Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


02:19, 19 Kasım 2017 Pazar
10:31, 04 Ağustos 2017 Cuma

  • Paylaş
İstanbul’un 100 Tekkesi
İstanbul’un 100 Tekkesi

Kültür sanat editörümüz İbrahim Ethem Gören, kültür tarihçisi Mehmed Akif Köseoğlu’nu Ankara’da ziyaret ederek son kitabı İstanbul’un 100 Tekkesi özelinde hasbihal etti. İbrahim Ethem Gören’in kitapla ilgili mülahazalarını ve Köseoğlu ile yaptığı mülakatı dikkatlerinize arz ediyoruz.

İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni

"İstanbul’un 100 Tekkesi" isimli kitap Dersaadet’te bugün, çoğu yerli yerinde olmayan, kültür karakışının yaşandığı dönemlerde hor görülen, yakılıp yıkılan tevhid ve irfan merkezlerini; tekkeleri konu edinen, alanındaki en yetkin çalışmalardan biri.

Kültür tarihçisi Mehmed Akif Köseoğlu’nun kaleme aldığı kitap, Kültür A.Ş. tarafından İstanbul’un 100 Serisi’nin 81’inci eseri olarak geçtiğimiz yıl, kitap, tarih ve medeniyet sevdalılarının istifadesine sunuldu.

Geçtiğimiz ay Ankara’da, hizmetinde bulunduğu Kalkınma Bakanlığı’ndaki odasında ziyaret ettiğim Köseoğlu, medeniyetimiz için, insanlığımız için, İstanbul için, Türkiye ve Balkanlar için bir adım öte İslâm coğrafyası için önemli hizmetleri bulunan bir müellif.

ESER, MÜELLİFİN ÖMRÜNÜN SEMERESİ MAHİYETİNDE

İstanbul’un 100 Tekkesi isimli son kitabı, yazarın 15 yılını vakfettiği önemli bir çalışması; bir nevi ömrünün semeresi.


DPT YÖNETİCİLERİNİN DÜŞÜNCE KÜLTÜR DÜNYAMIZA HİZMETLERİ BÜYÜK

2011 yılında bir nevi tabela değişikliğine gidilerek Kalkınma Bakanlığı’na dönüştürülen Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kültür, sanat ve düşünce hayatımız için önemli bir merkez olma vazifesini ifa etti. Rasim Özdenören ve Nuri Pakdil mektepleri Ankara’nın puslu atmosferine ayrı bir renk kattı.

 

Mehmed Akif Köseoğlu da isimlerini andığımız üstadların yolundan emin adımlarla yürüyen bir şahsiyet. Müellif, DPT’ye pek çok hizmetleri sebkat eden Savaş Barkçin ve Hattat Muhsin Demirel gibi önemli bir kültür, sanat ve dava adamı. Halen, Kalkınma Bakanlığı’nda daire başkanı olarak görev yapmakta bulunan araştırmacı yazar Köseoğlu yıllardır medeniyetimizden kaybolup giden güzellikleri arıyor. İstanbul’un 100 Tekkesi mezkûr arayışın verimli bir mahsulü.

CAMİ VE TEKKELER ŞEHRİ İSTANBUL

İstanbul cami ve tekkeler kenti. Fetih şehri İstanbul’un her tarafı ve özellikle ‘dâhili sur’ kadim camilere, tekkelere, türbelere, makamlara ve şehit kabirlerine; ni’mel ceyş’e ev sahipliği yapıyor. İstanbul’un karanlık yerlerini biznillah şehit kabirlerinden yükselen nur, camilerin aydınlığı ve tekkelerin ışığı aydınlatıyor… Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi Beyoğlu tepinirken Karacaahmet mütemadiyen ağlıyor!

500’DEN FAZLA TEKKE ASIRLAR BOYUNCA İSTANBULLULARA HİZMET ETMİŞ

Taşına toprağına, hafızasına 6 asırdır ‘Hak Din’in mührünün vurulduğu kadim şehirde, Din-i Mübin-i İslâm’ın güzelliklerinin, tasavvuf neşesinin yayıldığı 500 civarında tekkenin olduğu biliniyor. Lakin bunlardan çok azı, elini eteğini, yenini paçasını medeniyetin kadife görünüşle demir süngerlerinin pençesinden kurtarabilmiş.

Kitapta 100 adet tekkenin serencamına yer verilmiş. Akif Köseoğlu 100 tekkeyi kitabına hangi saiklerle aldığını şöylece ifade ediyor: “Fethin gerçekleştiği 1443 yılından 677 sayılı kanun marifetiyle yasaklandığı 1925 yılına kadar İstanbul’da 500’ün üzerinde tekke faaliyet göstermiştir. Kitapta bunlardan İstanbul’da sosyal hayatta önemli izler bırakmış 100’üne yer verilmiştir.

Bu şekilde İstanbul’da bir tarikatın ilk açılan tekkesinin olması, yetiştirdiği şeyhleri vasıtasıyla tarikat içinde kazandığı önem, 1925 yılına kadar gelebilmesi gibi kriterler gözetilmekle birlikte itiraf etmek gerekir ki İstanbul’un kültürel hayatına derin tesirler bırakan birçok tekkeye sayı kısıtı nedeniyle yer verilememiştir.

Tekkeler kitapta ilçe ilçe sıralanmıştır. İstanbul’un farklı ilçelerinde farklı tarikatlara bağlı olarak faaliyet göstermiş tekkelerden bir kısmı camiye dönüşüp bu günlere ulaşabilmişken çoğunluğu 90 yılı aşan yasaklı dönemde bakımsızlıktan yıkılıp yok olmuştur. Bazılarının arsası satılmış, bazılarının arsasına yeni kamu binaları yapılmış bir kısmı ise rekonstrüksiyon metoduyla yeniden inşa edilmiş ve sivil toplum kuruluşlarının kullanımına tahsis edilmiştir.”

TEKKELER AMAÇLARINA MATUF OLARAK KULLANILMALI!

Özellikle son 15 yılda temelleri üzerinde yeniden ihya ve inşa edilen tekke binaları tesis amaçlarının dışındaki hizmet ediyor! Vakfiyelerin gereği yerine getirilmiyor.

Müellifin bu husustaki tavsiyelerine/haykırışlarına kulak verilmesini temenni ediyorum: “Bilindiği üzere vakfiyeler, hayır sahiplerinin vakfettikleri eserlerin sonraki dönemlerde de kuruluş amaçları doğrultusunda kullanılmasını şart koşan vasiyet beyannameleridir. Osmanlı döneminde vakfiyelere gerekli hassasiyet gösterilmiş, Devlet idarecileri de yeni akarlar eklemek suretiyle vakıf gelirlerinin artırılmasını sağlamışlardır.

VAKIF SENETLERİNDE TEKKELERİN TASAVVUFİ KURUMLAR OLDUĞUNA YÖNELİK VURGULAR VARDIR

İslâm hukukunda da vakıfların ayrı bir yeri bulunmaktadır. Bu hassasiyet, kaynağını Kur’an-ı Kerim’den almaktadır. Vakfiyelerin kuruluş amaçları doğrultusundan saptırılmaması için de Vakfiye metninin sonuna Bakara Suresi’nin 181. ayetinin yazılması bir gelenek halini almıştır. Ayette mealen, “Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” hükmü yer almaktadır.

Tekkelerin büyük çoğunluğu vakfiyelerle tesis edilmiş olup vakıf senetlerinde bu yapıların tasavvufi kurumlar olduğu belirtilmiştir. Bu mekânlarda hangi tarikata mensup şeyhin tayin edilebileceği ve şeyhin sahip olması gereken hususiyetler vakfı tesis eden kişinin vasiyetnamesi olarak günümüz nesillerine bırakılmıştır. Dolayısıyla tekkelerin kullanımında bu esaslara riayet edilmesi hem kullanıcılar için bir sorumluluk hem de vakıf hukukunun bir gereğidir.”

HZ. KUŞEYRÎ: DAĞDA YETİŞEN AĞACIN MEYVESİ ACI OLUR

Yazarın tekke ve tekkelerdeki nefs terbiyesi metodlarına ilişkin tesbitleri şöyle: “Mutasavvıf biyografilerini ihtiva eden er-Risale isimli kitabın yazarı Kuşeyrî, “Şeyhsiz yetişenler dağda yetişen ağaç gibidirler. Meyvesi acı olur. Hâlbuki bağda yetişen yemişi lezzetli olur” diye yazmıştır.

Tasavvufi anlayışa göre şeyh, dervişlerini irşad ederek Allah’ın rızasına kavuşmak için gayrete sevk eder. Seyr ü süluk adı verilen bu nefs terbiyesi sürecinde derviş mürşidinden, yani yol göstericisinden kendi kabiliyeti nisbetinde usul bilgisini alır ve kâmil bir insan olmaya doğru ilerler.

Tekke bir tarikata mensup dervişlerin toplandıkları ve ibadetle meşgul olarak şeyhlerinden manevi terbiye metodlarını talim ettikleri mekânlardır. Bu yapılar zaviye gibi nisbeten küçük mekânlar olabildiği gibi, büyük külliyeler halinde teşekkül ettirilince âsitane veya hankâh ismini de alabilmektedir. Bir tarikatın veya bir kolunun kurucusunun tesis ettiği ve yanında türbesinin bulunduğu tekkelere de âsitane adı verilmektedir.”

TEKKELER İSLÂM VE TEVHİD İNANCININ NEŞ’ET ETTİĞİ MEKÂNLARDIR

Yakın zaman önce yayınladığım Avrupa’da Naif Bir Tevhid Merkezi: Blagay Tekkesi başlıklı yazımda tekke kültürüne ve tekkelere duyulan ihtiyaca dair aşağıdaki satırları kaleme almıştım.

“Tekkeler, İslâm dininin esaslarının ferdî planda ve müştereken yaşandığı müesseselerdir. Tekkeler, aşk atına binip, iyilik silahının kuşanıp, sadece insanlara değil; mevcudata, yaratılmışlara ve eşyaya karşı sorumluluk bilincinde bulunan dervişlerin toplanma yeridir.

Tekkeler, İslâm ve tevhid üzere bulunan bir topluluğun ihlâs ve samimiyetle inşa ettiği müesseselerdir.

Tekkeler, İslâm ve tevhid ahlâkının neş’et ettiği yerlerdir. Bittabi ahlâk son nefese kadar nefsin ve şeytanın muharebe alanıdır.

Tekkelerde nefis ve şeytanla ve insanın benliğinde bulunan kötü hasletlerle mücadele etmenin yöntem, usul ve esasları öğretilir. Kötü ahlâktan temizlenilen yerlerdir tekkeler.

Tekkelerde salih amellere yönelip nafile ibadetlere râm olunur.

Ahlakın yüceltildiği, insan olma ve insan kalma mücadelesinin asarlar boyunca yaşandığı yerlerdir.

Tekkeler, imanın, İslâm’ın ferdî ve toplumsal tevhidin müesseseleştiği yerlerdir; hilafet vazifesinin yerine getirildiği ve dahi örgütlendiği muhitlerdir.

Tekkeler insanla uğraşan yapılardır; insanın iç dünyasına (enfüsi) ve dış âlemine (afaki) yönelik her türlü eğitim ve terbiye sisteminin ortaya konulduğu bir müessesledir.

“Tekkelerde hayatla ölüm iç-içedir. İnsan orada yaşarken kimi zaman hayatın içinde mi dışında mı olduğunu unutabilir! Ölüm orada tabiileşir. Normal bir hâl alır.

Tekkeler mensuplarını sohbet ve nasihatle, zikirle, esma ile yolda tutmaya çalışır. Böylelikle tekkeler Allah’ın yardımıyla müntesiplerinin nefislerinin aşırılıklarından uzaklaştırır.

DENGE MAHALLİ…

Tekkeler denge mahallidir. Dünyanın ve ahiretin dengelendiği yerlerdir.  Kimi tekkelerin başında mesleklerin pîri kabilinden ustalar bulunur. Onlar hâl ve kâl lisanıyla meslek erbabını terbiye eder.

Maalesef tekkeler hayatın içerisinden bir dervişin nefesinden yükselen hafi bir hu  niyazı gibi temellerine doğru çekildi.

Tekkeler modernizeyi de kucaklayacak bir şekilde güncellenemedi. Ya hayatı ya da hakikati pas geçti… Oysa böyle bir hikmete; tekkelerde hayat bulan asliyet ve terkip şuuruna cemiyetimizin ne kadar çok ihtiyacı var ki!”

SIR TEKKE SIR OLDU!

İstanbul’un ilk tekkesinin Sır Tekke olduğu, Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı araştırmaları esnasında öğrendiğim bir bilgi. Sır Tekke, İstanbul’un fethi esnasında alperen gazilerin, serdengeçti müminlerin kurduğu bir dergâh. İnşa tarihi 564 yıl öncesine sarkaçlanır. Bizans’ın surlarına “ilayı kelimetullah” bayrağı diken ‘ni’mel ceyş’ten şehit düşenler, Topkapı’dan Edirnekapı’ya; oradan da Bayrampaşa, Maltepe ve Topçular’a kadar oldukça geniş bir araziyi taçlandırır ve şehitliğin adı Sır Tekke olarak tesmiye kılınır.

Sır Tekke, Rumelihisarı’ndaki refiki Şehitlik Dergâhı ya da Bedrettin Tekkesi’nden (namı diğer Nafi Baba Tekkesi) sonra İstanbul’un Avrupa yakasındaki ikinci tarihî şehitlik olma hususiyetini haizdir.

MELÂLİ ANLAYAN NESLİN GÖNÜL TELİ SIZLIYOR!

Günümüzde pek çok benzerinde olduğu gibi Sır Tekke’nin de haziresi yağmalanmış, şehit mezarları kaybedilmiş, şüheda kabirlerinin üzerlerine mahalleler kurulmuş; yol, köprü, iş hanları, matbaacılar sitesi inşa edilmiş…

Bir zamanlar tekke ehline, postnişinlere, derviş ve muhibbana reva görülen zulümleri parantez içerisine alarak yazacak olursak İstanbul’daki tekkeler gibi tekkeler ve müştemilatlarda bulunan birbirinden kıymetli eserler de sırra kadem bastı. Üzerleri örtülen yaşanmışlıklar ve hatıralar, kaybolan eserler, çalınan teberler, iç edilen terekeler, talan edilen kütüphaneler, alıp götürülen serpuşlar, mezatlara düşürülen hat levhaları, talihine ziyaı söndürülen kandiller, kaldırılan kazanlar ve daha neler neler! Bunlar ancak melâli anlayan neslin gönül telini sızlatıyor.

BİR TEKKE MURABITI!

Müellif bir şahit. Yıkılan tekkelerde, kaybolan camilerde, talan edilen hazirelerde Ümmet-i Muhammed’in yitiğini arayan bir İstanbul murabıtı. Köseoğlu, arkadaşı M. Doğan Bayın ile birlikte yıllarca yılların hasretiyle İstanbul’un kuytu sokaklarına râm olarak tekkelerin, hankâhların, hazirelerin, mezar şâhidelerinin izini sürmüş, not almış, fotoğraf çekmiş, kırılan, çamura bulanan ayak taşlarını, baş taşlarını kemâl-i edep ve hürmetle yerli yerine koymuş.

HER TEKKE AYRI BİR DÜNYA!

Mehmed Akif Köseoğlu çalışmalarıyla bizatihi önemli bir görevi yerine getiriyor; unuttuklarımızı hatırlatıyor, eşyayı ve eşhası yerli yerinde kullanmanın tatlı telaşı içerisinde bulunuyor. Böylelikle bir nevi vebal bizim, toplumumuzun üzerinden kalkıyor! İstanbul’un 100 Tekkesi’nin yazarı hizmetlerini hilafet ve varoluş gayesinin bir gereği olarak ifa ediyor.

Şüphesiz her bir tekkenin ayrı bir hukuku ve mecerası var. Hemen hepsi bir diğeri gibi âlâ ulvî keyfiyetleri haiz. Her bir tekke ayrı bir dünya.

Akif Köseoğlu tekkelerin dünyalarının keşfedilmesini istiyor ve ekliyor: “İnsanlarımız tekkelere rağbet ediyor. Gece yarısı Eyüp Sultan’a, Aziz Mahmud Hüdayi’ye, Yahya Efendi’ye gidiyor. Orada bir şey arıyor. Ne arıyor? Kaybettiklerini arıyor.

Buralarda yıllar yılı feyz alınmış. Şimdiki zamanın insanı da feyzi arıyor, tekkelerde ferahlıyor. Böyle bir ihtiyaç var vicdanlarda. İnsanlar kapıyı çalıp bir şey arıyor. Bu mekânları vakfiyelerindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmalı, gelenek muhafaza edilmeli. Çünkü geleneksiz hiçbir toplum yaşamaz, tekkeler geleneği temsil ediyor. Bir binayı kaldırınca, yıkınca aslında sadece o binayı yıkmış olmuyorsun, geleneği kaldırıyorsun, tekkeler görünür olmaktan çıkınca yeni nesiller görmemiş oluyor.

Bu merkezlerin, tekkelerin vakfiyelerine riayet etmek her şeyden önce İslam hukukunun bir gereği.  Bunun gereğinin yerine getirmek için gayret etmek ve işlev kazandırmak lazım. Bu herkes için bir misyon olmalı.”



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş