Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


00:06, 23 Mayıs 2018 Çarşamba
10:04, 30 Mayıs 2011 Pazartesi

  • Paylaş
‘Yeni İslamcılık, neo-muhafazakârlık özentisinin sonucu’
‘Yeni İslamcılık, neo-muhafazakârlık özentisinin sonucu’

Asım Öz, \'İslamcılık Türkiye\'de İslami Oluşumlar ve Siyaset\' kitabının yazarı Hulusi Şentürk\'le konuştu

Asım Öz/ Dünya Bülteni

İslamcılık üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların büyük çoğunluğu dışarıdan bir gözle ve genellikle de irticai tehdit algılaması üzerine inşa edilmiştir. Bazı kitaplar ise akademik yönü güçlü olmakla birlikte İslami mücadeleyi tarihi bir süreç içerisinde ele almamaktadır. 1990 sonrasında yayınlanan siyasal İslam ile ilgili çok sayıda kitap ise popüler kültür okumalarının etkisinde kalmıştır. Hulusi Şentürk'ün hazırladığı İslamcılık Türkiye'de İslami Oluşumlar ve Siyaset  kitabı Türkiye'nin en önemli toplumsal kesimini oluşturan İslamcılığı bütün çeşitliliği ile yansıtma niyetinde olan bir çalışma. Kitabın hazırlanması sürecinde Cumhuriyet dönemi ile ilgili olarak birincil kaynaklara müracaat edilerek İslami oluşumlarca çıkarılan dergilerin önemli bir bölümünün taranmış olması önemli. Ayrıca,  cemaat liderlerinin, düşünce önderlerinin kitapları, vaaz kasetleri, makaleleri de  incelemeye dahil edilmiş. Hulusi Şentürk'le kitabından hareketle İslamcılık tanımlamalarını, algılarını konuştuk.

Asım Öz: İslamcılık ile ilgili yeni bir kitap hazırlama düşüncesi nasıl oluştu?

Hulusi Şentürk:  Uzun yıllardır İslami hareketin ülkemizdeki geçmişi ile ilgili olarak okumaların bulunmaktaydı. Zamanla ciddi bir de arşivim oluştu. Ancak İslamcılık ile ilgili hiçbir çalışma Osmanlıdan günümüze uzanan süreci bir bütün olarak ele almıyordu. Bir kısmı İslamcılık akımını –Belki de Tarık Zafer Tunaya'nın etkisiyle- sadece Osmanlı dönemi ile sınırlı işliyor, bazıları ise daha çok aktüel gündem kapsamında konuyu ele alıyordu. Bu açıdan belkide tek istisna Hamza Türkmen'in çalışmalarıydı. Ancak o da sınırlı bir çerçevedeki gruplar üzerinden çalışma yapmıştı.

Oysaki gerek sağda ve gerekse solda bulunan siyasal akımlarla ilgili –özellikle de sol akımlar- çok ciddi ve geniş hacimli çalışmalar vardı. Elimdeki arşivin bu konudaki eksikliği kısmen de olsa giderebilecek bir çalışma için yeterli olduğunu düşündüğüm için bu çalışmayı yaptım.

İslamcılık kavramının çok yaygın kullanılmakla birlikte ortak bir tanımın bulunmayışının sebebi nedir sizce?

Ortak bir tanım bulunmama sorunu sadece İslamcılıkla ilgili değildir. Aslında ortak bir tanım yapamama tüm sosyal-siyasal kavramlar için geçerli olan problemdir. Sosyal ve siyasal kavramlar tarihi süreç içerisinde oluşan, değişimler geçiren ve tarafların kendi bakış açıları ile anlam yüklediği kavramlar oldukları için tanımlamada ortak söylem kullanmak neredeyse imkânsız hale dönüşmektedir. Bu zorluk, kavramın tanımlamasında kullanılan zaman dilimi genişledikçe artmaktadır.

Ayrıca; İslamcı diye tanımlanan gruplar bu tanımlamayı çok da doğru bulmadıkları için kendileri bir tanımlama yapma gayreti içerisinde olmamışlardır. İlk dönemlerde daha çok dışarıdan bakanlar onları İslamcı diye tanımlamıştır. Bu da kontrolsüzce kullanılan ve yaygınlaşan bir tanım doğurmuştur.

İslamcı adlandırmasının ilk dönem İslamcılarından bu yana tereddütlü bir yanının olduğu görülmekte. Babanzade Ahmed Naim'in bu kavramı kullanmaktan hoşnut olmadığı biliniyor örneğin. Bu tereddüdü besleyen unsurlar nelerdir?

İslamcı olarak nitelenen kişiler aslında bu ismi kendileri belirlemiş değildir. Daha sonraları kendilerine İslamcı adı verilmiştir. O dönemde bir fikri savunanları tanımlamak için,  o fikri temel alan ve cı-cu eklemeleri ile oluşan isimler verilmekteydi. Millet fikrini savunanlara milliyetçi denilmesi gibi.

Osmanlı'da İslamcı kavramını ilk kullanan Ziya Gökalp'tir. Gökalp, 1913 yılında yazdığı "Üç Cereyan" başlığı altındaki makalelerde (Daha sonra Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak adıyla kitaplaştırıldı) İslamcılık, İslamlaşmak, İslamlık kavramlarını kullanmıştır.

Babanzade Ahmed Naim 1914'te Sebilürreşad'da yayımlanan ve Milliyetçilik-Türkçülük fikirlerini tenkit ettiği "İslam'da Dava-yı Kavmiyet" başlıklı uzun makalesinde "İslamcı", "İslamcı-Türkçü" ve "İslamcılık" kavramlarını kullanmaktadır. Fakat Ahmet Naim bu adlandırmalardan memnun değildir ve doğru bir adlandırma olmadığı kanaatindedir.

Said Halim Paşa 1918 yılında yazdığı İslamlaşmak isimli kitabında yanlış anlamalara yol açabileceği için bu tabiri kullanmakla ne anlatmak istediğini ifade etmektedir. Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak; "İslam'ın itikıyadını, ahlakıyatını, içtimaiyatını, siyasiyatını daima zaman ve muhitin ihtiyacatına en muvafık bir suretde tefsir ederek bunlara gereği gibi Tevfik-ı hareket etmekten ibarettir."

İslamcı olarak adlandırılan hareketin mensupları kendilerini İslamcı olarak tanımlamak yerine Müslüman olarak tanımlamayı tercih etmişlerdir. Çünkü bu hareketin mensupları İslami bazı kavramları kullanarak yeni bir siyasal düşünce üretmediklerini, bütün gayelerinin İslam'ı daha iyi anlamak ve onu yaşamak olduğunu savunmuşlardır. Çünkü İslamcı tanımı Müslüman tanımlamasının dışında sanki yeni bir tanımlama gibi algılanmaktadır.

Özellikle İslamcı tanımını kullanan bazı kesimler, bu kelime ile kendilerince Müslüman kimliğinin ötesine geçmiş, kendisine bir ideoloji belirlemiş kesimleri kastetmektedirler. Oysa İslamcı diye tanımlanan kesimin yeni bir ideoloji ortaya koyma çabaları yoktur ve onlar böyle bir çabanın İslam dışı olduğuna inanırlar. Yaptıklarının yeni bir ideoloji oluşturmak değil, zaman içerisinde hurafelerle en azından halk nazarında değiştirilmiş, aslından uzaklaştırılmış, sadece ahirete yönelik anlayış içeren yaklaşımların yanlışlığının gösterilmesi, İslam'ın ahiretin yanı sıra dünyaya ve toplumsal ilişkilere yönelik de hükümler içerdiğini ve bir Müslüman olarak sosyal ve siyasal hayatın da İslam'ın getirdiği esaslar çerçevesinde algılanması gerektiğini savunmaktadırlar. Said Halim Paşanın İslamlaşmak kavramını tanımlarken yaptığı "İslam'ın itikıyadını, ahlakıyatını, içtimaiyatını, siyasiyatını daima zaman ve muhitin ihtiyacatına en muvafik bir suretde tefsir ederek bunlara gereği gibi Tevfik-ı hareket etmekten ibarettir." açıklaması bunun bariz bir örneğidir.

İçerik itibarı ile İslamcılık kavramı, Müslüman kavramından ayırt edilemese de tarihsel süreç böyle bir ayrımı gerekli kılabilmektedir. Her ne kadar İslami anlamda Müslüman kavramı İslam'ın gerek dünyevi ve gerekse uhrevi ilkelerini kabul etmiş ve hayatını bu ilkeler üzere tanzim etmeye niyet etmiş kişileri kapsasa da yaşanan süreçte kendisini Müslüman olarak tanımlayan fakat İslam'ın sosyal ve siyasal alandaki ilkelerinden yeterince haberdar olmayan veya bu ilkeleri hayata geçirmeyi ibadet kadar önemsemeyen geniş halk kesimlerinin de olduğu bir gerçekliktir. Bu süreçte İslam'ın ahirete yönelik ilkelerinin yanı sıra dünyaya ve dünya hayatına yönelik ilkelerini de ön plana çıkaran ve bu ilkeler çerçevesinde siyasi duruşunu ortaya koyan kişileri ayırt edebilmek için İslamcı kavramı kullanılmaktadır.

Özellikle 1970 sonrası dönemde İslamcılık tanımlaması belirli odaklar tarafından farklı niyetlerle kullanılmıştır. İslamcıların "aşırı" olduğu, "dini siyasete alet ettikleri", "dinde olmayan ve dinin öngörmediği kimi siyasal yaklaşımları din adına dayattıkları" gibi mesajlar vermek ve bu sayede geniş toplumsal kesimle aralarını açmak için kullandılar. Bu da İslamcıların bu tanımı kullanmasında çekincelere yol açtı.

İslamcılık konusunda önemli çalışmaları bulunan Ali Bulaç'ın şu değerlendirmesi tamamen katıldığımız bir değerlendirmedir. "İslamcılık, İslam dininin kaynaklarından hareketle, dünyanın tanzimi; sosyal, siyasi, iktisadi, hukuki ve ahlaki davranışlarımızın, uluslar arası ilişkilerin Allah'ın vahyle bize bildirdiği ana hükümlere, sınırlarını tayin ettiği çerçeveye göre düzenlemesi düşüncesi ve siyasetidir. Bu manada, hiçbir Müslüman, İslamcı olmadığını, olamayacağını söyleyemez."

İslamcılığın ideoloji olarak algılanmasının yanlış olduğu üzerinde duruyorsunuz. İdeolojilerin düşmanlara yapıştırılan bir etiket olarak kullanımının bu düşünceniz üzerinde bir etkisi var mı?

Hayır. Mesele ideoloji kavramının kim tarafından ne amaçla kullanıldığı değildir. İdeoloji nedir? İdeolojinin çok çeşitli tanımları yapılmakta ve bu tanımlar birbirinden farklılık göstermekte ise de ideolojinin insanı ve hayatı anlama ve şekillendirme iddiası içeren fikirler, değerler ve normlar bütünü olduğu ortadadır. Din de bu işlevi görmektedir. Ancak din aynı zamanda aşkın bir gücün (İlah) varlığını, bu gücün hüküm koyucu olduğunu, hükmüne uyanları mükâfatlandırmayı, uymayanları da cezalandırmayı vaat ettiği kabulünü de içermektedir. İdeolojiler insan fikrinin ürünü iken dinler ilahi kaynaklıdır. İlahi olanın beşeri olana indirgenmesini kabullenmemiz mümkün olamaz. İslam bir ideoloji değildir ama ideolojilerin söz sahibi olmak istediği alanlarla ilgili sözü olan ve dolayıyla da ideolojik anlayışı da içeren bir dindir.

Din, ideoloji ve İslamiyet tanımlamaları incelendiğinde İslam dinine mensup olan bir Müslüman'ın sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal alanda kendi dini norm ve değerlerine göre tavır alması zaten Müslüman olmasının doğası gereğidir. Bu anlayışı savunan bir Müslüman'ın dini siyasallaştırdığı, dini ideolojileştirdiği gibi iddialar İslam'ı bilmemenin bir sonucu olabilir.

İslamcılığın modern olma vasfı genellikle öne çıkarılır. Müslümanların tarihine baktığımızda karşımıza çıkan ıslah hareketleri ile İslamcılık arasında bir bağ kurulması mümkün müdür? Şayet böyle ise İslamcılık modern zamanlarda ortaya çıkan bir ıslah yahut tecdit hareketi olarak görülebilir mi?

Modernizm ilgili farklı tanımlar bulunmakla birlikte özet olarak modernizm, ortaçağ kurumlarından uzaklaşmayı, aklın rehberliğinde yeni bir toplumsal, siyasal ve ekonomik yapılanmayı anlatan bir kavramdır. Bu kavramın en önemli özelliği geleneğe karşı çıkması ve aklı rehber olarak kabul etmesidir. Eğer bu tanımı aklı tek rehber olarak kabul eden anlayış olarak alır isek bu durumda Modernizm ile İslam bir arada olamaz. Çünkü İslam'a göre hükmün kaynağı akıl değil, Allah(cc)'tır. Fakat Modernizm ile kasdedilen akla önem vermek, aklı delillere önem vermek ise –ki, İslamcıların akla verdikleri önem bu şekildedir- bu geçmişteki birçok İslami yaklaşımın kabul ettiği bir durumdur. Herşeyden önce Mutezile anlayışı akla verdiği önem sebebi ile farklılık göstermektedir. Sunni anlayışta da Maturidilik akla verdiği önem ile Eşari'likten ayrışmaktadır. İslami anlayış akli delillerin görmezden gelinmesini gerektirmediği gibi Kur'an insanları akletmeye davet etmektedir. Akıl ile naklin çelişmesi durumunda aklı değil de nakli (Kur'an ve mütevair hadis) tercih etmek şartı ile akla önem vermek gerekmektedir. İslamcıların da çoğunluğunun yaptığı budur.

Islah hareketleri ile İslamcılık arasında bağ kurulabilir mi sorusunun cevabı "evet"tir. İslamcılık adı verilen akım, geçmişte defalarca gerçekleştirilen çalışmaların değişen şartlar altında ve bu şartları da dikkate alarak tekrarlanmasından başka bir şey değildir.

Ne zaman ki İslam âlemi kendisini çok ciddi bir tehdit karşısında algılamış ise bu dönemlerde tecdit hareketleri yaygınlık kazanmıştır. Örneğin İslam toplumlarının fetihlerle genişlemesi ve bunun sonucu olarak da Yunan ve Fars kültürü ile iç içe geçmesi süreçlerinde dini konularda farklı anlayışlar ortaya çıkmaya ve güç kazanarak toplumda bozulmaya sebep olmuştur. Bunun karşısında İslam âlemi tecdit hareketlerinin güç kazandığına şahit olmuştur.

İslami kültür, başa gelen belaların sebebinin kulun kendisinde araması gerektiğini bildirmektedir. Kuran'da ilk insanın cennetten kovuluşunun anlatımında yasağı çiğneyen Adem (as)'in yaptığı hatadan dolayı tövbe etmesi örnek gösterilir. Adem (as) suçu başkasında aramamış ve "ben kendime zulmettim" diyerek af dilemiştir. Başa gelen belalar kulun hatasından, gafletinden olmaktadır ve kulun bunu bilerek kendisini düzeltmesi gerekmektedir. Bu kültürün doğal sonucu olarak da İslam toplumlarında dini yaşamamak, dini yanlış yaşamak gibi toplum olarak hatalı davranışlar içinde bulunulduğu ve kurtuluş için tekrar dine dönülmesi gerektiği görüşü hâkim olmuştur.

Bilim ve teknikteki ilerlemeler, sömürge hareketleri ile oluşan sermaye birikimi neticesinde batı dünyası askeri alanda hızla güç kazanmaya ve İslam coğrafyasını sömürge konumuna düşürmeye başlamıştır. 1300 yıl sonra ilk defa tüm İslam coğrafyasında İslam dışı güçlere karşı topyekün bir geri çekilme söz konusudur. Böylesi bir hüzün sürecinde Müslümanlar kurtuluş yolları arayışı içerisine girmiştir. Bu kurtuluş yolu arayışı bir yandan İslam coğrafyasının en büyük İslam devleti olan Osmanlı'nın yaşatılabilmesini içerirken, diğer yandan da onu yaşatabilmek için Müslümanlar olarak tekrar dini anlayışımızı gözden geçirmeye, dine sokulmuş ve Müslümanları miskinliğe, tembelliğe sevk eden yanlışlıkların ayıklanmasını içermektedir.

İslam tarihinde tecdit (ıslah) hareketlerinin tamamı ilk kaynaklara dönüş ve bu kaynaklardan hareketle günün meselelerinin yeniden ele alınması biçiminde gerçekleşmektedir. İşte Osmanlı'nın son döneminde İslam âleminin Batı tehdidi karşısındaki refleksi de yine İslam'a sarılmak, günün sorunlarına ilk kaynaklara müracaat ederek çözüm aramak şeklinde oluşmuştur.

İslamcılığı eleştirerek bir anlamda merkez sağın yaklaşımlarını haklılaştıran entelektüel bir dünya var. Bu yaklaşımlar içinde İslamcılığın hurafelere karşı olması, eklektik yapısı vs üzerinde özellikle durulduğu görülüyor. Bu eleştirilerin gerçeklik değeri var mı?

Bu eleştiriler ne yazık ki, İslam'ın Tevhid mesajını tam olarak anlayamamaktan kaynaklanmakta, daha çok muhafazakâr görüş içermektedir. Hurafelere elbette karşı çıktılar. Ama bu karşı çıkış Osmanlı'nın son dönemindeki İslamcılara has bir tutum değildir ki. İslam tarihi boyunca hurafelerle, bidatlarla mücadele eden çok sayıda müçtehid çıkmış ve İslam'a sokulmaya çalışılan yanlık fikir ve uygulamalara karşı mücadele etmiştir. Bu tevhid anlayışının gereğidir.

İslamcılık düşüncesinin eklektik bir yapıda olduğu iddiaları doğrudur ama bu durum İslamcılara mahsus değildir.  Bilindiği gibi eklektik, farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin ayrı bir sistem içinde birleştirilmesi anlamına gelmektedir. Eklektizm, öğretilerin alındığı sistemlerin bütününü benimsemediği gibi, aralarındaki çözümleme amacını da gütmez. Dolayısıyla, düşünce sistemlerini birleştirme ya da uzlaştırma, sentez gibi bir anlayış değildir.

İslami anlayış, doğrunun, hikmetin nerede olursa olsun alınmasını istemektedir. Peygambere atfedilen bir söz vardır. "Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır. ..." Bu hadisin sıhhati konusunda şüphe varsa da bu söz Müslüman âlimler tarafından genel kabul gören bir yaklaşımdır. Bu sebepledir ki Müslümanlar yeryüzüne yayıldıkça burada karşılaştıkları düşünceleri, değerleri irdelemiş, İslam'a aykırı olmadığına inandıkları ve yararlı gördüklerini sahiplenmişlerdir. Özellikle de Yunan medeniyetindeki felsefi yaklaşım İslam dünyasında yüzlerce yıl tartışmalara yol açmış, birçok farklı mezhebin doğuşuna sebep olmuştur.

19. Yüzyılda da Müslümanlar batıda gelişen değer ve kavramlarla ilgilenmiş ve bunlardan İslam'a aykırı olmayıp da faydalı görülenlere yönelik sahiplenme olgusu meydana gelmiştir. Elbette bu süreçte yer yer zorlama değerlendirmeler görülmektedir ama bu tarihte sıklıkla rastlanan bir durumdur. Kaldı ki, geleneksel İslam, halk İslam'ı, gibi değişik kavramlarla ifade edilen dini anlayış veya özellikle devlet ricalinde hâkim olan ve devleti birey karşısında önceleyen anlayış da bu açıdan eklektik bir durum göstermektedir. Bu anlayışlar da farklı dinlerden veya yönetim biçimlerinden alıntılarla oluşmuştur. Hatta bu açıdan tasavvufun yoğun olarak eklektik olduğu söylenebilir. Çünkü Yunan felsefesinden, Hindu mistizmine kadar çeşitli ekol ve doktrinlerden alıntılar söz konudur.

İslamcılığın Osmanlılarda ortaya çıkışı konusunda farklı değerlendirmelerin ve bununla birlikte farklı başlangıç tarihlerinin gündeme gelişini nasıl açıklıyorsunuz?

İslamcılık akımının ne zaman ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Aslında burada bütün sorun, tarihsel süreç içerisinde şekillenen bir siyasal-fikri duruşa bir başlangıç tarihi belirleme gayretinin bizatihi kendisindedir. Çünkü İslamcılık olarak tanımlanan siyasi ve fikri duruş önceleri şekilsiz biçimde ama sosyal ve siyasal gelişmeler karşısında Müslümanlar tarafından ortaya konulmuş, daha sonra gelinen bir tarih aralığında yoğun olarak konuşulmaya başlanmıştır. İslamcılık akımının ne zaman ortaya çıktığı sorusuna verilen cevaplardaki farklılık aslında başlangıç olarak şekilsiz ve biçimsiz olarak çıktığı zaman diliminin mi yoksa yoğun olarak tartışılmaya başlandığı zaman diliminin mi esas alınması gerektiğinden kaynaklanmaktadır.

İslamcılık akımının ne zaman ortaya çıktığı konusunda verilen cevaplar genellikle Kuleli Vak'ası, Yeni Osmanlılar, 2. Meşrutiyet, 2. Abdülhamid devri çerçevesinde kalmaktadır. Ancak 2. Abdülhamid ile ilgili yapılan değerlendirmeler onun İslamcılık akımını başlatması değil, Pan-islamiyet politikaları başlatması yönündedir.

Ancak peşinen belirtelim ki bu tarihlendirmelerin hiçbiri "tek doğru cevap" değildir. Hatta İslamcılık akımının doğuşu Kuleli Vak'asından önceye kadar bile uzatılabilir. Nakşibendi tarikat ekolü içerisinde Müceddidiye kolunu kuran ve 1564-1623 yılları arasında yaşayan İmam Rabbani ve onun takipçilerinden olup özellikle Osmanlı coğrafyasında çok etkin olan Şeyh Halidi (Ö: 1242/1826) tarafından yürütülen çalışmalar İslam dünyasında İslami uyanışın ve yenilemenin en önemli unsurlarındandır.

Osmanlı İslamcılığının devletle, İttihat Terakki ile ilişkilerinden Cumhuriyet dönemi İslamcılığına kalan miras nedir?

İslamcıların önemli bir bölümü ilk döneminde İttihad ve Terakki'yi desteklemiş ancak bu cemiyetin iktidarını görünce büyük bölümü muhalefet etmiştir.

İslamcıların İttihad ve Terakki'ye muhalefeti, 1. Dünya savaşından sonra bizzat bu cemiyet kadrolarının siyasi manevra ile ele geçirdiği İşgale karşı direniş hareketinin başarıya ermesinden sonra iktidar kadroları ile aralarında sürtüşmenin had safhaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyet döneminde tepeden inen değişim siyasetleri ile İslamcılığın sessizliğe büründüğünü görüyoruz. Mehmet Akif yurtdışında dahi Kuşçubaşı Eşref'e yazmış olduğu mektup dışında Türkiye'de olup bitenler konusunda genel olarak suskun muhalefeti tercih etmiştir. İslamcılığın sessizliğe bürünmesi sonraki kuşakları hem kültürel hem de düşünsel miras bakımından nasıl etkiledi?

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde tepeden inmeci modernleşme ve Batıcılık devrimlerinin yerleşmesi için çok sert tedbirler alınmış ve İslamcılar adeta ezilmiştir. İdamlar, hapis cezaları ve sürgünler artık İslamcıların alın yazısıdır. Bu dönemde İslamcılar tarihte görülmedik bir durumla karşılaşmışlar, derin travmalar yaşamışlardır. Öyle ki içinde bulundukları şartları klasik İslam fıkhında tanımlamaları bile mümkün değildir. O güne kadar var olan İslam devletinde İslam'ın yayılması, İslami anlayışın geliştirilmesi için çaba sarf etmiş olan İslamcılar şimdi devlet problemi yaşamaktadırlar.

Klasik İslam fıkhına göre yurtlar iki ayrı tanımlamaya girmektedir: Darül İslam ve Darül Harp. Türkiye'nin durumu nedir? Cumhuriyetin ilk dönem İslamcıları için bu konu özellikle de mücadele yöntemi açısından önem arz ediyordu. Bu topraklar artık Darül harp ise Müslümanların buralardan hicret etmeleri gerekir miydi? Darül Harp olan bir ülkede ülke yöneticileri ile Müslümanlar arasındaki hukuk ne olacak idi? Örneğin Mustafa Sabri Efendi'ye göre ülke darül harp idi ve hicret gerekiyordu.

Bu dönemde İslamcılar değişik politikalar izlemişlerdir. Bir kısım İslamcılar yurt dışına çıkmıştır. Bir kısmı gizli olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Bir kısmı siyasi mücadeleden çekilerek şahsi hayatında İslam'ı yaşamaya çalışmıştır. Bir kısmı müftülük gibi görevlerde kalarak dini irşad işi ve talebe yetiştirme ile uğraşırken, bazıları milliyetçi-muhafazakar muhalefet içerisinde yer almış, bir kısmı Cumhuriyet Halk partisi içinde siyasi hayatını sürdürmüştür.

Bu dönemde özellikle Bediüzzaman Said Nursi'nin imanı güçlendirme yönündeki çalışmaları çok etkili olmuştur. Yine bu dönemde halk arasında İslami anlayışın yaşamasında ve yayılmasında çok önemli roller oynayan tarikatlar çalışmaları yasaklandığı için illegal olarak çalışmaya devam etmişlerdir. Kapatılan tekke ve zaviyelerin yerini önemli oranda camiler almış ve tarikat liderleri genellikle cami imamlığı gibi vazifeler alarak tarikat çalışmalarını cami sohbetleri görünüşlü olarak sürdürmüşlerdir.

Bu dönemde bazı İslamcılar kültürel faaliyetlere yönelirken özellikle kapatılan medreseler Doğu'daki aşiret hayatının dışa kapalılığından yararlanarak illegal olarak çalışmalara devam etmiştir.

İlk dönemde yaşanan bu sıkıntı daha sonraki dönemleri etkilemiştir. Özellikle de ulema yetişmemiş olması sebebi ile daha sonraki dönemde İslami hareket daha çok talebe sayılabilecek kişiler veya entelektüeller tarafından yürütülmüştür.

Bu dönemde milliyetçi-muhafazakar kesim içerisinde mücadele eden İslamcılar, içinde bulundukları ortamdan etkilenmiş ve bazı istisnalar dışında 1970'li yılların ikinci yarısına kadar milliyetçi-muhafazakar söylemi belli oranda sahiplenmişlerdir.

Çok partili yıllara gelindiğinde İslamcı yapıların ağırlıklı olarak merkez sağ partileri desteklediklerini görüyoruz. Yayın faaliyetlerinde ve düşünce çalışmalarında  az çok sağlanan bağımsızlığın siyaseten bağımsızlığa dönüşememesinin sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Bu dönemde İslami hareketler ağırlıklı olarak merkez-sağ partileri desteklemişlerdir. Bu desteğin temelinde yatan yaklaşım CHP'nin gücü karşısında güçlü bir muhalefet cephesi oluşturmak ve bu cepheye verecekleri katkılar karşılığında da dini hayatla ilgili özgürlüklerin gelişmesini sağlamaktır. Özellikle Demokrat Partiye destek verilirken bu partinin siyasal anlamda İslami kimlik taraftarı olmadığı bilinmektedir; ancak CHP'ye karşı bu parti saflarında yürütülecek mücadelede önemli kazanımlar beklenebilirdi ve öyle de olmuştur.

Bu dönemde siyasi bağımsızlık söz konusu olamazdı. Çünkü ortada hukuki altyapısı kurulmuş demokratik bir ortam yoktu. O dönem için tek çare önce CHP zulmünün bertaraf edilmesiydi.

Muzaffer Taşyürek, "İslam'ın Sisli Yılları" isimli kitabında bu dönemde yaşananları anlatmaktadır. Neden bu kitabı yazdığını açıklayan ifadeleri aynı zamanda o dönemde yaşananların ve bu şartlar altında İslami kesimin mücadelesinin de bir özeti mahiyetindedir.  Taşyürek şunları söylemektedir:

"Türkiye Müslümanları 1923-45 dönemini çeşitli kitap, makale, panel ve konferanslarla sorguladılar ve sorguluyorlar da. 1950-60 ve hatta 1970'lere uzanan yıllar üzerinde henüz fazlaca durulmadı. O dönemin mücadelesi ve mücadele veren insanlarına vefa borcu ödenmedi. O dönemlerdeki mücadele "İslamcı" çizgide bulunmadı. Fakat ne gariptir ki, bugün İslamcı mücadeleyi veren birçok yazarın mücadelesi o günlerin uzantısıdır.

Ahırlarda, bodrumlarda Kur'an öğreten ve öğrenen insanların, sakalları kesilip sarıkları boyunlarına dolanan cefakarların, Kur'anları, ezanları Türkçeleştirilip; camilerine org ve sıra konulmak istenen mağdurların, dipçik tehdidi, darağacı gölgesi, zindan ve sürgün korkusuyla titreyen canlar için 1950'li yıllardaki nispi demokratik ve özgürlük havası, adeta zafer yılları olmuştur. Yazmışlar, konuşmuşlar, haykırmışlar, bir mücadele ortamına atılmışlardı. Bu insanların mücadelesini günümüz İslami anlayışı ile değerlendirip 'İslamcı' bulmayarak görmezlikten gelinmesi, tarihimizin bir bölümünün atlanması, İslami düşünce ve oluşumda büyük bir boşluğun doğmasına, hepsinden önemlisi, tarihi yanılgı ve yanlışlıklara sebep olur."

1960 sonrası İslamcılığının bariz özellikleri ile tek partili yılların İslamcılığından farklılaştığını görüyoruz. Bu farklılaşmanın kaynakları  ve etki alanı nedir?

1960 sonrası ve özellikle de 1970'li yıllarda İslami kesimde ciddi bir değişim gözlenmeye başlanmıştır. Bu değişimin elbette birçok sebebi bulunmakla birlikte öne çıkan sebepler şunlardır:

a-İslam coğrafyasında gelişmeye başlayan İslami hareketlerin ülkemize etkisi: Pakistan'da Mevdudi, Mısır'da Hasan El Benna ile başlayan Seyyid Kutup, Abdülkadir Udeh gibi mücadelecilerle süren İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketi, bu hareketin değişik Arap ülkelerinde bağlılarının ortaya koyduğu çabalar ülkemizde özellikle tercüme kitapların yaygınlaşmaya başlaması ile etkin olmuştur. Yukarıda sayılan isimlerin yanı sıra Ali Şeraiti, Fethi Yeken, Said Havva gibi İslami mücadele veren kişilerin çok sayıda kitabı Türkçeye tercüme edilerek basılmıştır. Bu kitaplarda akaidi konuların yanı sıra özellikle Darül Harb-Darül İslam, Cihat, Tağut, Belam, Hicret, Biat ve benzeri kavramlar üzerinde genişçe durulmaktadır.

Tercüme kitapları Türkiye'de İslami kesimde çok da gündemde olmayan özellikle Darül Harb-Darül İslam, Cihat, Tağut, Belam, Hicret, Biat ve benzeri kavramların tartışılmaya başlanması ile daha politik ve eylemci niteliğin gelişimine katkı sağlarken diğer yandan da özellikle Arap dünyasında çok da güçlü olmayan tarikat anlayışının sorgulanması konusunu da gündeme getirdi.

Ülkemiz İslami kesiminde mezhep kültürü hakim iken Seyyid Kutup ve benzeri kişilerin mezhebi yaklaşımı göz ardı eden söylemleri de ister istemez mevcut İslami kesimlerde kuşku ve tepkileri gündeme getirdi.

Mevcut İslami anlayış ile tercüme yolu ile gelen anlayışın karşılıklı etkileme sürecinde İslami kesim millilik üzerinde kurulu söylemini ümmet kavramı üzerinde geliştirmeye başlarken asli kaynaklara dönülmesi (Kur'an, Sünnet ve Sahabe anlayışı) yaklaşımı ülkemizde daha çok Hanefi ağırlıklı fıkıh ve akaid kitaplarına yönelinmesi, ilmihal kitapları kaynakları fıkhı yaklaşımların yerini Fetevayı Hindiyye, İbn-i Abidin, El Hidaye gibi daha geniş içerikli fıkıh külliyatının tozlu raflardan indirilerek okunmasına yol açtı.

İslami kesimde geleneksel medrese eğitimi ve tasavvufi örgütlenmeye dayalı mücadele anlayışı yerine eyleme dayalı, politik içeriği zengin olan mücadele yöntemi benimsenmeye başlandı. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da bireylerin geliştirilmesi, samimi ve donanımlı Müslümanlar olması, bu kişilerin sayılarının artması ile toplumun dönüştürülmesi, toplumsal dönüşün sağlandığında devlet idaresinde de dönüşümün doğal olarak sağlanacağı anlayışı tartışılmaya başlandı. Bunun tek başına yeterli olmadığı, kitlesel eylemlere ihtiyaç olduğu, devletin ele geçirilmeden toplumsal dönüşümün sağlanamayacağı ve dolayısıyla devleti ele geçirme gereği üzerinde durulmaya başlandı.

b-Demokratik ortamın gelişmeye başlaması ile İslami kesimin savunmacı yaklaşım yerine hamleci yaklaşımı benimsemeye başlaması: 1950 yılında tek parti iktidarının çökmesi, çok partili dönemde oy uğruna bile olsa İslami kesime tavizler verilmeye başlanması gibi özgürlüklerde kısmi de olsa gelişmenin var olması, Müslümanların daha rahat örgütlenme ve konuşma imkanını getirmiştir. Daha önceleri kendi kapıları ardında, genellikle birbiri ile iletişimi ya hiç olmayan ya da az olan İslami oluşumlar arasında iletişim gelişmeye başlamıştır. Bu sayede İslami ilimler daha fazla paylaşılmaya, farklı yaklaşımlar üzerinde konuşulmaya başlanmıştır. Bu da beraberinde her oluşumunun kendi politikalarını gözden geçirme imkânı sağlanmıştır.

c-Milli Görüşün etkisi: Milli Nizam Partisi'nin kurulması, bu partinin kapatılmasının ardından MSP'nin kurulması önemli etken olmuştur. Her ne kadar 1945-50 yılları arasında İslami hassasiyeti yüksek partiler kurulmuşsa ve hatta İslam Demokrasi Partisi gibi doğrudan İslami isimleri olan partiler kurulsa bile, bunların hiçbiri ülke çapında örgütlenebilme ve meclise girebilme imkanı bulamamışlardı. Oysa MNP-MSP sadece ülek genelinde yaygın olarak örgütlenmekle kalmamış, meclise güçlü olarak girebilmeyi de başarmıştı. Bu gelişme, daha düne kadar sol partiler karşısında sağ partileri destekleme politikası izleyen veya bu politikayı izlemekten başka çaresi olmayan İslami kesimlerin siyasete dolaylı değil, doğrudan katılımını sağlamıştır. Önceleri CHP'nin tek parti dönemindeki uygulamalarının geri gelmesinden korkarak sağ partileri destekleyen ve bu sebeple de siyasetle ilgisi sadece "oy verme" konumunda olan İslami kesim artık doğrudan siyasi parti mücadelesinin içinde yer almıştır.

İslami kesimin doğrudan siyasi mücadelenin içinde yer alması onların daha geniş kitlelere ulaşma imkânını da beraberinde getirmiştir. Parti herhangi bir İslami grubun yapılanması değil de birçok İslami oluşumun ortak çabalarının ürünü olan bir platform içeriğine sahip olması, İslami oluşumlar arasında diyalogun gelişmesini sağlamıştır.

d-Anarşi ve Gençlik Olaylarının Etkisi: 1970'li yıllar ve özellikle de 1970'li yılların ikinci yarısı gençlik olaylarında silahların konuştuğu, bombaların patladığı, binlerce gencin hayatını kaybettiği bir dönemdir. Bu dönemde İslami hareket ister istemez kendisini olayların içinde bulmuştur. Her ne kadar bu kavganın içinde olmamaya, silahlı çatışmaya girmemeye özen göstermişlerse de birçok İslami hareket mensubu genç hayatını kaybetmiştir. Gerek MTTB ve gerekse Akıncı Gençlik mensupları başta olmak üzere İslami oluşumlara üye gençlerin silahlı saldırılara uğraması, şubelerinin bombalanması İslami hareket mensubu gençlerin de eylemci yönlerinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Bu dönemde özellikle karate, tekwando gibi dövüş sanatlarının sportif faaliyetler olarak gösterilmesi ve gerek kamplarda ve gerekse mahallelerde açılan spor salonları ile yakın dövüş tekniklerinin öğrenilmesi yaygın bir yaklaşım olmuştur.

Çalışmanızda siyasal partileri öne alan bir yaklaşımınız var.  İslamcılığın farklılaşması konusunda partili yapının olumlu/olumsuz etkileri olmuş mudur?

Öncelikle belirteyim ki, çalışmam salt İslamcılık üzerine değildir. Kitabın asıl adı "Türkiye'de İslami Oluşumlar ve Siyaset"tir. Yani İslami oluşumların siyasal alandaki etkisi-etkilenmesi konulu çalışma yaptığım için siyasi partiler ağırlıklı yer aldı.

MNP-MSP çizgisi bir yandan İslami oluşumların genişlemesine, siyasi parti olarak ülkenin genel konuları ve sorunları üzerinde düşünmeye ve çözüm üretmeye ve böylece daha sosyal olmaya İslami kesimi zorlarken diğer yandan da hayli kısıtlayıcı ve denetleyici de olmuştur. Her ne kadar parti bir İslami grubun temsilcisi değil ise de Müslüman gruplar tarafından yapılan her eylemin ve her söylemin hakim güçler tarafından birinci derecede sorumlusu görülmesi sebebiyle parti yönetimi İslami oluşumların kendi başına buyruk olmasının getireceği sorunlardan çekinerek onları kontrol altına almaya çalışmıştır. Şura, Hicret, Tevhid gibi dergilerle parti arasında zaman zaman yaşanan sorunların temelinde de bu endişe ve endişeden kaynaklanan denetim gayreti yatmaktadır.

İslamcı gençliğin 12 Eylül öncesi çatışma ortamından uzak durmasına etki eden sebepler nelerdir?

Türkiye'de anarşi her ne kadar 1960'larda başlamış ve 1970'li yıllarda hızlanmış ise de özellikle de 1977-80 arasında zirve yapmıştır. İslami hareket, bu dönemde çok sayıda kayıp vermesine mukabil doğrudan silahlı eylemlerin içerisinde yoğun olarak yer almamıştır. Eylemleri daha çok miting-yürüyüş düzenlemek, bildiri dağıtmak, duvarlara slogan yazmak, kısmi de olsa okul boykotları düzenlemek, taşlı-sopalı kavgalara girmek şeklinde gerçekleşmiştir.

İslami hareket mensuplarının 12 Eylül 1980 öncesi dönemde silahlı çatışmadan uzak durmasının birçok sebebi bulunmaktadır. Ancak bu sebeplerin başında cihad anlayışı gelmektedir. İslami hareket mensuplarına göre cihad aşamalıdır ve bu aşamaların birinci merhalesini tebliğ oluşturmaktadır. Silahlı cihat ancak tebliğ aşamasından sonra söz konusu olmalıdır.

O dönemdeki İslami yayınlara bakıldığında neredeyse tamamının "anarşiyi dış güçlerin istediği ve ateşlediğini ve onların oyununa gelmeyeceklerini" açıkladıklarını görmekteyiz. Yani onlar pis bir oyunun piyonu olmayı reddetmişlerdir.

Yetmişli yıllardan itibaren öne çıkan İslami yayıncılıkta özellikle de dergiler de başka İslam coğrafyalarının gündemleştirilmesini eleştiren yaklaşımlar var. İncelediğiniz dergiler çerçevesinde bu yaklaşım hakkında neler söylersiniz?

O dönemde İslamcı yayınlarda başka coğrafyalardaki İslami direnişler sürekli kapak konusu yapılmıştır. Bunun temelde iki sebebi vardır.

1-O mücadeleyi sürekli gündemde tutarak ülkemizdeki İslami mücadeleyi motive etmek.

2-Türkiye gündeminde söylenecek olsa suç olacak bazı hususları o hareketlerden naklediyormuş gibi yapıp söylemek.

Afgan cihadı, İran Devrimi Türkiye İslamcılığını nasıl etkiledi?

Hem de çok derinden etkilemiştir. Afganistan cihad ruhunu ateşlerken, İran Devrimi de özellikle gençler arasında devrimci tutumun benimsenmesine yol açmıştır.

Seksenli ve doksanlı yıllar İslamcılığının genel özellikleri nelerdir?

Askeri darbe sonrası dönemde İslamcı gençlik özellikle tercüme kitapları yoğun olarak okumaya devam etmiştir. Ülkemizdeki tasavvuf ağırlıklı, mezhebi hassasiyeti yüksek geleneksel İslam anlayışının dışında bir yaklaşımın ağırlıklı olarak yer aldığı bu kitaplar daha 1970'li yıllarda adına mealciler denilen bir oluşumun yeşermesine yol açmış idiyse de bu anlayış asıl 1980'li yıllarda yaygınlaşmaya başlamıştır. Hemen belirtelim ki, mealci denilen ve kişinin doğrudan Kur'an'dan anlam çıkarmasını içeren yaklaşım her ne kadar birçok zayıflığı bünyesinde barındırmış olsa da klasik-geleneksel yaklaşımların sorgulanmasında önemli misyon yüklenmiştir.

1980'li yılların başında, askeri darbenin etkisi ile parti, dernek gibi yapılanmaların ortadan kalkması sebebi ile İslamcı gençlik ulusal düzeyde örgütlenmeden ziyade yerel ölçekli, daha küçük gruplar şeklinde örgütlenmeye başlamıştır. Aslında buna örgütlenme demek çok da doğru değildir. Çünkü bu yapılanmalar hiyerarşik yapı arz etmemekte, daha çok birkaç kişinin etrafında, sohbet halkaları biçiminde oluşmaktadır. Kimileri 20-30 kişi, kimileri 50-100 kişilik gruplar galinde yüzlerce oluşum, dönemin olağan üstü şartları altında evlerde ve kısmi de olsa cami lokallerinde bir araya gelerek tefsir, hadis, fıkıh, akaid dersleri biçiminde yoğun bir okuma ve sohbete dayalı eğitim süreci içine girmişlerdir. Bu sohbetlerde ya İlahiyat Fakültesi mezunları, ya cami imamları veya resmi olmasa da özellikle Doğu ve Güneydoğu medreselerinde eğitim görmüş kişiler başı çekmişlerdir.

İslamcı gençliğin askeri darbe sonrası yaşadığı bu süreç, onların kurumsal kimliğin bir üyesi olarak değil de kişisel olarak kendilerini yapılandırmalarını, özgüven kazanmalarını sağlamıştır. Çok sayıda küçük grupların varlığı aynı zamanda katılımcı bir yapıyı da beraberinde getirmiş, bu oluşumlar arasında diyalog gelişmiştir. Bu diyaloglar daha sonra "Müslüman Gençlik" örneğindeki gibi üst çatı görevi gören platformların oluşmasına zemin teşkil etmiştir.

1980 sonrası İslamcı gençlik arasında bazı kavramlar çok yoğun olarak tartışılmıştır. Bu kavramların başında "Darul Harb-Darul İslam" kavramları gelmektedir. 1970'li yıllarda İslamcı kesimde tartışılmaya başlanan bu kavram 1980 sonrası daha yoğun gündeme gelmiştir.  "Türkiye darul harb midir, yoksa darul İslam mıdır?" soruları çerçevesinde yoğun tartışmalar yaşanmıştır.

1980 sonrası dönemin en önemli tartışmalarından birisi de partisel metodun İslami olup olmadığı konusu olmuştur. Her ne kadar 1980 öncesi kısmi de olsa partisel metoda itirazlar söz konusu olmuşsa da 1980 sonrası bu tartışma çok alevlenmiştir. Bazı gruplar parti hareketini küfür olarak görmeye kadar gitmiştir. Buna karşılık parti hareketinin meşruluğu yönünde de deliller getirilmiştir. Süreç içerisinde parti hareketinin küfür olmadığı ama partinin İslami hareketin kendisi olarak tanımlanmasının da yanlışlığı üzerinde geniş çaplı yorum birlikteliği oluşmuştur.

Tarikatların mevcudiyeti bu dönemde tartışılan konulara arasında yer almıştır. Daha önce özellikle Ercümend Özkan'ın tasavvuf ve tarikat karşıtı söylemleri bu dönemde daha fazla taraftar bulmaya başlamıştır. Bu tartışma bazı İslamcı gençliğin tasavvuf ve tarikatlara cephe almasına yol açmıştır.

28 Şubat sürecinin Türkiye'deki İslami hareket üzerinde etkisi çok ciddi olmuştur. Bu süreç parti yolu ile İslami gelişme olamayacağını savunanların artmasına yol açmıştır. İslami kesim özellikle sivil toplum örgütleri yolu ile mücadele üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. 28 Şubat sürecinde Erbakan'ın tutumuna yönelik ciddi eleştiriler gelişmiş ve Milli Görüş Hareketi ayrışma sürecine girmiştir. Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından kurulan Fazilet Partisi'nin de kapatılmasından sonra ikiye bölünme meydana gelmiştir. Erbakan, Kazan, Asiltürk, Kutan gibi isimler Saadet Partisi'ni kurarken Erdoğan, Gül, Şener gibi isimler de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurmuşlardır.

İslami kesim 1990-2000 tarihleri arasında Hizbullah isimli örgüt yolu ile kendisini derin hesaplaşmaların etki alanında bulmuştur. Bu gün bile halen tam olarak aydınlanmamış olan bir dönem içerisinde Hizbullah adıyla ortaya çıkan oluşum önce PKK ile ve ardından da İslami gruplarla girdiği çatışma sürecinde çok sayıda infaza imza atmıştır. Bu gelişmeler İslami kesime yönelik kamuoyunda ciddi güven kaybını doğurmuştur. Dışa kapalı örgütlenme yapılarının kolaylıkla bazı istihbarat güçlerinde ele geçirilebildiğini, provokasyonlara alet edilebildiğini gören İslamcılar Hizbullah deneyiminden sonra daha açık yapılanmaların gereğini görmüş ve bu yönde yapısal değişimler içerisine girmiştir.

28 Şubat süreci ve sonrası gelişmeler İslami kesimde birçok kırılmayı beraberinde getirmiştir. Özellikle 28 Şubat sonrasında İslami anlayışın hızla liberalleştiği, İslami kavramların Müslümanların gündeminde yerini batılı kavramlara bıraktığı, Ilımlı İslam Projesinin kendisine zemin bulduğu yönünde tartışmalar devam etmektedir.

Soğuk savaşın ardından İslamcı söylemin yüz yüze kaldığı sorunlarla beraber öne çıkan yeni İslamcılık tartışmalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Yeni İslamcılık diye bir kavramı kabul etmiyorum ve bu konuda da bir şey söylemeye hiç niyetim yok. İslam'ın yenisi eskisi olmayacağı gibi İslamcılığın da yenisi eskisi olmaz. Neo- muhafazakarlık özentisine gerek yok.

İslamcılık bağlamında Ortadoğu'da meydana gelen gelişmeler farklı şekillerde değerlendirildi. Hatta bazı yorumcular gösterilerde öne çıkan dil üzerinden tarihin sonunu işaret ettiler. İslamcı söylemin farklılığını ortaya koyan dilin egemen dilden farklılaşmaması İslamcılığın özgüvenini kaybettiği şeklinde okunabilir mi?

Buna özgüven kaybı demek ne kadar doğrudur bilemiyorum. Ama İslamcıların dili de, yöntemi de ne yazık ki yetersizdir. İslamcılıkla ilgili son yıllarda yapılan kimi değerlendirmeleri İslamcılığın/siyasal İslam'ın iflas ettiği yolundadır.

2000'li yıllar ise yeni bir sürecin yaşandığı dönemdir. Soğuk savaşın sona ermesi, iki kutuplu dünya dengesinin bozularak Amerikan'ın jandarmalığında liberal-demokrat görüntülü ama ekonomik sömürgeciliğin global şirketlerce Batı adına yürütüldüğü bir dünya vardır.

Ancak, yaşanan bu süreçte İslami kesimi derinden etkileyen bir olumsuzlukla İslamcıların yüzleşmesi gerekmektedir. O da, İslam'ın bir din olarak algılanması yerine siyasi bir proje gibi algılanması, manevi yönünün ihmal edilerek sadece maddi alanlara ilişkin yönünün gündeme getirilmesidir. Oysa İslam'ı ideolojilerden, siyasal projelerden ayıran en önemli özellik, onun manevi yönünün de bulunması ile maddi ve manevi yönünün ilahi kaynaklı olmasıdır. İslam'ın dünya görüşü, onun ahiret görüşü ile bir bütün olarak anlam kazanmaktadır. İslam'ın toplumsal barış ve huzur için getirdiği çözümler, onun bireysel tekamül için getirdiği çözümlerle beraber bir anlam ifade etmektedir. Bu sebeple maddi ve manevi tekamülün bir arada olması gerekmektedir. Meydanlarda slogan atmayı, namaz kılmaktan daha önemli gören, üç-beş oy uğruna halka yalan söylemeyi, ne pahasına olursa olsun doğruyu söyleyen olmaya tercih eden bir Müslüman'ın İslam'a göre hareket ettiğini iddia etmesi ciddi bir zaaf içermektedir.

"Bir şeyin en güçlü olduğu an, zayıflamaya başladığı andır" ve Batı medeniyeti gücünün zirvesindedir. Ancak askeri ve ekonomik olarak gücünün zirvesinde olan Batı, aynı zamanda insanlığın bunalımlarının da zirvesinde olduğu bir çağı yaşamaktadır. Tüketim kültürü ile uyuşturulan beyinler artık mutsuzdur ve arayış içerisindedir. Kendilerine sunulacak, kendi içerisinde bütünlük arz eden bir çözüme ram olmaya hazırdır. Ancak burada sorun şudur: İslamcılar, İslami değerlerden hareketle geliştirilmiş bir çözüm paketini insanlığa sunabilecek ve bu çözümün mesajını insanlığa ulaştırabilecek mi?

Bunun gerçekleşmesinin ilk şartı, Müslümanların Kur'an rehberliğinde düşünmesi, Kur'an ve Sünnet ne diyor sorusuna cevap bulmalarıdır. Müslüman'a düşen ideolojilerin söylemlerini Kur'an ve Sünnetten delillerle meşrulaştırmak değil, Kur'an ve Sünnet ile belirlenmiş olan, insanlığa dünya ve ahiret saadetini sunacak olan çözüm paketini ortaya koymaktır. Âlimlerin, aydınların bu alanda çaba sarf etmesi ve Kur'an mesajını günümüz diline tefsir etmeleri gerekmektedir. Kur'an'ın açıklamalarını insanlığa açıklayacak bilginlere, yol göstericilere ihtiyaç bulunmaktadır.

İslam, insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu esas alan bir dindir. Ne dünyasız ahiret ve ne de ahretsiz bir dünya algılamasına Müslüman'ın düşünce ve eylem yapısında yer yoktur. "Gece abid, gündüz mücahit" tamlaması aslında yetersiz olmakla beraber, dünya ve ahiret birlikteliğini ifade etmektedir. İslam'ı salt ideolojiye indirgemeye kimsenin hakkı olmadığı İslam'ı insanlığın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alanlarından soyutlamaya da kimsenin hakkı yoktur.

Dinin bize değil, bizim dine ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla "bize göre bir din değil", "dine göre biz" olmaya çalışmamız ve bu anlayışı pragmatizme veya idealizme kurban etmememiz gerekmektedir.

Bu gün en önemli sorunumuz zihin haritalarımızın darmadağın oluşudur. Bir medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Ne var ki günümüzde İslami kesimlerde genellikle Batılı kavramlar revaçtadır. Oysa kavramlar ait oldukları medeniyetin paradigmalarından doğmuştur ve bu kavramlar üzerine bina edilecek medeniyet yine bu kavramları doğuran medeniyetin benzeri olacaktır. Oysa Müslümanlar olarak bizim kavram dünyamız çok daha geniş ve zengindir. Zihin haritalarımız Kur'ani kavramlar üzerine inşa edilmedikçe bize ait medeniyet ancak beklenen ama ulaşılamayan sevda olacaktır.

"Kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır" Müslümanlar buna ya vesile olacak ya da seyirci olacaktır. Vesile olabilenlere ne mutlu.

Son sorum kitabınızın da dâhil olduğu literatüre ilişkin bir soru: İster akademik dünyada olsun isterse akademi dışında olsun İslamcılığa ilişkin Türkçe literatürün belirgin özellikleri nelerdir?

Ne yazık ki tam bir yetersizlik söz konusudur. Bazı çalışmalar sadece metin tercümesi içermektedir. Bazıları ise birbirinden iktibaslara dayalı, içerik itibarı ile ve verdikleri bilgi itibarı ile birbirinin tekrarıdır. Bazıları gazete küpürleri seviyesinde iken bazıları da İslam'ı anlamadan İslamcıları anlamlandırma gayreti içerisindedir. Elbette istisna var ama son derece yetersiz.

İslami hareketle, bunların tarihsel seyri, sosyolojik analizleri, fikir ve yöntemleri üzerinde tetkikleri içeren çalışmalara ihtiyaç var. Özellikle de birincil kaynaklara müracatla yapılacak çalışmaların artması lazım.

Bu arada şunu da belirteyim ki, İslami mücadele içerisinde yer almış kişilerin ne yazık ki çok azında hatırat var ve var olanların da çoğu kuş dili ile yazılmış. Hiç olmazsa halen yaşayanların hatıratlarını yazmaları, hatıratlarında daha özgür bir kalem kullanmaları literatüre ciddi katkı sağlayacaktır.

Hulusi Şentürk, İslamcılık:Türkiye'de İslami Oluşumlar ve Siyaset, Çıra Yayınları, 2011,688 sayfa



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
onlar kim
abdullah
böyle bir islam ALLAH ın dinin de yok. bunlar liberal halkçı.. müslüman değil..
30/05/2011, 13:14