültürel farklılaşmalarının boyutlarını da irdelemek gerekiyor.

O halde kişilerin tercihlerini, zengine ve fakire bakışlarını etkileyen zihinsel bir dönüşümden bahsediyoruz.

Bu nedenle bu konudaki bir analizde, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı batılılaşma/modernleşme serüveninin geçirdiği evreleri ve aldığı yeni boyutları ihmal etmemek gerektiği kanısındayım.

Modernleşme serüvenine paralel mi gelişiyor?


Malumunuz, Türkiye’de modernleşme/batılılaşma devlet katıyla sınırlı olarak başlatılan bir süreç. Meşrutiyet ve özellikle de Cumhuriyet sonrasında toplumun modernleştirilmesine çalışılıyor. Ancak bu çabalar, nihai noktada, kendi elitleriyle sınırlı bir çerçevede kalıyor. Günümüzde ise, modernleşme daha geniş bir toplumsal tabana yayılmış durumda. Konu ile ilgili meşhur bir kitabın başlığına gönderme yaparak ifade edecek olursak, artık batılılaşmayı ‘ihanet’ olarak gören kesimlerin de –ciddi bir sorgulama da yapmaksızın- bu modernleşme süreçlerine katıldıkları bir dönemi yaşıyoruz. Modernlik insana farklı bir bilinç sunuyor. İnsanın kendisine, karşısındakine, ailesine, çevresine, dünyaya, ekonomiye, öte dünyaya ilişkin farklı bir değerler manzumesi sunuyor ve kişiden bu değerlere uygun bir hayat talep ediyor. Güvenlikli sitelerde yaşama hali ve isteği de, bu genel bilinç dönüşümünün güvenlikli siteler özelindeki bir durumdur. Güvenlikli sitelerde yaşamayan insanlarda da, bu genel bilinç dönüşümünün izlerini bulmak mümkündür. Güvenlikli sitelerde yaşamak hastalıklı bir durumun tezahür ettiği yegâne örnek değildir. Eğer sıkıntılı bir durumdan söz ediliyorsa, güvenlikli siteler, bu genel sıkıntılı durumun tezahür ettiği alanlardan yalnızca bir tanesidir. Dolayısıyla, meseleye biraz daha üst bir noktadan ve tersinden bakmakta fayda var. Eğer Türkiye’nin yaşadığı dönüşümü anlamak istiyorsak farkında olunması gereken husus budur kanaatimce.

Güvenlikli siteler bağlamında özellikle batılılaşmayı “ihanet” olan gören kesimlerde yaşanan dönüşüme bakarsak…

Belki tekrar olacak ama şunu belirtmekte fayda var: Kişinin yaşadığı mekânı değiştirme isteği, bir yönüyle, kişinin daha önce bulunduğu çevre içerisinde istemeyerek bulunduğu anlamına geliyor. Bir zorunluluk olarak görülüyor belki. En azından değerlendirmeye katılması gereken bir husus bu. Fakat bu durum, aynı zamanda kişinin kendi geçmişinden ve dolayısıyla da kendisinden kaçması anlamına da geliyor. İkinci olarak, kişinin kendisini sunulan yeni değerler ve imkânlar çerçevesinde gerçekleştirme isteğini yansıtıyor. Ancak tanımına uygun ‘güvenlikli siteler’, kişinin kendisiyle, ailesiyle ve çevresiyle olan her türden insani ilişkilerinin muhtevasını köklü bir biçimde değiştiriyor. Bu da, bir açıdan, kişinin özgürlüğünü ve iradesini yeni değerlere, araçlara ve aracılara teslim etmesi anlamına geliyor. Bir müddet sonra, kişinin pek çok şeye yabancılaşmasına sebebiyet verebiliyor.

Ekonomik süreçlerle de birlikte okuyunca 1980 sonrasında, Türkiye’nin kapitalistleşme ve modernleşmesinin en çok sonuç aldığı süreçte, sanki bu tür bir olgu ortaya çıkıyor…

Ekonomik süreçlerdeki gelişmeleri takip edebilmek açısından İstanbul açıklayıcı bir örnektir. 1980 sonrasında (hatta tarihsel olarak 1950’lerde girişilen yol yapım çalışmalarına, şehir genelindeki yeni düzenlemelere vs. kadar geriye gitmek de mümkün) İstanbul’un hemen her alanda çehresi çok ciddi olarak değişiyor. Ulaşımdan iletişime varıncaya dek pek çok alanda yapılan yatırımlara, gökdelenleşmelere, lüks konut üretimlerine vs. bakılınca bu dönüşümü görmek çok kolay. Bugün uluslar arası şirketlerin Orta Doğu ve Orta Asya’ya açılan bir kapısı konumuna geldi İstanbul. İstanbul’un bu konumunu pekiştirme arzusunun da, gerek merkezi ve gerekse de yerel idarelerin öncelikli meselesi olduğunu her fırsatta yapmış oldukları açıklamalardan takip edebiliyoruz.

O zaman gelir dağılımındaki adaletsizliğin en çok görüldüğü şehir de oluyor İstanbul?

İstanbul’un ulusal ve uluslar arası ticari ilişkilerin örgütlendiği bir finans merkezi olarak öne çıkmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirebiliriz bu durumu. İstanbul’da –genel olarak da Türkiye’de- oluşan bu zenginliğin toplumun her kesimine dengeli bir şekilde pay edilmediği bilinen bir gerçek. İktisadi açıdan bu ne kadar mümkündür, onu da bilemiyorum. Bu iktisatçıların değerlendirmesi gereken bir durum. Ancak Türkiye nüfusunun yaklaşık 1/5’lik kesiminin yaşadığı İstanbul’daki servetin dağılımı, Türkiye’nin gelir dağılımı ortalamalarını da önemli ölçüde etkiliyor. Zenginliğin toplumun düşük gelirli kesimlerine daha fazla yayılmasıyla birlikte, zengin ile fakir arasındaki bu uçurum belki orantısal olarak yine korunacaktır ama, gelir dağılımındaki uçurumdan kaynaklanan sıkıntılar daha katlanabilir hale gelebilecektir kanaatindeyim. Ancak şu an itibariyle, halen bir süreç yaşanıyor ve henüz her şey yerli yerine oturmuş değil. Üretilecek sağlıklı ekonomi politikalarıyla bu süreç daha sancısız geçirilebilir.

Medyada suçla yoksulluğu ilişkilendirme gibi bir eğilim var. Sizin yaptığınız araştırmada da %74.5 gibi bir rakam mahallelerinde suç işlendiğine inanıyor. Gerçi bu tür bir şeye maruz kaldınız mı diye sorulduğunda bu rakam %20’lere kadar iniyor ama böyle de bir inanç var. Bu rakam sizce yoksulluk-suç ilişkisindeki bu kanaati güçlendiriyor mu, yoksa bu sadece bir retorikten mi ibaret?

Bunlar suçun niteliğiyle alakalı şeyler biraz. Böyle genel bir yaklaşım var ama sosyal bilimlerdeki bütün bu yaklaşımların Türkiye özelinde tekrardan sorgulanmasında fayda var. Ülkeden ülkeye değişebilir bu. Sinemadan iki örnek aklıma geliyor. İkisi de gerçek olaylara dayanarak yapılmış filmler. Birincisi, 1960’larda Brezilya’nın Rio kentinin varoşlarından Tanrıkent’i anlatıyor. Diğeri de daha yakın bir tarih diliminde, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Johannesburg’un bir bölgesini, Hilbrow’u anlatıyor. Her iki filmde de, ‘slum’ olarak adlandırılan gecekondu/varoşlarda olup bitenler işleniyor. Bu iki örnekle Türkiye’nin gecekondu bölgelerini mukayese ettiğimiz zaman arada çok önemli farkların olduğunu kolaylıkla görebiliyoruz. Konu ile ilgili akademik literatürü incelediğimizde de bu farklılığı görmek mümkün. Dünyadaki örneklerde geleceğe ilişkin iyileşme yönünde bir değişime dair umudu göremiyoruz; Türkiye’de ise yoksullukla özdeşleştirilen gecekondu bölgelerin kahir ekseriyetinde bir umut taşıma hali var. O nedenle, söz konusu değerlendirmeler sorgulanmaya muhtaç değerlendirmeler.

İstanbul’un, diğer metropollerle karşılaştırıldığında, suç oranının daha düşük olduğu söyleniyor...

İstatistiki verilere bakmak gerekiyor. Genelde yoksul semtlere, yoksullukla nam salmış yerlere ilişkin böyle bir algı var. Fakat çöküntü bölgesi ya da yoksul bölgeler olarak adlandırılan bölgelerdeki suç oranları, belli bir düzeyde refahın olduğu bölgelerdeki suç oranlarıyla mukayese edildiğinde çok da yüksek değil. İlla ki, her bölgede olduğu gibi yoksul bölgelerde de belli suçlar işleniyor. Ancak yoksul olarak kabul edilen bölgelerin belli suçların yoğun ve örgütlü bir şekilde işlendiği, başka bir deyişle, suçun örgütlendiği ‘suç bölgeleri’ haline geldiklerinden söz etmek pek mümkün gözükmüyor.

Vefa’da yaptığınız araştırmada, Vefa'nın sakinlerinin daha çok İstanbul’a çalışmak için gelen bekârlardan oluştuğunu söylüyorsunuz. Orada farklı bir sosyal yapılanma mı vardı?

Vefa, tarihî yarımada içerisinde yer alan bir semt. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde ekonomik, ticarî ve kültürel merkezlerine yakınlığıyla dikkat çeken bir yerleşim alanı. Cumhuriyet döneminde İstanbul’daki planlama çalışmaları çerçevesinde bu tarihî önemini yavaş yavaş kaybetmiş. Zamanla değişen iktisadî ilişkilere bağlı olarak, demografik yapısında da önemli değişimler yaşamış. Geçmiş dönemlerin demografik yapısından izler taşısa da, bugün itibariyle semtte 1950’lerde ya da daha öncesinde buraya yerleşip kalmış insan/aile sayısı hayli az. Bu yönüyle –Eminönü’nün diğer birçok semtiyle birlikte- Vefa, Cumhuriyet döneminde İstanbul’a göç eden Anadolu insanının ilk gördüğü ve yerleştiği bölgelerden biri olmuş. Bugün de Vefa, daha çok bu özelliğiyle göze çarpıyor. İstanbul’a temelli yerleşim amacı gütmeyen, İstanbul’un iş imkânlarını tanımak isteyen, bu imkanlardan yararlanmak isteyen göçmenlerin, mevsimlik işçilerin zaman kazandıkları, para kazanıp memleketlerine geri dönene kadar barınma ihtiyaçlarını ucuz bir şekilde karşıladıkları bir semt olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla, Eminönü’nün diğer birçok semti gibi, yoğun bir bekâr nüfusu ve bekâr odalarını bünyesinde barındıran bir semt. Bunun yanında elbette hatırı sayılır bir aile de semtte yaşıyor. Ancak bunların yaşama ve geçinme koşullarına bakıldığında, elde ettikleri gelirlerle, örneğin herhangi bir gecekondu bölgesinde bu denli rahat yaşayabilme olanaklarının olmadığı da görülüyor. Vefa, bu ailelere ve bekâr işçilere ucuz barınma imkânı sağladığı gibi, iş alanlarına ulaşmada sağladığı kolaylıklarla da dikkat çekiyor. Ancak uygulanan kentsel dönüşüm projelerinden Vefa da nasipleniyor. Örneğin bu çerçevede yoksul ailelerin yaşadığı ya da bekâr odası olarak kullanılan pek çok bina yıkılıyor. Dolayısıyla semtin demografik yapısında bir değişim gözleniyor.

Geçiş bölgesi olmuş…

Bugüne kadar biraz öyle olmuş. Ancak bundan sonra daha farklı durumlar söz konusu olabilir. Zira yaşanan ekonomik krizler ve ülkenin ekonomik düzeni, buralarda yaşayan insanlara konumlarını pek fazla değiştirebilme imkânı vermiyor artık. Mevsimlik işçiler, zaten gidip geliyorlar. Çoğunluğu 1980 sonrasında yaşanan göçlerle semte gelen ailelerden oluşan kesim ise, meslekî beceri ve donanımlardan yoksunlukları nedeniyle durumlarını değiştirmelerine izin verebilecek işlerde çalışamıyorlar. Ancak günlerini kurtarabiliyorlar. Vefa’da yaptığımız araştırmada çıkan sonuçlardan birisi, semte göç edip yerleşenlerin % 50’den fazlasının, göçten önceki durumlarından daha kötü durumda olduklarını beyan etmeleriydi.

Güvercintepe’de geleceğe dair beklentilerini sorduğunuz sorunun yanıtlarında geleceğe ümitle ve olumlu bakanların oranı yüksek.

Evet. Bu ümit, özellikle çocuklarıyla ilgili olarak artıyordu. Eğitim görmeleri nedeniyle çocuklarının durumlarının, kendilerininkinden daha iyi olacağına ilişkin umutlarını koruyorlar. Ancak gelecekte işlerin daha da kötüye gideceğine ilişkin düşünceye sahip olanların oranı hiç de azımsanamayacak bir düzeydeydi.

Mesela bekârların yaşadığı Vefa’yla daha çok ailelerin yaşadığı Güvercintepe’yi sosyal anlamda karşılaştırırsak…

Yukarıda da belirttiğim üzere, Vefa daha çok İstanbul’a göç edenlerin ilk gördükleri, tanıdıkları bölgelerden biriydi. Buna bağlı olarak da, geçicilik burada yerleşenler için önemli bir özellik. Ailelerin sayısının azımsanamayacak düzeyde olmasına karşın mevsimlik işçilerin ve bekâr odalarının çokluğu da bunu yansıtıyor. Güvercintepe ise, daha geç bir tarihte yerleşime açılmış olan bir bölge. Fakat netice itibariyle en azından arsa ve gecekondu alabilecek, belli bir düzeyde kira ücreti ödeyebilecek ailelerin oturduğu bir mahalle. Alt yapılar açısından şu an itibariyle çok da farklı değil aslında. Ancak arada bir fark var. Güvercintepe, yeni kurulan bir mahalle olması itibariyle yavaş yavaş alt yapı sorunlarını giderebiliyor. Vefa’da ise, eskimişliğin ve yıpranmışlığın izlerini görebiliyorsunuz. Kentsel dönüşüm projeleri bağlamında da bu konularda da iyileştirmelerin olacağını bekleyebiliriz. Ancak proje tamamlandığında çok ciddi bir demografik dönüşümün olacağı da açık.

Güvercintepe’de sosyal yapı nasıl?

Güvercintepe, 1980’lerin ikinci yarısında İstanbul’un değişik semtlerinden ve Anadolu’dan göçlerle kurulan bir semt. Tokat, Bitlis ve Adıyaman’dan gelenlerin oranı öne çıkmış. Kürt nüfusun belli bir yoğunluğu var. Örneğin o dönemde henüz kapatılmamış olan DTP’nin Küçük Çekmece ilçe teşkilatı Güverintepe’de bulunuyordu. Cemevi etrafında öbeklenen önemli bir Alevi nüfus var. Bunlara bağlı olarak Türk-Kürt, Sünni-Alevi gerilimleriyle de karşılaşabiliyorsunuz. Ancak mahalli örgütlenmeler ve hemşehri dernekleri bu gerilimlerin büyük çatışmalara dönüşmesini engelleyebilme başarısı göstermiş. Vefa’da ise tek tük de olsa geçmişi 1920’lere, 1950’lere uzanan aileler de var, semtteki geçmişi 10-20 yıl aralığına sıkışan Adıyamanlı, Diyarbakırlı aileler de.

Kargaşaya teşne bir çeşitlilik mi var?

Gelir seviyelerinde ya da toplumsal ve mezhebî kökenlerde farklılıklar olsa da, aslında çok da farklı sosyal yapılar yok. Mevsimlik işçiler ya da aileler, belli bir ekonomik uğraşla didinerek ailelerini ve kendilerini koruma, hayatta tutabilme ve geliştirme isteğindeler. Bu da, belli bir düzen içerisinde kalmalarını sağlıyor. Geçmişten getirmiş oldukları değerler de bu konuda kendilerine yardımcı oluyor. Ancak, daha önce de vurguladığım üzere, yoksulların daha da yoksullaşmasına neden olan ekonomik krizler ve hemen her alanda yaşanan küresel ve yerel dönüşümler, bu kesimleri dışsal bazı müdahalelere açık hale getirebiliyor. Bunun örneklerini de gerek Güvercintepe’de ve gerekse de Vefa’da görebilmek mümkün.

Sosyal sınıflar arasındaki geçişkenlik yavaş yavaş azalıyor mu?

Bu hareketlilik bundan 20-30 yıl evveline göre hızını epeyce kaybetmiş durumda. Belki bu durumu, sosyo-ekonomik alandaki bir oturmuşluk hali olarak da yorumlayabiliriz. Şöyle bir durum da söz konusu: Bizdeki gecekondu bölgeleri otomatik olarak yoksul bölgeleri olarak adlandırılıyor. Gecekondu bölgeleri, yoksullukla ilgili literatürdeki tanımlara çok da uyabilen örnekler değil. Mutlak yoksulluk tanımlarında günübirlik şu kadar kalori alması, şu kadar geliri olması gerekiyor deniyor. Gecekondu bölgelerinde bunlardan kat kat fazla gelire sahip insanların yaşamasıyla karşılaşabiliyoruz. Böylesi sosyo-ekonomik koşullara sahip insanların sayısı hiç de az değil. Dolayısıyla bu anlamda, yoksulla gecekonduyu özdeşleştirmek de sağlıklı bir şey değil. İnsanların kazandıklarıyla bunun dışa vurumları arasında literatürde varsayıldığı gibi bir uyum söz konusu değil. Kişi çok kazanabilir ama yoksul olarak değerlendirilen bir insan gibi yaşayabilir. Bu biraz da, kişinin yaşam tarzıyla alakalı tercihleriyle ilgili bir şey. Dolayısıyla bunların hepsini birlikte değerlendirmek gerekiyor.

YOKSUL İNSANLARIN BİR ŞEY SAHİBİ OLMA İMKÂNLARI SINIRLANIYOR

Türkiye’deki gecekondu bölgeleri de bu anlamıyla büyük bir çeşitlilik sunuyor. Müthiş bir dönüşüm içerisinde. Ama dediğim gibi bu iktisadi dönüşümlerle, uygulanan yeni politikalarla ve yaşanan krizlerle birlikte gecekondu bölgelerindeki durum bundan yirmi yıl evveline göre daha sıkıntılı bir hal almaya başladı. Çünkü artık burada yeni zenginlik üretme imkânları çok daha azalmış durumda. Örneğin, fazla göç alan şehirler olmaları itibariyle İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e göç eden insanlar bundan elli yıl önce karşılaştıkları fırsatlarla günümüzde karşılaşamayabiliyorlar. Çünkü buralarda bir doymuşluk var, buralarda çalışan insanlar var. Dolayısıyla gittikçe belli bir uzmanlık ve eğitim sahibi olma temel ihtiyaç haline geliyor. Bir uzmanlığınız, bir zanaatınız ya da yeni koşulların istediği eğitim donanımlarına sahip değilseniz sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz. Yani yapacağınız işler nihayetinde sınırlı hale geliyor. Ve bir yerden sonra yoksul insanların, daha doğrusu hiçbir şeye sahip olmayan insanların bir şey sahibi olma imkânları sınırlanıyor.

Bu anlamda eğitime farklı bir anlam yükleniyor. Mesela sizin araştırmanızda %98 gibi bir oranda aileler çocuklarının üniversite dahil, eğitim görmelerini istiyor. Geçenlerde de Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Merkezinin kırk dört ülkenin verilerini dikkate alarak yaptığı bir araştırmada şöyle bir sonuç çıkıyor. Gençlere en şikayet ettikleri sorunu soruyorlar; %66 yoksulluk diyor. Ondan sonra sırasıyla “çevre”, “sağlık”, “cinsiyet ayrımcılığı” deniyor ve sonra da eğitim geliyor. Türkiye özeline geldiğimizde birinci sırada yoksulluk, ikinci sırada %28’le eğitim geliyor. Bir anda eğitim öne çıkmış oluyor. Eğitim sosyal bir hareketliliğin aracıyken, sanıyorum ekonomideki gibi önünün kapanması durumu söz konusu.

Eğitim konusu sınıf atlamanın temel araçlarından birisidir. Merkez-çevre ilişkileri bağlamında da, önemli bir araç, önemli bir aracı. Statüleri de belirleyebilen bir şey. Sonradan kazanılan statülerin en önemli aracısı eğitim. Bu anlamda eğitim çok önemli. Anadolu insanı da bunun farkında olarak eğitime özel bir anlam yüklüyor. Eğitim ve öğretime insanın insan olarak kendini yetiştirmesiyle alakalı olarak değer yüklenmiyor. Eğitim o anlamda iktisadi bir araç olarak da anlam kazanıyor, işlev yükleniyor, imkân sunuyor. Aileler, eğitime çocuklarına yaptıkları önemli bir yatırım olarak bakıyorlar. Üniversite kapıları önündeki yığılma biraz da bununla alakalı gibi.

Bu kanal da yavaş yavaş kapanıyor. Eğitim beklentileri niye karşılamıyor?

Bu biraz, Türkiye’nin yaratacağı istihdamla alakalı bir şey galiba. Başka bir deyişle, eğitim-öğretim ile piyasa ilişkilerini pek sağlıklı kuramamışız. Hemen her şehre bir üniversite açıyoruz, ancak –kurulan bu yeni üniversitelerin akademik kadrolarındaki eksiklikleri bir kenara bırakalım şimdilik- buralardan mezun olan genç insanların eğitim gördükleri alanlarla ilgili işler yapmalarını sağlayabilecek istihdam alanlarımız paralel bir şekilde geliştirilebilmiş değil. Dolayısıyla dinamik olmaları itibariyle genç nüfusumuzun çokluğuyla övünüyoruz, ancak bu imkânı hemen hiçbir alanda yeterince kullanamıyoruz.

Eğitim biraz da modernleştirici, Cumhuriyet ideolojisinin alındığı temel mekanizma olarak da görülmüş yıllardır. Artık bu amaç o kadar öne çıkmış ki diğer amaç sanki arka planda mı kalmış?

Eğitim denildiğinde bir modelin olması gerekiyor. Çünkü eğitim, en önemli sosyalleşme aracı olarak kabul ediliyor. Türkiye’de böyle bir birey modeli, toplum modeli yok. Bir ortaklık yok. Tersine, hemen her alanda karşımıza çıkan parçalanmışlık burada da söz konusu. Kültürel parçalanmışlık, ideolojik parçalanmışlık, siyasal parçalanmışlık. Bu da hemen herkesi ve her şeyi birbirine karşıt/rakip hale getiriyor. Eğitimin amacı nedir ya da nasıl bir insan yetiştirmeyi düşünüyorsunuz diye sorduğunuzda bunun cevabını alamıyorsunuz. Mevcut düzenlemeler içerisinde bu sorulara bazı yanıtlar verilmeye çalışılıyor. Ancak bunlar bütünüyle içleri boşaltılmış şeyler. Belki 1930’da, 1940’da, 1950’de anlamı olan şeyler. O dönemin koşulları değişmiş olabilir, o dönemin genel düşünceleri de değişmiş olabilir. Ancak yeni dönemin, yeni modernleşme anlayışının adını da koymak lazım. Yeni döneme uygun modellerin de üretilebilmesi lazım. Fakat Türkiye’de, maalesef, bahsetmiş olduğum parçalanmışlığın getirdiği sıkıntılar nedeniyle bu konularda net bir şey söylenmiyor, söylenemiyor. Dolayısıyla da, pek çok alanda olduğu gibi, bu alan da son derece müphem, kaypak ve flu bir şekilde varlığını sürdürüyor.


ÖĞRENCİLERİ OKULLAR DEĞİL TELEVİZYON EĞİTİYOR

Eğitim sistemimize baktığımız zaman, bahsettiğimiz bu problemlerden kaynaklanıyor olsa gerek, adı konmamış küresel ihtiyaçlara uygun insanlar yetiştiriliyor. Fakat bu iş, formal eğitimle de pek fazla yapılamıyor. Zira dershaneler eğitim sistemimizin en önemli ayağı haline geldi. Okullar ikinci planda kalıyor. Televizyon gibi kitle iletişim araçları öğrencinin eğitilmesinde ve sosyalleşmesinde en önemli aracı haline gelmiş durumda. Böyle olunca da öğretmenin, okulun ve daha genelde de eğitim sisteminin varlığı, işleyişi ve meşruiyeti tartışmalı bir hal alıyor.

Farkında olmamız gereken bir husus, eğitimde yaşanan problemlerin yalnızca eğitim sistemimizle alakalı olmadığıdır. Eğitim sisteminin düzenli işleyebilmesi için ideal birey tanımından siyasal yapımıza, kültürel düşüncelerimize, ekonomik ve sosyal süreçlerimize varıncaya kadar topyekûn sistemle alakalı yeni düzenlemelerin, yeni mutabakatların yapılması gerekiyor.

Sizin yaptığınız araştırmada gördüğüm kadarıyla Güvercintepe’de insanların modern eğitim kurumlarına katılımı çok düşük.

Güvercintepe’nin okullaşmasının tarihi çok yeni zaten.

Hatta okur yazar oranı, %55 civarında. İlkokul mezunları, okur yazar olmayanlar var. Üniversite mezunu oranı %1.7. Şimdi diğer taraftan bu insanların hayat görüşlerine baktığımızda modern kabuller olarak değerlendirilen noktalarda ezber bozan sonuçlara ulaşmışsınız. Mesela evde kimin daha çok sözü geçmeli şeklindeki bir sorunuza %50 ye yakın bir oranda kadın erkek eşitliğinden bahsediyorlar.

Televizyon ve informal eğitim süreçleri etkili olmuş sanırım.

Kız çocuk mu istersiniz erkek mi, sorusuna fark etmez diyenlerin oranı çok yüksek. Modern kabuller diyeceğimiz yargılar kanıksanmış durumda. Eğitim kanalı olarak televizyonun etkisiyle mi şekilleniyor görüşler?

Televizyon, cemaatler… Türkiye’de mesela dini cemaatlerin bu anlamda önemli etkileri var. Farklı ideolojik faaliyetlerin önemli etkileri var. Bu yapılanmalar sistemin şüpheyle yaklaştığı yapılanmalar. Fakat insanların kültürel ve düşünsel gelişimlerinde hayli önemli işlevlere sahipler.

Yani bu kanallar insanları bir anlamda modern dünyaya adapte etmiş mi oluyor?

Bir yönüyle öyle elbette. Yapılan bazı çalışmalarda, işin bu boyutuna ilişkin dikkate değer tespitler var. Gecekondu bölgelerindeki iç dinamikleri gözden ırak tutmamak lazım. 1980’lere kadar sosyal bilimlerimizde hakim olan modernleşmeci paradigma maalesef gecekondu bölgelerinde neler olup bittiğine, burada yaşayan insanların kendi aralarında ne tür ilişkiler geliştirdiklerine, patronaj ilişkilerine vs. pek fazla bakılmadı. 80 sonrasındaki çalışmalarda, işin bu boyutuyla ilgilenilmeye başlandı ve ilgi çekici sonuçlar çıkıyor. Bu tür çalışmaların en tipik örneklerinden birisi, konu ile ilgili literatüre ‘nöbetleşe yoksulluk’ kavramını kazandırdı.

Gecekondu bölgelerindeki yaşantıya daha yakından ve içeriden bakıldığında, dışarıdan değerlendirildiği gibi, homojen ve yekpare bir yapı olmadığı, kendi içerisinde pek çok farklılığı barındırdığı ve buralarda yaşayan insanların bir şekilde dünyayı da takip ettiklerini, dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelerden şu ya da bu kanalla, şu ya da bu biçimde bir şekilde etkilendiklerini görmek kolaylıkla mümkün.

Teknolojiye ulaşımın oranının yüksek olması da etkiliyor?

Mukakkak.

Mesela medyada bir söylem vardır; aile saadetinin önündeki birinci engel yoksulluk denir. Boşanma oranlarındaki artış da işsizliğe bağlanır hep. Ama Güvercintepe’de boşanma oranı %0.3 çıkmış. Bu da ezber bozuyor.

Biraz öyle olmuş galiba. Türkiye’de mesela gazetelerde evlenme sayısı düşüyor, boşanma sayısı artıyor şeklinde haberler sıklıkla yayınlanıyor. İstatistikler veriliyor. Bu istatistiklerin öznesi olan çiftlerin hangi gelir seviyesinde olduklarına bakmak lazım. Gelir seviyesi yüksek olan kişiler, boşanmaya daha rahat karar verebiliyorlar. Burada modern hayatın etkilerini de aramak lazım. Literatürde yer alan bazı çalışmalarda, evlilik yapmanın yoksullukla mücadele stratejilerinin bir parçası olarak görüldüğü de ifade ediliyor.

Yoksullar bir dayanışma çeşidi olarak aile olmayı mı istiyor?

Evet. Evlilikle birlikte kurulan ilişkiler, hısımlık, akrabalık da bir tür dayanışma, yoksullukla mücadelede başvurulan mücadele biçimlerinden birisi. Dolayısıyla böyle bir yaklaşımın olduğu yerde boşanmaya mesafeli duruş, soğuk bakmak, daha ön planda olan bir şey. Ayrıca kadına, aileye ilişkin kültürel bakış açıları da bu bölgelerde boşanma konusuna mesafeli durmayı getiriyor gibi.

Çizdiğiniz tabloda hem sosyal bilimler literatüründen farklı bir yoksulluk olgusu hem de batıda oluşandan farklı bir yoksulluk olgusu ile karşı karşıyayız. Burada asıl öne çıkan etken, Türkiye’deki yoksul bölgelerdeki sosyal dinamiklerin farklılığı. Henüz üzerine çok çalışılmayan farklı bir sosyal dinamik var. Şimdi bu insanlar, sizin araştırmanızda çıkan sonuç itibariyle modern dünyanın lüksünden de çok faydalanan insanlar değiller. Mesela kanalizasyon sistemi, doğalgaz sistemi…

Altyapı da yeterli değil.

Hiç yeterli değil. Ama modern dünya ile de karşı karşıyalar, yani gördükleri bir modern dünya var. Bunun çelişkisiyle baş ederken, orada etkin olan sosyal dinamiklerin etkisi nedir?

Gecekondu bölgelerinin oluşum sürecindeki hedefler, amaçlar bu gerilimleri yumuşatıyor. Özellikle 1950 sonrasındaki göçlerde gerek bu hedefler ve bu hedeflere ulaşabilme kolaylığı –istihdam alanlarının genişliği nedeniyle- toplumsal herhangi bir çatışma doğurmadı. Tabii bunda en önemli işlevi, enformel ilişki ağları gördü. Geçmişten tevarüs edilen değerler, akrabalık-hısımlık ilişkileri göçmenlerin gerek barınma ve gerekse de iş bulma ihtiyaçlarının kolaylıkla giderilmesini sağladı. Onlara, şehirde tutunmaları noktasında önemli avantajlar ve zaman kazandırdı. Ama bundan sonraki sürecin farklı gelişeceği kanaatindeyim.

Neden?

Çünkü 50 yıl önce köyden kente göç eden insanların karşılaştıkları tablo, yeni göçmenler için pek geçerli değil. Belli bir beceri ve donanımdan yoksun olan göçmenlerin istihdam edilecek alanlar son derece sınırlı hale geldi. İkincisi, göçmenlerin şehirde tutunmalarına imkan sağlayacak enformel ilişki ağlarında değişimler yaşanıyor. Daha önce göç edenlerin, yeni göçmenleri kucaklayabilecek, sıkıntılarını azaltabilecek ve göçmeni herhangi bir işe yerleştirebilecek imkânları önemli ölçüde azalmış durumda. Üçüncüsü, Türkiye’nin değişen iktisadi, sosyal ve kültürel yapısı ayrı tarzda bir birey ve toplum fikrini bireylere yerleştiriyor. Bilinçli bir şekilde olmuyor belki bu dönüşüm, ancak artık insanlar kendi yakını da olsa bir başkasının sorunlarına daha mesafeli ve ilgisiz yaklaşabiliyorlar. Bütün bunlar toplandığında da, artık devredilemeyen yoksulluklarla karşılaşma ihtimalimiz artıyor. Dönem dönem yaşadığımız ekonomik krizler de, bu türden yoksullarımızın sayısını yavaş yavaş artırıyor. O nedenle, ilerleyen süreçte gecekondu bölgelerinde yaşayan insanlar ya da yoksul kesimler, sözünü ettiğiniz gerilimlerle geçmişteki kadar kolay baş edememe riskini taşıyorlar.

Sorunlar daha da derinleşiyor.

Çözülemeyince sorunlar daha da derinleşiyor elbette. 1950’lerden beri gözlemlenen tablo şu şekilde: Merkezî iktidar –çeşitli mülahazalarla- köyden kente göçü teşvik etti, ancak göç eden ve sayıları hızla artan bu nüfusun ne istihdam, ne barınma ve ne de diğer sorunlarının çözümü noktasında yeterli bir çerçeve geliştiremedi. Dolayısıyla eğer söz konusu hızlı dönüşüm süreçlerinde Türkiye, eğer ciddi bir toplumsal çatışma yaşamamasının en önemli nedeni (Türkiye’de yaşanan sıkıntıların ve çatışmaların nerelerden kaynaklandığı hepimizin malumu), kökeninde büyük ölçüde modernleşmeci merkezî iktidarın yok etmek istediği değerlerin bulunduğu enformal ilişkilerin varlığıdır. Günümüzde bir taraftan bu değerlerin aşınması, öte yandan bize özgü bir tür vahşi kapitalizm ortamı, iktisadî anlamda sıkıntılar, yetersizlikler, istihdam problemleri vs. yaşanıyor. Fakat iktisadî politikalar tutabilir ve üretilen zenginlik aşağıya doğru toplumun daha alt katmanlarına yayılabilme ihtimali de her zaman gerçekleşmesi mümkün bir olasılık. Bütün bunların sonucunda belki, tüm bu gerilimler kendiliğinden ortaya yeni değerler, yeni dayanışma alanları çıkaracak. Aslında sosyal bilimlerin Türkiye’de üzerinde durması gereken en önemli problem de bence bu. Türkiye’nin gelecekte nasıl bir seyir takip edeceği, iktisadî ve sosyal gelişiminin hangi noktalara ulaşabileceği, ne türden yeni oluşumlar ortaya çıkarabileceği vs. üzerine çalışmalar yapmak çok önemli tartışma noktaları çıkarabilir.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

İLGİLİ HABER: Mücadele yoksula yönelik-I

Yücel Bulut kimdir?

İÜEF Sosyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra, aynı bölümün, 1993’te “Türk Dostları: Pierre Loti ve Claude Farrere” başlıklı çalışmasıyla yüksek lisans ve 2000’de “1945 Sonrasında Oryantalizme Yöneltilmiş Eleştirilerin Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle Doktora programını başarıyla tamamladı. 1994’ten beri İÜEF Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. Bulut’un Oryantalizmin Kısa Tarihi (2. baskı, İstanbul: Küre Yayınları, 2004) ve Kent Yoksulluğu ve Gecekondu (Nail Yılmaz’la birlikte, İstanbul: Beta Yay., 2009) adlı kitapları ve Türkiye’nin modernleşme serüvenine dair yayınlanmış pek çok makalesi bulunuyor.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş