Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


14:50, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Güncelleme: 10:09, 10 Mart 2011 Perşembe

  • Paylaş
Atasoy Müftüoğlu: Biz Guantanamo çağında yaşıyoruz/2
Atasoy Müftüoğlu: Biz Guantanamo çağında yaşıyoruz/2

Bu hafta Atasoy Müftüoğlu ile İslam dünyasının bugününü, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin ne anlama geldiğini ve küreselleşmenin Müslüman dünyaya olan etkilerini konuştuk.

Aynur Erdoğan-Dünya Bülteni

Aynur Erdoğan: Siyasal alanda Solcusundan İslamcısına herkes insan hakları, eşitlik, hukukun üstünlüğü, çokkültürlülük, sivil toplum... söylemine sığınıyor. Bunlar Müslümanların siyasal, sosyal taleplerini ne kadar ifade eder?

Atasoy Müftüoğlu: Biz Guantanamo çağında yaşıyoruz. Eğer insan hakları diye bir şey olsaydı Guantanamo olmayacaktı. Eğer insan hakları diye bir şey olsaydı bugün Gazze tutsak kampı olmayacaktı. Eğer insan hakları diye bir kavram gerçek anlamda var olmuş olsaydı Ebu Gureyb olmayacaktı, katliamlar olmayacaktı, soykırım olmayacaktı. Dolayısıyla bu insan hakları kavramının bizimle bir ilgisi yok. Çok ilginçtir,  Arundhati Roy, biliyorsunuz, Hindistan'da bir aktivist, küreselleşme karşıtı hareketin en önemli kadın aktivistlerinden bir tanesi. Biz Arundhati Roy'u, Küçük Şeylerin Tanrısı kitabıyla tanıyoruz. Arundhati Roy son altı aydan beri bu defa Keşmir mücahidleriyle birlikte hareket ediyor. Ve Keşmir sorununu, varsa eğer bir vicdani dünya -ki yok- bu vicdani dünyaya kazandırma mücadelesi veriyor.

Kendisi Hindu değil mi?

Evet. Buna rağmen onlarla birlikte görünüyor. Keşmir mücahitleriyle birlikte olduğu için geçenlerde evi taşlandı ve mahkemeye verildi. Şimdi çok ilginçtir, iki sene kadar önce Arundhati Roy Boğaziçi Üniversitesi'ne geldi. Boğaziçi Üniversitesi zaman zaman böyle küresel çapta muhalifleri, konferanslar için çağırıyor. Çok ilginç isimler gelip gidiyor, fakat bizim dünyamız çok takip etmiyor bu tür etkinlikleri. Örneğin Zizek, Naomi Klein geldi. O da çok ciddi bir aktivist. Şimdi, Arundhati Roy Boğaziçi Üniversitesi'nde şunları söyledi: "Sizinle bir adalet mücadelesi için birlikte hareket edebilir miyiz sorusuna yanıt aramak üzere burada bulunuyorum." diye başladı ve sonra dedi ki "Dikkat buyurursanız insan haklarından söz etmiyorum. Söz etmiyorum, çünkü insan hakları söylemi büyük şirketlerin hakları anlamına gelir." dedi.

Sizce de böyle mi?

Evet, insan hakları kavramı gerçekten büyüklerin hakları anlamına geliyor. Ve kendi ülkesinden bir örnek verdi. "Siz," dedi "2002 de Gucerat'ta ne olduğunu biliyor musunuz?" Boğaziçi akademiyasına soruyor. Çünkü bizim dikkatimizin nereye yoğunlaşacağına bizim dışımızda birileri karar veriyor. Naomi Klein Şok Doktrini kitabında nasıl düşündüğümüzü değil, nasıl düşündürtüldüğümüzü anlatıyor. Örneğin gündemimizde her gün diyelim ki Filistin, bugün Libya var. Örneğin şu saatlerde Libya ile ilgili gösteri yapacak İHH. Türkiye'de Guceratla ilgili bir gösteri olmadı.

İNSAN HAKLARI SÖYLEMİ SÖMÜRGECİLİĞİN MASKESİ

Ne oldu Gucerat'ta?

Gucerat'ta direnişçi, muharib olmayan 3000 masum Müslümanlar katledildi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar katledildi Gucerat'ta. Gucerat'taki katliamın hesabını Arudhati Roy soruyor: "Bu batının politik hafızasında niçin yer almıyor?" Çünkü bizler şu anda, modern endüstriyel tarihte sadece ve sadece istatistik malzemesi olarak görünüyoruz. Bizim serüvenimiz, batının kültürel hafızası bunu konu edinmiyor. O açıdan o sözünü ettiğimiz kavramların, halen sürmekte olan sömürgeciliğin maskesi olduğunu bilmek gerekiyor. Bunlar maske kavramlar. Demin de arz ettiğim gibi batının ürettiği her şey kötü değil. Eğer bunlar insan hakları konusunda samimi olsaydılar, örneğin Gazze ile ilgileniyor olacaklardı. Guantanamo'da masum çocuklar hala var. Ömürlerini gençlik yıllarını orada geçirdiler, onların serüvenleri hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Dolayısıyla bu kavramlar, sömürgeci projenin bir parçası olan kavramlar, masum kavramlar değil.

Demokrasi kavramı da mı masum değil?

Evet. Demokrasi de bunlardan bir tanesi. Batı demokrasiyi kendi çıkarları söz konusu olduğunda istiyor. Ama demokrasilerin kesinlikle İslam'ı seçmelerini istemiyor. Şimdi Mısır'daki gelişmeleri takip eden batılı gözlemcilerin gündemindeki soru: "Bu değişim ve dönüşümden bir İslam çıkar mı?". İslami bir gelecek çıkmayacaksa o zaman göstericileri destekleyecekler. Tam tahlil edemiyorlar şu anda, çünkü örneğin İhvan-ı Müslimin tam arafta, ne cennet ne cehennem diyor. Çok açık konuşmuyor, muğlak konuşuyor, bir irade ortaya koyamıyor, bağımsız bir dile sahip değil, kendi kelimeleri yok. Kendi projeksiyonu yok, kendisini yenilemeyi başaramıyor. İhtiyar bir örgüt, gençlerle ilişki kuramıyor. Daha doğrusu İslami entelektüel hareketler, Kuran'ın ve İslam'ın 21. yy. ile nasıl ilişki kurabileceği noktasında henüz çözümlemeler yapamıyorlar. Bugünkü sorunumuz bu. Biz hala geçmişte yaşıyoruz. Bir türlü bugüne gelemiyoruz. Bugünü çözümleyemiyoruz. Geçmişte yaşamak kolay geliyor bize. Geçmişte ne olup bittiğini tartışıyoruz. Hâlbuki biz bugün "Geçmişte ne oldu?" değil, "Bugün ne olmalı?"yı tartışmak durumundayız.

Bu sebeple mi "vakti kuşanmak" diyorsunuz?

Evet. Vakti kuşanmak, zamanın bilincine varmaktır. Örneğin ben sizin kuşaklara diyorum ki, siz bu üstatları, liderleri, başkanları, abileri sorgulayın. Genç kuşakların üstatlarına da eleştirel bir dikkatle yaklaşmaları gerekiyor. Hakaret etmeden, iftira etmeden bu akımları eleştirmeli genç kuşaklar. Ben sizi yetmiş yıl öncesinin yaklaşımlarına davet edemem, bu yanlış. Yüzyıl öncesinin yaklaşımlarına davet edemem, bu yanlış. İki yüzyıl öncesinin, iki yüzyıl önce ne olup bittiğini bir genel duyarlılık çerçevesinde öğrenmek durumundasınız ama ayrıntıları bilmek durumunda değilsiniz.

İhvanı Müslimin örneğinde Hasan El- Benna'nın düşüncesi ve hareketi o dönem için çok anlamlı...

Çok anlamlı. Her düşünürü, her üstadı kendi tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirmek gerekir. Bizim yazdıklarımız yarın hiçbir şey ifade etmeyebilir. Örneğin yine konuşmamız gereken çok daha önemli bir şey daha var. Ben bu cemaatlerden bir tanesine neo-nurculuk diyorum. Neo-nurculuğa yönelik dört tane eleştirim var: 1) İslamı millileştiriyor, 2) ehlileştiriyor, 3) müstekbirlerle birlikte hareket ediyor, aynı safta görünüyor, 4) bütün direniş mücadelelerini kayıtsız şartsız tahkir ediyor. Direniş mücadelelerinden İsrail ne kadar rahatsızsa neo-nurculukta bir o kadar rahatsız. Ben genç kuşakların bunları konuşması gerektiğini söylüyorum.

Bahsettiğiniz küreselleşme politikalarına İslamın bu apolitik, sufî yorumu geçiş veriyor sanki?

Gayet tabi. Bir küresel Amerikan projesi olarak bugün İslam Mevlana'ya, Yunus Emre'ye, İbni Arabiye, Said Nursi'ye göre tanımlanıyor. Bugün İbn Arabi, Mevlana, Yunus aramızda yaşıyor olsa, bugüne hiçbir katkıları olmayacak. Bugünün dünyasını yeni baştan ne yapmaları gerektiği noktasında çözümlemeleri gerekecek. Biz bu adını söylediğim kişilerin eserlerinden bilgelikler ve ahlaki ilkeler bağlamında yararlanabiliriz. Ama onların bugün vereceğimiz siyasal mücadeleye ilişkin bir önerileri olamaz. Gerçi zaten İslam dünyasında siyasal mücadele gündemde değil. Bir folklorik ve dindarlık söz konusu. Mevlana'ya, Yunus'a, İbni Arabiye göre din tanımı yapmak yerine geçmişte yaşayan bu isimlerin nassların ışığında yeniden değerlendirilmeleri gerekir. Bunları yeniden değerlendirmek bunları okumayalım anlamına gelmez. Bunları reddedelim anlamına da gelmez. Bunların yeni eleştirel bir dikkatle okunması anlamına gelir. Biz bunları putlaştırmamalıyız.

Bu noktada yeni düşüncenin oluşturulmasında geleneğin etkisi ne olur sorusu geliyor insanın aklına?

Geleneğin de bir eleştirel seçiciliğe ihtiyacı var. Bütünüyle reddetmemeliyiz, bütünüyle kabul de etmemeliyiz. Bugün İslam algısı bütünüyle geleneğe göreneğe dönüşmüş durumda. Din gelenek, görenek anlamına geliyor. Gelenekçilik, görenekçilik, muhafazakarlık, konformizm, tarihçilik, coğrafyacılık, vatancılık toprakçılık, bayrakçılık... Hepsi dinle özdeşleşmiş durumda. Din de bir folklora dönüşmüş, folklor bir din haline gelmiş durumda. Yani böylesine derin bir çelişki yaşıyoruz. Sizin kuşaklar bütün bunları sorgulayabilmeliler. Sorgulayabilmeleri için öncelikle zihinsel cesarete ihtiyaçları var. Yani genç kuşakların üstatlara yönelik olarak "Efendim ne buyuruyorsanız öyle." dememeleri gerekiyor, çünkü gördük ve yaşadık ki, üstatlarımız da yanlış yapabilirler. Yapıyorlar nitekim. Diyorum ki, bu üstatları incitmeden onlarla en güzel dille konuşarak, onları da sorgulayabilmeliyiz. Bir örnek arz edeyim sizlere;  Necip Fazıl'ın Adnan Mendres'e yazdığı mektuplar kitap haline geldi. Bu mektuplardan bir tanesinde merhum Necip Fazıl Menderes'e "Mübarek ellerinizden dudaklarımı derinize raptederek, ebediyen sökülmemek üzere öperim" diyor. Şimdi diyorum ki gençlere; böyle bir mektubu başbakana bir partinin ilçe başkanı, il başkanı, bir milletvekili yazabilir, bakan olmak için. Ama bir dava adamı yazamaz. Dava adamı yazıyorsa eğer bu mektubu, o zaten dava adamı filan değildir. Bunların değerlendirilmesi gerekiyor. Bu tabi Üstada hakaret anlamına falan gelmez, ama gençler bir şekilde kendilerini takdir ettikleri üstadlarını bir süre sonra efsaneleştirilmiş olarak buluyorlar. Birisini efsaneleştiriyorsanız zaten o örnek olmaktan çıkıyor. Hâlbuki bunların olumlu örnekler olarak bizim hayatımıza girmesi gerekiyor. Sizin kuşakların ufkunu kendi seçtikleri üstatlar kapatıyor. Sizin kuşakların, ufkunuzun hiç kimse tarafından kapatılmayacak şekilde bir bilinç teyakkuzu içinde olması gerekir.

Şöyle de bir açmaz var hocam; modernizmin etkisiyle Marks'ın dediği gibi, "katı olan her şey buharlaşıyor." Özellikle aşırı liberalleşmeyle birlikte elimizdeki bütün müeyyedeler, sabiteler bir bir uçuyor. Geleneğin de değerleri, sabiteleri korumak ve aktarmak türünden bir işlevi var. Dolayısıyla bu cemaatlerin bu tür olumlu bir rolü söz konusu. Eleştirmeye ve atmaya başladığımızda nerede duracağımızı bilmiyoruz. Nasıl bir denge kuracağız?

Tabii, evvela cemaatleri İslami bağlamda kendilerini yapılandırmaya davet edeceğiz. Cemaat liderlerinin ebedi şef olmadıklarını söyleyeceğiz. Onların dokunulmaz olmadıklarını, dokunulabilir olduklarını söyleyeceğiz. Onlar yanlış yaptıklarında, onların sorgulanması gerektiğini söyleyeceğiz. Cemaat liderlerinin ebedi şef olmadıkları için yaptıkları hatalar sebebiyle düşürülmeleri gerektiğini söyleyeceğiz. Şu ana kadar İslam dünyasında hiçbir cemaat liderinin "Efendim ben bugünün gerçekliğiyle yüzleşemedim, bunları sorgulayamadım. Affedersiniz, başarılı olamadım, ben çekiliyorum." Dediğini duymadık. Ya da cemaat tarafından sorgulanarak, görevine son verilen, yani bir darbeye maruz kalan birisi yok. Ya da diyelim ki müşavere geri çekilmeye ikna edilen birisi de yok. Bunlar ölünce yerlerine ya oğulları geçiyor ya damatları geçiyor.  Diğer diktatörlüklerden bunun hiçbir farkı yok. Dengeyi, bu cemaatleri İslami anlamda yapılandırarak, cemaati gerçek kılmaya davet ederek kurabiliriz. Örneğin cemaat lideriyle cemaat mensubu arasındaki ilişki özne-nesne ilişkisi olarak somutlaşıyor. Hâlbuki Peygamber (a.s)'in Müslümanlarla ilişkisi özne-özne ilişkisiydi, onlara saygı duyuyordu, onlarla görüş alış verişinde bulunuyordu. Cemaat lideri bizimle görüş alış verişinde bulunmuyor, bize dayatıyor. Sizin görüşünüzü merak etmiyor. Duyarlılıklarınızı merak etmiyor, sizin bir potansiyeliniz olup olmadığını da merak emiyor, size sadece bir eşya, mal, sayı muamelesi yapıyor. Dolayısıyla biz bu dengeyi, bu cemaatleri İslamileşmeye davet ederek kurabiliriz. Çünkü bu yapılanmalar ahlaki yapılanmalar değil.

Türkiye de dinin referans alınarak yapıldığı siyaset biçimine genelde muhafazakârlık deniyor veya denmesi isteniyor...

Tabii, denmesi isteniyor.

Bu durumda İslamcılıkla, muhafazakârlık- milliyetçilik arasındaki fark nedir?

Evvela, hemen şunu hatırlayalım: "İki günü bir olan ziyandadır." buyruluyor. Peki, iki günü bir olan ziyandadır algısıyla muhafazakârlık arasında ne gibi bir ilişki olabilir? Size çünkü her gün yeni bir hayat bahşediliyor, bu müthiş bir şey. Her gün yeni bir hayata uyanıyorsunuz. İki günü bir olan ziyandadır buyrulurken siz muhafaza etmeye yönlendiriliyorsunuz. Muhafaza edeceğimiz şeyler var, fakat bu felsefi anlamda konformizm haline geldiğinde, yani alışkanlıklarımıza mahkum olduğumuzda büyük bir zihinsel çölleşmeye neden oluyor. Tekdüzelikler, basmakalıplıklar, alışkanlıklar din haline geliyor.

YARGILAMADAN ANLAMAYA ÇALIŞMALIYIZ

Örneğin görmediğimiz bir şeyi biz haram telakki ediyoruz. Hindistan'a gitmiştim, onlar ayakkabılara mesh ediyorlar. Bunu bir tartışma konusu yapmamak, anlamaya çalışmak gerekiyor. Yani ümmetin pek çok rengi, yorumu olduğunu biliyorsunuz, eğer temel bir sapkınlık, inhiraf yoksa ilke olarak yapacağımız şey, bu farklılıkları yargılamak ve reddetmek yerine bunları ortaya çıkaran tarihsel, kültürel nedenleri anlamaya çalışmaktır. Anlamaya çalıştığımız takdirde bunlar bizim için sorun olmaktan çıkabilir. Örneğin bugün Şiilik, Sünnilik, Selefilik, Vahhabilik gibi farklı yorumlar arasında bir çatışma var. Biz bu çatışmayı ortadan kaldırabiliriz. Bu yorumları ortaya çıkaran o tarihsel, kültürel koşulları irdelediğimizde, analiz ettiğimizde, anladığımızda, o dönemlerin hassasiyetlerini kavradığımızda bunları sorun olmaktan çıkarabiliriz. Ben kendimden örnek veriyorum; benim hem Sünni hem Selefi hem Vahhabi hem Şii yanım var. Çünkü kendi dönemimizde biz bütün bu İslam Dünyasındaki uyanış hareketlerinin öncü sözcülerini takip etmek durumundaydık. Dolayısıyla Şeyh Cemaleddin'den yararlandığımız gibi Ali Şeriati'den de yaralandık. Muhammed Abduh'tan yaralandığımız gibi Muhammed İkbal'den de yararlandık. Hasan el Benna'dan yaralandığımız gibi Malik bin Nebi'den de yararlandık. Burada sorun şu; bunları herhangi bir kalıba, klişeye sokmadan, düşünsel çerçevelerini hangi koşullar içinde ürettiklerini anlamak çok önemli. İsterseniz herkesi yargılayabilirsiniz ama anlama gayreti çabası İslam ahlakının temeli diğerkâmlığı getirir.

Peki, İslamcılığın farkı ne muhafazakârlıktan? Muhafazakârlığın karşısına devrimciliği mi koyuyorsunuz?

En büyük devrimci Peygamber (a.s.)'dır. Biz bugün her eğilimle uzlaşma çabası içindeyiz; kapitalizmle uzlaşmanın yollarını bulabiliyoruz. Liberalizmle, sekülerizmle, dünya istikrarı ile uzlaşıyoruz. Uzlaşmadığımız bir şey yok. Muhalefet yok, muhalefet bilinci yok, muhalefet ihtiyacı yok. Çünkü konformist bir kültürden geliyoruz. Konformist sürekli olarak meşrulaştırabilecek uygun yollar ve imkanlar bulabiliyor. Örneğin bugünkü diktatörleri aklımıza getirelim ya da muhalif hareketleri aklımıza getirelim. Mekke eşrafı, müşrikleri Peygamber (a.s)'e "bir sene sen yönet bir sene biz yönetelim." Diyorlar ve pek çok ödünler veriyorlar. Bütün bunları reddediyor Hz. Peygamber (a.s). Hâlbuki bütün bunlar rasyonel bir mantıkla bakıldığında barış, bir çatışmayı önlemek adına kabul edilebilir unsurlar olduğunu düşünebiliriz. Fakat O, yeni bir toplum, yeni bir dil, yeni bir siyaset, yeni bir dünya, yeni bir bağlam, yeni bir uluslararası algı için ilahi vahyin sınırları içerisinde kalarak tercihlerini yapıyor ve bütün bedellerini de ödüyor. Çünkü risk alması gerekiyor, uzlaşıda risk yok.

HZ. PEYGAMBER (A.S.) BİR MUHAFAZAKÂR DEĞİLDİ

Örneğin bugün hoşgörü diye muğlak bir kavram tarafından terörize ediliyoruz. Ben sizden niçin hoşgörü isterim? Size karşı bir yanlışlık yaparım, bir şekilde sizi incitirim, rahatsız ederim, rencide ederim, bir kötülük yaparım ve "hoşgörün, bağışlayın" derim. Bu hoşgörü kadar tehlikeli bir kavram yok. Ama şu anda bu hoşgörü dili bir propaganda malzemesi olarak kullanılıyor. Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber (a.s.) bir muhafazakâr değildi. Hiçbir devrimcinin muhafazakâr olması düşünülemez. Yalnız devrimcilik geçmişe ait her ne varsa bunu yakalım, yıkalım manasına gelmiyor bu.

O zaman bir devrimcilik tarifi yapmak gerekiyor.

Devrimcilik yapısal, esasa ilişkin değişim anlamında kullanılıyor. Örneğin gerçek bir tarih felsefesi terbiyesine sahip olsaydık önce göreceğimiz şu olurdu; İslam bütün kültürleri yakalım, yıkalım demiyor. Daha İslam'ın ilk yüzyılında Müslümanlar bütün kültürlerle ve uygarlıklarla; Bizansla, İranla, Hint ve Çin uygarlıklarıyla karşı karşıya geliyorlar ve ilişki kuruyorlar. Fakat burada ilişkinin eşitler arasında bir ilişki olması çok önemli. Hâlbuki bugün tek uygarlık var, rakibi yok. Kime karşı hoşgörü, kiminle diyalog? Diyalog diyorlar örneğin, İslam uygarlığı bir nostalji olmaktan çıkıp, gerçek kurumlarına sahip olsaydı eşitler arasında ilişkiden bahsedebilirdik, diyalogdan bahsedebilirdik. Onun için Batı uygarlığı kendisine ait olanı size dayatıyor. Şimdi o ilk dönem Müslümanları yeni bir dünya, yeni bir siyaset biçimi, yeni bir tarih, yeni bir algı biçimi üretiyorlar. Bu defa dünyaya kendilerini teklif ediyorlar. Ve bu defa eşitler arasında bir ilişki başlıyor. İslam kendi bünyesine uygun olanı Hint'ten, İran'dan, Çin'den, Bizans'tan, Roma'dan alıyor. Onlara da kendi bünyesine uygun olanı veriyor. Böyle bir alış veriş var. Şimdi böyle bir alış veriş imkanı yok, çünkü biz bir şey üretmiyoruz. Neyi vereceğiz neyi alacağız, değil mi efendim? Yoksa uygun olan şeyleri pekala alabiliriz, Avrupa'da her şey kötü değil.

Bu bilinci, üretimi sağlayacak nasıl bir tarih felsefesi kurabiliriz?

Ben sizin kuşağa son beş yüz yılın, 1492'den sonrası dönemin bir tarih felsefesi yoğunluğu içinde çözümlenmesi çalışması yapmanızı öneriyorum. Bizim kuşakların böyle bir hassasiyeti yok. Bizim kuşaklar tarihi Orta Asya'dan Viyana'ya koşan atlar, mehter sesi, fetihler, Kanuni gibi büyük adamlar olarak algılıyor. Yani Kanuni dokunulamaz birisi değil, eleştirilemez birisi değil. Fetihleri konuşmak ayrı şey, padişahın kişisel zaaflarını tasarruflarını, ahlaki zaaflarını konuşmak daha farklı bir şey. Fakat asıl temelde konuşulması gereken hanedanlık sisteminin meşrulaştırılması sorunu. Sarhoş, deli, ahlaki zaafları olan aileden olduğu için hükümdar olabiliyor. Önce bunun konuşulması gerekiyor. Dolayısıyla bu eleştirel tarih felsefesine bizim çok ihtiyacımız var.

Neden 1492?

Batıdan biz o zaman geri çekildik ve o dönemden beri bizim medeniyete bir katkımız yok. Bütün kültürlere katkımızın olduğu dönemler oldu. Şu anda bir katkıda bulunmuyoruz. Bizim 21. yy. için bir programımız, önerimiz, vizyonumuz yok...

Arap dünyasına modelmişiz hocam...

Burada yine Naomi Klein'e dönersek, "Nasıl düşündüğünüz değil, nasıl düşündürtüldüğünüz önemli." diyor. Biz oraya niye model oluyoruz, çünkü bir başka bir mücadele değil "demokrasi mücadelesi" veriliyor.  Avrupa Birliği'ne girmeye çalıştığımız için modeliz. Biz onları anlıyoruz. Yani Türkiye niçin Avrupa birliğine girmek istiyor, Avrupa değerlerini niçin yüceltiyorlar, Yahudi-Hıristiyan değerleri nasıl meşruiyet, nihai referans kaynağı oluyor; biz bunları anlıyoruz. Siyaset alanını biraz genişletmek için bunları kullanma ihtiyacı duyuyorlar.

Başka nasıl olabilirdi? Yani mesela Avrupa Birliği'ne ihtiyaç duymadan nasıl "demokratikleşebilirdik"?

İslami manada sorgulayan, düşünen, üreten, tartışan, reddeden, muhalefet eden, kararlılık gösteren, eylem iradesi ortaya koyan, kendi tercihlerinin öznesi olan bir kamuoyu oluşturmuş olsaydık ve bu kamuoyunun İslami talepleri olsaydı bunu pekala kendi değerlerimizle yapabilirdik. Kendi merkezi değerlerimiz şu anda gündemimizden düşmüş durumda, bunları kullanmıyoruz. Örneğin "tevhid" kavramı çok merkezi ve çok hayati bir kavram ama gündemimizde yok. Cihat, ümmet kavramı yok.  Evvela ümmet kavramını cemaatler ortadan kaldırdılar. Ümmet projemiz yok. Onun için sizin kuşaklar, 21. yüzyıl insanının dikkatini nasıl çekebiliriz gibi sorulara karşılık bulmak zorundalar.

Diğer taraftan özellikle halifeliğin kaldırılmasından sonra çağı anlamaya çalışan, bu çağda nasıl yaşayabiliriz sorusuna cevap üretmeye çalışan bir İslamcı birikim var. İran'da bu birikim devrimle sonuçlanmış olsa da Türkiye'de sosyal yapısı gereği durum farklı. Türkiye'deki bu İslamcı birikimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu birikimi İslami bütünlük kavramının ışığında değerlendirmemiz gerekiyor. Bu sözünü ettiğiniz birikim, öncelikle temel, merkezi bütünlükten yoksun. Şöyle arz edeyim size; kimi cemaatler kendilerini yalnızca fıkhi temellerde yapılandırıyor, kimi cemaatler kendilerini sadece hikemi, yani tasavvufi temellerde yapılandırıyor. Kimileri kendilerini nostaljik, romantik, bir gelenek görenek temelinde yapılandırıyor, kimileri kendilerini iman-itikad bağlamında yapılandırıyor. Kimileri kendisini siyaset bağlamında yapılandırıyor. Şimdi biz İslami bütünlükten şunu anlıyoruz, İslami bütünlüğü bir tespih örneğini vererek, bu tesbihin her tanesini bir boyut olarak düşünüyoruz, bunlardan bir tanesi eksik olunca o bütünlük bozuluyor, bizde bu bütünlük bilinci yok. Örneğin fıkhi boyutla ilgilenenler hikmete, edebiyata yabancılar. Kuranı Kerim 'en güzel dil ile söyleyin' buyuruyor, edebiyat o açıdan önemli. Fakat İslami kesimlere sorarsan edebiyat lafıgüzaf, sanat-edebiyat ilgisi kadar boş bir ilgi düşünülemez. Tabii edebiyatla sanatın nasıl icra edildiği ayrı bir tartışma konusu. Yani bugün İslami edebiyat çevrelerinde, kişisel kanaatim, edebiyat ve sanatın tarihe tanıklık etmesi gerektiğini düşünenlerdenim ama kimi arkadaşlarımızda edebiyatın böyle tarihe tanıklık gibi bir sorunu olmadığını söylüyor, bunlar tartışılabilir.

ALLAH'I VE PEYGAMBERİNİ DEHŞETE DÜŞÜRENLER

Muhammed İkbal, evinin yakınında bir mescitte vaizi dinliyor ve Cavidname'de bir şiirinde "Vaizin söyledikleri Allah'ı da, Cibril'i de, Peygamber'i de dehşete düşürdü." diyor. Çünkü vaizin anlattıklarının Kuran ile uzaktan yakından ilgisi yok. Bir başka şey daha anlatayım size; İbn Rüşd Kurtuba'da hem siyaset adamı hem fakih hem müftü, hem edebiyatçı, hem tabip vs. gibi pek çok şeyi bir arada tutan bir kişiliği var. Bu çok önemli. Geçenlerde vefat etti, Şeyh Fadlallah da (Lübnan-Beyrut) da bir kuramcıydı, siyaset felsefesiyle ilgileniyordu, bir müctehitti. Şii olmasına rağmen dünyasını Şiiliğe kapatmamıştı. Bütün bir İslam dünyasına yönelik çözümlemeleri vardı. Kadın konusuna yönelik çalışmaları vardı. Geleneksel kadın algısını bütünüyle reddediyordu. O ataerkil anlayışı bütünüyle reddediyordu. Dünyanın önde gelen gazeteleri her hafta Şeyh Fadlallah'tan bölgenin o döneme ilişkin siyasal nabzını yansıtan siyasal çözümlemelere ilişkin yazılar istiyorlardı. Ve o da  yazıyordu, belki hatırlarsınız. Şimdi o dönem İbn Rüşd dönemi Kurtuba'sının Avrupa'da çok büyük bir yankısı var. Çünkü o dönem Kurtuba'sında müthiş bir kültürel zenginlik var. Bütün alimler, bilginler ve entelektüeller o dönemin dünyasının ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere düşünsel, kültürel, felsefi, entelektüel, mimari, politik içerik üretiyorlar. Avrupalı din adamları, felsefe adamları, İbn Rüşd bu konuda ne düşünüyor diye oraya gidip tartışıyorlar. Avrupalı zenginler, üniversite için bugün nasıl Amerika'ya gönderiyorsak, çocuklarını o zaman Kurtuba'ya gönderiyorlar. Şimdi o dönemde Kuzey Afrika'dan Berberi mollalar, o Muhammed İkbal'in bahsettiği Allah'ı, Peygamber'i dehşete düşüren tipten mollalar diyorlar ki gidip bakalım bu İbn Rüşd ne yapıyor. Gidiyorlar bakıyorlar ki İbn Rüşd'ün etrafında Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Ateistler var. Onlarla çok büyük bir özgüvenle tartışıyor. Berberiler gelince dehşete kapılıyorlar, "Siz fazla aydınlamışsınız." diyorlar, bütün kitapları yakıyorlar. O tarihten beri içerik üretilmemiş Kuzey Afrikada, o tek çizgili din algısı sebebiyle. Burada bir miras olduğu doğru, fakat bu maalesef tek çizgili, tek boyutlu, tek renkli. Böyle bir geleneğimiz var. Bir de bu disiplinler arasında bir ilişki yok. Tasavvuf hukuktan bağımsız, hukuk da bizim içsel zenginliklerimizden, yani hikmetten, edebiyattan bağımsız. Örneğin felsefeye çok mesafeli bakan, kuşkuyla bakan bir geleneğimiz var. Hâlbuki bir felsefi terbiyeye de ihtiyacımız var. Felsefi bir yaklaşıma da ihtiyacımız var. Biz bu mirastan pekala yararlanabiliriz, bunlara kapalı kalmamalıyız. Fakat bunların mahiyeti konusunda seçici bir bilince sahip olmalıyız.

Biz pozitivist bir eğitim aldık. İslami eğitimi de geleneksel metotlarla ailemizden veya çeşitli mecralardan edindik. Böyle bir Müslüman gençlik, Avrupa merkezli paradigma karşısında nasıl bir beslenme içinde olmalı ki bu paradigmaya karşı koysun, bunun bilincine varsın, kendi bilincini inşa etsin?

Öncelikle bu paradigmayı iyi anlaması lazım. Aydınlanma dönemiyle birlikte başlayan bir tarihsel çözümleme yapmalı. Biz her ay kitaplar belirliyoruz, öğrencilere öneriyoruz. Ama öncelikle öğrencilerin temel bir İslami çerçeveye sahip olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu sebeple başlangıçta buna yönelik kitaplar öneriyoruz.

Bu İslami çerçeve için neler okuyorlar?

Örneğin merhum İsmail Raci El Faruki'nin Tevhid kitabıyla başlatıyoruz. Diyoruz ki bu kitap herkesin cebinde olacak, bu kitabı maddi bilgi almak için okumayacaksınız, bu kitabı özümsemek üzere okuyacaksınız. Bu kitabı her gün bir sayfa, birkaç sayfa okuyacaksınız. Bu kitabı okuduktan sonra sizin bu kitaba katkılarınız neler olabilir, 'kitabı nasıl çoğaltabiliriz' e bir yanıt bulacaksınız. Trende okuyacaksınız, vapurda okuyacaksınız uçakta okuyacaksınız ama bunu özümseyeceksiniz. Ansiklopedik bilgi almak için okumayacaksınız, birincisi bu. İki, evinizde ya da yurtta yine İsmail Raci El Faruki'nin İslam Kültür Atlası. Onu başından sonundan, ortasından, ilgi duyduğunuz konulardan başlayarak, bir dünya görüşü, ufku ve perspektifine sahip olmak için okuyacaksınız. Onu da aynı şekilde özümseyeceksiniz ve çoğaltacaksınız. Bir de çantanızda bir Muhammed Esed meal-tefsiri olacak. Kuran'ı böyle muhatabı bastırmak için değil, bir tartışmada destek bulmak için değil, Kuran üzerine yapmak için değil anlamak ve yaşamak için okuyacaksınız.

Aylık programdan bahsettiniz. Önümüzdeki ay gençlere ne okumalarını önereceksiniz?

Christian Delacampagne'in 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi. Bir de Reinhart Koselleck'in Kavramlar Tarihi. Sizin kuşakların bugün hesaplaşmayı düşündüğümüz kavramların etimolojisi, ontolojisi üzerinde durması gerekiyor. Bu kavramları doğuran bilgi felsefesinin temelinde ne var ve bu kavramlar tarihleri boyunca hangi gerçekliği yansıttılar ve ne yolla kullanıldılar. Çoğu kötüye kullanıldı bu kavramların. Yoksa, diyelim ki aydınlanma döneminin ürettiği kavramlar, örneğin özgürlük kavramı, eşitlik kavramı... bu kavramlar acaba gerçek manada özgürlüğün, gerçek manada eşitliğin ifadesi mi oldular yoksa onlar sömürgeci bir projenin parçası mı oldular. Şimdi genç kuşakların evvela bizi şu anda baskılayan kavramların tarihi üzerine bir bilince ve algı biçimine sahip olmaları lazım. Oradan başlamaları lazım.

Peki, farklı meslek gruplarından farklı günlük rutinleri olan insanlar karşımızda olsa şu an, onlara birgün içerisinde "mutlaka yapmalısın" diyeceğiniz neler olabilir?

Sorumlu, bilinçli davranın ve ahlaki sınırlar içinde olun, sınırlarınızın farkına varın diyebilirim. Herkes sınırlarının farkında olsun, sorumluluklarının farkında olsun, behemehâl ahlaki sınırlar içerisinde kalsın; çünkü biz ahlaki temellere hızla yabancılaşıyoruz. Ahlak yoksa İslam'ın varlığından bahsedilemez.

Neden özellikle gençleri muhatap alıyorsunuz?

Ben özellikle gençlerle konuşmak istiyorum. Çünkü onların bizim kuşakların yaklaşımlarını aşmalarının üzerlerine düşen tarihsel bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Gençler bizim kuşakların yaklaşımlarını tartışmalı, eleştirmeli, sorgulamalı ve aşmalı. Bunu yapmalılar. Farzı muhal, sizin beni taklit etmeniz durumunda ne olur; siz de yetmiş yaşına gelirsiniz. Benim buna hakkım var mı? Sizi beni takip etmeye davet etmeye benim hakkım var mı? Hayır, böyle bir şey olamaz. Hatırlarsanız Hz. Ali, "Çocuklarınızı kendi döneminizin koşullarına göre değil, onların yaşayacağı dönemin koşullarına göre hazırlayın." buyuruyor. Müthiş bir uyarı. Bu, o koşullara teslim olsunlar anlamına gelmiyor. O dönemin koşulları karşısında dirensinler, hazır olsunlar anlamına geliyor. Yine belki siz bilirsiniz, kelamı kibar olabilir: "Çocuklar ebeveynlerinin değil, zamanın çocuğu olmalılar." denir.

Bununla birlikte didaktik bir eğitimden yana da değilsiniz?

Benim babam icazetli bir mollaydı, iyi eğitim almış bir imamdı, fakat otoriter birisiydi. Bana bir gün dedi ki: "Namazda eğer seni safta görmezsem vay haline!" Biz ailemizin baskıcı uyarılarıyla kıldığımız namazdan hiçbir zaman zevk almadık. Namazın bilincine kendi çabalarımızla vardık. Dolayısıyla genç kuşaklar, bu döneme ilişkin bir duyarlılığa sahip olmalılar ve bu dönemi takip etmeliler. Dünya neyi tartışıyor, haberdar olmalılar. Biz genç arkadaşlara diyoruz ki, behemehâl birkaç dilde, konuşacak, yazacak, tartışmaları takip edecek bir meraka sahip olun. Merak itkisi çok önemli. Fakat asıl önemli olan, Müslüman gençler şunu sormalılar; bizler Müslümanlar olarak küresel tartışmanın neresindeyiz, tartışmada var mıyız? Tartışmaya müdahil miyiz? Tartışmanın taraflarından birisi miyiz? Yoksa tartışmaların nesnesi miyiz? Üzülerek söylemeliyiz ki tartışmaların nesnesiyiz, tartışmaya müdahil değiliz çünkü. O halde sizin kuşaklar tartışmaya katkıda bulunmalılar. Müdahil olmalılar.

Teklifimizi kabul ettiğiniz için, görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Estağfirullah, rica ederim. Çok zahmet oldu size, buraya kadar zahmet ettiniz.

Estağfirullah. Ağzınıza sağlık.

 

Atasoy Müftüoğlu Kimdir?

1942 yılında Trabzon/Çaykara'da doğdu. 1960 yılından bu yana yazı hayatının içinde bulunuyor. Büyük Doğu, Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Yeni Devir, Yeni Şafak gibi günlük gazetelerde aralıklı olarak köşe yazarlığı yaptı. Diriliş, Deneme, Edebiyat, Mavera, Selam, Edebi Pankart, Vuslat, Umran ve Bilge Adam dergileri gibi edebiyat, sanat, düşünce, kültür ve siyaset dergilerinde denemeler yazdı.

Kitap olarak yayınlanan eserlerinden bazıları şunlardır: Firak, Vakti Kuşanmak, Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Vahyin Kılavuzluğu Altında, Yeni Bir Tarih Şafağı, Bilinç Işıklarını Yakmak, İlahi Şiarı Özgürleştirmek, Ümmet Bilinci, Evrensel Vicdanın Sesi Olmak, Küresel Kuşatma ve Küresel İhtiraslar, Yeni Bir Zamanı Başlatmak...

Ayrıca 2008'de Hece Yayınları'nda çıkan, "Irmağın İçli Sesi: Atasoy Müftüoğlu Kitabı" onun hayatını çeşitli yönleri ile ele almaktadır.

 

RÖPORTAJIN İLK BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYINIZ.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
hatırlatma
m.sert
2014 ocak ayında çıkan '' Ağır Hasarlı Algılar '' kitabı çıkan kitapları kısmına eklenmemiş. İçerisinde çok önemli tesbitler bulunan bir kitap.
07/08/2014, 18:06
teşekkürler
istanbuler
Röportaj için çok teşekkürler, çok faydalı.
14/03/2011, 00:17
düşüncenin beyinleri geliştirmesi
eşkişehirli
böyle ileri görüşlü ve gelecekteki olayları anımsatan ve insanlarının beyinleri yoran o çok degerli sözleriniz günümüze ışık tutuyor karekteri ve yapısı görüşü degişmeyen insansınız sizin degişen anacak yaşınız var eşkişehirde bir konferan vermenızı ister ve halk içiçe olara halk dönmenızı isterim
13/03/2011, 23:32
düşüncenin beyinleri geliştirmesi
eşkişehirli
böyle ileri görüşlü ve gelecekteki olayları anımsatan ve insanlarının beyinleri yoran o çok degerli sözleriniz günümüze ışık tutuyor karekteri ve yapısı görüşü degişmeyen insansınız sizin degişen anacak yaşınız var eşkişehirde bir konferan vermenızı ister ve halk içiçe olara halk dönmenızı isterim
13/03/2011, 23:29
Teşekkürler
ofyem
Ropörtaj çok değerli kıvılcımlar içeriyor... ropörtajı yapan hanımefendiye ve fikirlerini bizimle paylaşan değerli hocamıza saygılarımı sunuyorum...Ropörtajı kopyala yapıştır ile fikirler klasörüme kaydettim. PDF formatında kaydebilebilir formatta olması daha elzem olurdu. :) Bu cümlemin zahmet olarak değil nimet olarak algılanmasını umuyorum. Tekrar teşekkürler
11/03/2011, 03:53
selam gazetesi
talip emin
Guantanamo çok yerinde bir tespit. takip edebilecek günlük bir gazetemiz yok. hepsi manasız bir kör döğüşünde çala kalem gidiyor. selam gazetesi keşke eskisi gibi tekrar yayına başlasa. büyük bir ihtiyaç var.
10/03/2011, 20:20