Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


14:09, 18 Haziran 2018 Pazartesi
Güncelleme: 09:39, 09 Haziran 2018 Cumartesi

  • Paylaş
Parçalı psikolojiler ve dünya görüşü sorunu
Parçalı psikolojiler ve dünya görüşü sorunu

İhsan Fazlıoğlu’nun 17 Mart 2012’de Genç Akademi’de yapmış olduğu “Modern Dünyada Bilgi ve Zihniyet” başlıklı konuşması Türkiye Günlüğü dergisinin 112. sayısında yayımlandı

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Türkiye Günlüğü dergisinin 112. sayısı aktüalite ile düşünce metinlerinin iç içe olduğu bir bütün oluşturmakta. PKK meselesinden Balkan Savaşları sırasında Osmanlı Devletinin insan kalitesinin mahiyetine, ilm-i sima'dan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yarım kalmış trajedisi Sahnenin Dışındakiler'e; Fransız Devriminin Osmanlı İmparatorluğu'na etkisinden modern dünyada bilgi ve zihniyet ilişkisine uzanan yazılardan birkaçına satırbaşlarıyla değindikten sonra derginin ilk yazısı olan İhsan Fazlıoğlu'nun "Modern Dünyada Bilgi ve Zihniyet" başlıklı metni üzerinde daha ayrıntılı olarak durmaya gayret edeceğim.

BİRKAÇ NOKTA

Fatih M. Şeker Türkiye'deki düşünce tarihinin Müslümanlaşma ve modernleşme olmak üzere iki ana dönemecinin olduğu tespitini yaparak düşünce tarihine özellikle de geçiş devirlerine odaklanıyor. Ona göre geçiş devirlerinde kırılmalar ve süreklilikler iç içe geçer. Bu zaviyeden Türklerin düşünce dünyasının teşekkül ettiği İslâmlaşma sürecinin muhtelif cephelerini ele alıyor. Yazıda fark ettiğim dikkate değer tespitlerden biri Türkistan bölgesinin İslâmlaşma sürecinde nübüvvet müessesesinin oynadığı olağanüstü rol. Şeker'e göre, Müslüman olmadan önce Türkler tanrının varlığına inansalar da nübüvvete uzaktırlar. Evvelki devirde paganist unsurlarla bezeli olsa da bir Tanrı inançları bulunan Türklerin hayatında nübüvvetin olmayışı sonraki devrin Müslümanlık anlayışının biçimlenmesinde nübüvvetin oldukça önemli bir yer tutmasına sebep olmuştur. Yani kitabi metinlerde nübüvvete hususi bir yer ayrılmış, Hz. Peygamber için savcı, sevüg savcı, habib savcı, ağır savcı ve yalvaç gibi ifadeler kullanılmıştır. Peygamberi bir Türk hakimi gibi telakki eden Türkler onun olağanüstü fiziki niteliklere sahip olduğunu düşündükleri için "ağ sakallu" Dede Korkut, er-Manas, Oğuz Kağan ve Sarı Saltuk gibi tarihi kişilikler Hz. Peygamber'in bütün özelliklerine sahip menkabevî birer kişilik şeklinde tasavvur edilmişlerdir. Müslümanlaşmanın çok cepheli, çok katmanlı bir olay olduğunu gözler önüne seren metin, teşekkül devrinin hem İslam öncesi kültürü hem de İslami unsurları bir arada bulundurduğuna değinir. Sözgelimi Kutadgu Bilig'de içki yasak iken Dede Korkut'ta ve Manas'ta içki içilmesi, Kudagu Bilig'de kadınların konumu ile Dede Korkut'ta ve Manas'ta farklı olması gibi hususlar bu geçiş devrinin özellikleri dikkate alınmadığında tarih dışı yorumlara konu olabilmektedir.

Şeker'in intikal devri ve sonrası hakkında başka çalışmalarının olduğunu da hatırlatalım. Onun intikal devrinin belli başlı özelliklerine dair dikkatlerini Selçuklu Türklerinin İslâm Tasavvuru ile Türk Düşünce Tarihi Açısından Kutadgu Bilig kitaplarından okumak mümkün. Bu iki kitap Fatih M. Şeker'in yazı ve düşünce ustalığının en çarpıcı iki örneğini oluşturur. Elbette düşünce tarihimizin en çok konuşulması gereken bu devri ile alakalı bakışların tekil olmadığını da hatırda tutmakta fayda var.

Süleyman Hayri Bolay'ın Yalçın Koç hakkındaki yazısında kritik bakış noksanlığı var. Yazıda en çok "Anadolu Vahhabileri" "Vahhabi damarı" kavramlarına takıldım. Kemal Derviş'in 13 Kasım 2012'de Türkiye Cumhuriyeti Washington DC Büyükelçiliğinde yapmış olduğu "Cumhuriyet'in 100. Yıldönümü Yolunda Türkiye" başlıklı konuşma bir yanıyla modernleşme tarihinin içerden bir değerlendirmesi bir yanıyla da gelecek projeksiyonu olarak okunabilir. Konuşmada ifade edilen laikliğin yeniden tanımlanması gerekliliği ile Türkiye'nin Ortadoğu'da yumuşak güç olması konuları benim dikkatimi çekti. İlknur Türe'nin "Neoliberalizm, Hukuk Devleti, Yağmacılık" metni ise oluşumundan beri pozitif ve siyasi açıdan nötr görünümlü, evrensel geçerliliği olan ve her ülkeye ihraç edilebilir bir sistem olarak tasarlanan hukuk devleri retoriğinin ekonomi politiğine odaklanması açısından önemli. Türe'ye göre küresel yasa yapıcılar olarak mali kurumların oluşturdukları mevzuatlar aynı zamanda bugünün neoliberal politikalarını da tartışmasız kılmayı hedefliyor.

Şerif Mardin'e ait olan 1989 tarihli "Fransız Devrimi'nin Osmanlı İmparatorluğu'na Etkisi" başlıklı yazının tarihin ayrıntılara izah fikri babındaki son kısmını nakletmekle yetineceğim: " Ayrıntılarıyla izah düşüncesinin kavranamamış olması modern Türk düşüncesinin en çarpıcı özelliklerinden biri olarak kalmıştır. Çok yakın geçmişe kadar, Türk aydınları tarihsel değişimi tek boyutlu ve basit bir algıyla ele almışlardır. Bu bağın Türklerin kendilerini Aydınlanmanın pratik faydalarına bağlayan ve spekülatif boyutundan ziyade zorla uygulanan güçlü sosyal mühendislik geleneğiyle bağı olduğu şüphesizdir. Foucault, muhtemelen Osmanlıların sosyal tahlillerinde sapla samanı nasıl ayıracaklarını bildiklerini iddia ederdi."

MODERN DÜNYADA BİLGİ VE ZİHNİYET

İhsan Fazlıoğlu'nun dergide yayımlanan konuşma metni ele aldığı, eleştirdiği ve dikkat çektiği hususlar bakımından iz bırakacak görüşlerle dolu. Fazlıoğlu'nun 17 Mart 2012'de Genç Akademi'de yapmış olduğu "Modern Dünyada Bilgi ve Zihniyet" başlıklı konuşmasına dayanan metin parçalı psikolojilerden uzak olmasıyla önemli. Konuşmacı, muhatap kitlesi farklı alanlara mensup olduğundan kendince bir ortalama üzerinden konuşmaya çalışmış. Metinde dile gelen düşünce "ben anlatayım, anlayan anlasın; anlamayan anlamasın" tarzında değil; elden geldiğince anlaşılır. Metin bir yönüyle seksen sonrasında Müslüman okuryazarların muhatap olduğu Batılı literatür ve buna itiraz olarak öne çıkardıkları gelenekçi yaklaşımın eleştirisi olması bakımından son derece önemli. Bilgi ve eleştiri dolu metinde İslâmcı tabirinin iki yerde ironik bir biçimde yerilmesini ise pek anlamlı bulmadığımı ifade etmeliyim.

Yazı, Fazlıoğlu'nun meselelere atfettiği önem yanında, derinden derine vukufiyetli bir bakış, bir seziş, bir çözümleme, bir sınıflandırma, bir yorumlama ustalığının yansıması olarak okunabilir. Seksenli yıllardan itibaren modern bilim özelinde yapılan eleştirilerin duygusal olduğu şeklindeki bir tespitle başlamış olmasını ben kendi adıma oldukça önemli buluyorum. Bu açıdan metinden uzun alıntılar yapacağım: "Özellikle modern bilim, teknoloji, vb. konular söz konusu olduğunda, bizde, iki türlü tavır takınılır: Batıcı insanların tavrında görüldüğü üzere, aşağılık psikolojisi kokan, abartılı bir övgüyle bahsedilir. Tersine, kendi tarihimiz de tahkir derecesinde yerilir. Dinî ve millî duyarlılığı yüksek kesimlerde ise -bu tür durumlarda müslüman ya da milliyetçi sözcüklerini kullanmak istemiyorum-, içten öyle olmasa da, dışta/görünürde bir yerme söz konusudur. En ufak durumda hemen yerilmeye başlanır: Tüm sıkıntılarımızın kaynağı batı bilimidir; batının bilimi şöyledir; batı bilimi böyledir. Teknoloji söz konusu olduğunda ise yermenin şiddeti daha da artar. Hemen söyleyeyim ki, her iki tavırda da bilgi yok; övme ya da yerme var; tamamen duygusallık.

Neye göre yeriyoruz? Sanki çok iyi biliyormuşuz gibi. Neye göre eleştiri yapıldığı belirli değil. Bir ölçüt yok. Batı bilimi, batı teknolojisi, batı düşüncesi neye göre eleştirilir? Bu işlerle uğraşan biri olarak henüz anlamış değilim. Yani elimizde başka bir bilim anlayışı var da o bilim anlayışına göre mi eleştiriyoruz? Elimizde bir teknoloji perspektifi var da, "teknoloji böyle olmalıdır" mı diyoruz? Yeni bir bilim ve teknoloji geliştirdik de, buna göre mi eleştiriyoruz? Diyelim ki, "Hayır! Kadîm anlayışa göre eleştiriyoruz." Nedir bu kadîm anlayış? Birileri bunu dile getirdi de haberimiz mi olmadı? Örnek olarak, bu eleştirileri yapanlar, İslam medeniyetindeki bilim anlayışlarını çalıştılar da bu sonuçlara göre mi eleştiri yapıyorlar? Ölçütsüz, ölçüsüz, duygusal bir eleştiri var kısaca. Daha da vahimi şu tür yorumları duyarsınız: Batı maddî bir medeniyettir; biz manevî. Ne demek bu? İslam dünyasında onca maddî medeniyet kültürünü nasıl açıklayacaksınız? Batının maneviyatı yok. ne demek? Batı'nın müziğini, mimarisini, edebiyatını nasıl yorumlayacaksınız? Aslında şu denmek isteniyor: Son din bizde; onlarınki batıl din. Ama bu durumda en azından maneviyat kavramı ile din kavramı birbirine karıştırılıyor demektir; onların da bir dini var; hem de son derece incelmiş bir teolojiyle. Ayrıca, din, tek başına maneviyata eşit değildir. Öte yandan son ve hak din mensubu olduğunu tek başına iddia etmek size diğer insanlara karşı hiç bir dünyevî ayrıcalık vermez; diğeri de değere ilişkindir; kısaca diyeceğim o ki, bu tür bir kabul, dinî duyarlılığı yüksek kesimleri, bir tembelliğe itiyor."

MAĞLUBİYET İDEOLOJİSİNİN YANSIMALARI

Öğrenilmiş olan zanları unutmaya davet eden metin Batı'daki bilim devrimi, teknoloji devrimi, sanayi devrimi, benzeri dönüşümler konularında baştan sona bütünlüklü bir sorgulama aslında. Fazlıoğlu'na göre Batı'daki gelişmelerin mensup olduğumuz medeniyetin ve o medeniyeti temsil eden Osmanlı siyasî-askerî gücünün geri çekilmesi, yenilmesi ve dağıtılması ile eş zamanlı oluşu bu olaylara oldukça olumsuz bakmanın temelinde yatan esas sebep. Şimdiye kadar pek dokunulmamış konulara ilişkin eleştiriler şöyle devam ediyor: "Bundan daha vahimi, şu tür kıyaslamalı cümlelerde ortaya çıkıyor: Doğu'nun erdemi ile Batı'nın rasyonalitesi. Ve bu iki karşı karşıya koyuştan yeni birleşimler üretme çabası. Bu yargıya daha yakından bakalım şimdi: Herşeyden önce, Batı ile Doğu gibi kavramların entelektüel okumalardaki yabancılaştırıcı ve ötekileştirici doğaları üzerine hiç bir şey demiyorum şimdilik. İkinci olarak, erdem nedir? Kınalızâde'nin de ifade ettiği üzere, mücerred akıl, bedeni mutâlaa ederek isteklerini müzakere eder; ifrat ve tefrit arasındaki vasatı ihtiyar ederek nefsi itidal üzere tutar; bu itidal durumu da erdemdir. Açıktır ki, ahlâk, beden için değil akıl içindir; başka bir deyişle ahlâk, insanî olanın, beşerî olanı mütâlaa etmesidir; bunun sonucu da erdemdir; akıl olmadan tefekkür, tefekkür olmadan bilgi, bilgi olmadan erdem olmaz. Üçüncü olarak, İslam'ın rasyonalitesi yok mu? Rasyonel kavramının bizim kadîm düşünce geleneğimizdeki karşılığı mantuk/mantıkî olandır -bu demektir ki sanıldığı gibi rasyonalite tek başına aklî demek değildir-; yani temsilî, tümevarımsal(istikrâî) ya da tümdengelimsel(istidlâlî) düşünme biçimi. Sırasıyla fıkhı, doğa bilimlerini ve felsefî düşünceyi üreten akl etme tarzları. Peki! Bu akıl bizde yok mu? 11 Eylül'den sonra Fransız entelektüelleri de aynı şeyi söylemişlerdi; doğrusu iki yüzyıldır söyleniyor bu cümle. Size güzel bir anımı aktarayım: Tanınmış İslam matematik tarihçisi J. P. Hogendijk'e, "İslam'da rasyonalite var mıdır?" diye soruyorlar. O da, bu soruyu soranlara, masasında duran ve İslam dünyasında geliştirilen bir usturlap âletini gösteriyor ve diyor ki: "Bu âleti inceleyin; anlayın; rasyonaliteyi görürsünüz". Bizde bu cümleyi söyleyenler acaba hiç usturlap âleti gördüler mi? Bu cümleyi serd eden muhafazakârların hele bir de Doğu'nun erdemi ile Batı'nın rasyonalitesinden kültürel rönesans ummaları var ki, artık burası sözün bittiği, ümidin tükendiği yerdir; ve inanın bu cümlede esas olan rasyonalitedir; erdem yalnızca bir sostur. Öte yandan, aramızda kalsın, Doğu'da da Doğu'nun erdemini pek göremedim; gören var ise beri gelsin."

BATIYI TARİHSELLEŞTİRMEK

Dahası da var. Fazlıoğlu'na göre Batı'da ortaya çıkan bilim devrimi, sanayi devrimi gibi büyük tarihsel dönüşümleri Batı'nın kendi şartlarını dikkate almadan değerlendirmek doğru olmaz. Nasıl ki kendi tarihimize yönelik eleştirileri "her olayı tarihsel kontekstinde incelemek gerekir" ifadesi ile karşılıyorsak, Batı'da yaşanan dönüşümleri de, o dönemin şartlarını dikkate alarak anlamlandırmak ve yorumlamak gerekir. Bu dikkate almama hâlinin Batı'nın düşünce tarihini de yanlış okumayı beraberinde getirdiğini söylüyor ki bu son dönemde Batılı tercüme literatürden etkilenen/beslenen yaklaşımlardaki çapakları fark edilir kılacak nitelikte: " Batı'da, Batı entelektüel tarihinin gelişim sürecinde bu olayları eleştiren düşünürleri de yanlış anlıyoruz bu nedenden dolayı. Vico, Newtonculuk'u yermiştir; Heidegger, Batı bilimini ve teknolojisini eleştirmiştir. Dilthey, şöyle demiştir; Nietzsche, şöyle tavır almıştır. Hâlbuki tüm bu eleştiriler de o bağlamın bir parçası. Oradaki eleştiriler, karşı olarak yapılan eleştiriler değil; tersine oradaki gelişimin daha sağlıklı yürümesi için yapılan eleştiriler.

Heidegger hiçbir zaman aydınlanmaya kökten karşı biri değil ki. Aydınlanmayı, üslûp, yöntem ve sonuçlarına ilişkin eleştirmesi onu kendi kültüründe bir öteki konumuna yükseltmez; tersine kendi kültürü için daha sahih ve sarih bir yol arayışında. Ama biz, Heidegger'in ve benzerlerinin bize çalıştığını zannediyoruz. Aslında Türkiye'de yapılan, orada yazılmış eleştirileri, ya doğrudan Türkçe'ye çevirerek ya da kısmen istifade ederek burada savunmaktır. Batı'da eleştiri, bir şeyin eleştirisi, yine kendilerinin yaptıkları ve ürettikleri bir şeyin; bizdeki eleştiri ise bir şeyi olmayan, varsa da varolmasında katkımız bulunmayan bir şeyin eleştirisi. Onların eleştirilerini "bizim gibi düşünüyorlarmış gibi..." varsayarak burada tekrar üretmek mevhum ve muhayyel bir şey; örnek olarak, varoluşçuluk ya da post-modern filozoflar. Varoluşçu ya da post-modern filozofların bilim ve teknoloji eleştirisi Türkiye'de alabildiğine kullanılmış ve dahi kullanılıyor. Hâlbuki o adamların derdi, dinamit koymak değil; o gelişimi ortadan kaldırmak değil daha sağlıklı bir hale getirmektir." Demek ki eleştiriler kadar eleştirilerin vücut bulduğu kültürel/düşünsel iklim de ihmal edilmemesi gereken hususlardan birini oluşturuyor.

DEFANSİF VE OFANSİF ÜSLUP

Batı'nın, dinî ve millî duyarlılığı yüksek kesimlerce eksik değerlendirilmesinin süreklilik kazanmış olmasının - doğa bilimlerine yönelimi olumsuz etkilemekle kalmamış aynı zamanda çelişkili ifade tarzlarının hem de aynı anda defansif ve ofansif bir üslupla savunulmasını da beraberinde getirmiştir. Bu boş ve eksikli hâle dair eleştiriler şöyle: " Bir taraftan Batı'da olup biteni eleştiriyoruz; Batı'da ortaya çıkan bilimi, felsefeyi, teknolojiyi kötülüyoruz; öte yandan ona olan etkimizi öne çıkarmaya çalışıyoruz. "Batı düşüncesi çok niceliksel" diyoruz bir yandan; bir yandan da Batı Avrupa'da gelişen matematiğe katkımızı anlatıyoruz: Algoritma teriminin anlamı; Harezmî'nin cebri kurması; sıfırın icadı vs. İlginçtir, tüm bunların tarihî bir arkaplana sahip olduğunu gündemde tutmak istemeyiz. Ama Avrupalıların bunları bizden aldığını söylemek hoşumuza gider: İbn Sina, İbn Heysem, İbn Rüşd vb. Hem Batı'da olup biten herşeyin zemininde İslam medeniyetinin olduğunu söyleriz; hem de "ne kadar kötü" diye eleştiririz. Neyi niçin, hangi ölçüte göre eleştiriyoruz? Zihinler karışık; ölçütler bulanık. Aslında bu psikoloji XVIII. yüzyıla değin gider; Eğinli Numan Efendi'ye kadar. "Bizden aldılar" demek bizi rahatlatır. İşin doğası budur zaten: Herşey insan türünün üretimidir. Biz de geçmişten aldık. İbn Sina tıbbına "İslam tıbbı" diyoruz. Ne demek bu? Üç bin yıllık bir geleneğin terkibi hâlbuki. Bir taraftan İbn Sina ve temsil ettiği felsefî yaklaşım dinî değerler üzerinden okunur, mahkûm edilir; diğer taraftan tıpta en önemli adamımızın İbn Sina olduğu söylenerek övünülür. Hiç İslam medeniyetinin Çin'e etkisi üzerinde duruyor muyuz? Göreceksiniz Çin'in yükselişine paralel olarak İslam medeniyetinin Çin'e etkisi üzerinde yazılan kitaplar ve makalelerin sayısında artış olacaktır. İlginç parçalı psikolojiler." Fazlıoğlu'nun, Batıda yaşanan teolojik ve epistemolojik bunalım içinde Batıda kilise dizgesi karşısında olup bitenin sahih bir itikat arayışı olduğunu ifade etmesi yanında, bu zaman zarfında öne çıkan isimlere dönük olarak Katoliklik zemininden yapılan eleştirilere kapı aralamayışı bir düşünsel dikkat olarak kaydedilmelidir.

BAŞKALARININ KULVARI

Çok iyi bildiğimiz parçalı psikolojilerin bugün de iş başında olduğunun altını çizen Fazlıoğlu'nun bu konudaki tenkitleri şunlarla devam ediyor: " Bir yandan Batı'yı eleştir; diğer yandan Batı tarzı kolejler kur; üniversiteler aç; dergiler yayımla, indekslere girmek için makaleler yaz. Unutmayalım ki, tüm medeniyetler Asurlular'dan bu yana kendilerine özgü eğitim ve öğretim kurumlarıyla varolmuşlardır; başka bir medeniyetin eğitim kurumlarıyla kendinize özgü bir dünya kuramazsınız. Bir taraftan alternatif bir âlim yetiştirmeyi iddia ediyoruz; öte yandan onların kulvarında onların kurallarıyla yarışa giriyoruz; onların kulvarında birinci olmak onlardan olmaktır; başka bir şey değil. Etkilenmek başka bir şeydir. Yabancı bir medeniyeti kendinize tercüme ederek içselleştirebiliyorsanız buna diyecek sözüm yok; çünkü Yunan da böyle yaptı, İslam da, Batı da. Biz de böyle yapacağız. Ama önce kendimize özgü bir dünya görüşümüz olmalı; bir teklifimiz bulunmalı. Ama evvelemirde yalnızca değerler üzerinden düşünmeyi bırakmalıyız. Nesnemize yönelmeli, hakikî/tabiî/tekvinî olan ile itibarî olanı birlikte dikkate alarak çözüm üretmeliyiz."

Batı'ya dair geliştirilen muhafazakâr eleştirilerin ne modern bilimde ne de Müslüman dünyadaki entelektüel faaliyetler hakkında derinlikli bilgilerin olmadığını tam aksine büyük oranda tercümelerden beslendiğine işaret eden Fazlıoğlu şöyle devam ediyor: " Batı bilimini ve teknolojisini eleştiren insanlar, ne modern bilimde belirli bir başarı göstermiş insanlar, ne de klasik İslam dünyasındaki entelektüel faaliyetler hakkında uzmanca bilgi sahibiler. Tüm kullandıkları kaynaklar yabancı kaynaklar ve bu kaynaklar da, Batı'daki sonuçları dikkate alan yorumlar; kısacası çeviriyorlar. Şunu merak etmiyorlar: 1500 yıllık İslam entelektüel tarihi tecrübesi nedir? Matematik anlayışı nedir? Örnek olarak, bizim gençliğimizde Rene Guenon'un Niceliğin Egemenliği üzerinden nicelik eleştirisi yapılırdı ve matematiksel olana karşı abartılı bir anlayış üretilirdi. Herşeyden önce Guenon, yaşadığı kültürün çocuğu; müslüman olması, onu yaşadığı kültürden soyutlamıyor ki. O kültürde bu sorunun idraki ve hissedilmesi farklıdır. Bu eseri çeviren ve okuyanlar şunu hiç düşündüler mi?: Fahreddin Râzî ne düşünüyor nicelik, nicelleştirme konusunda? Hiç merak edildi mi?: Meşşaîler, kelâmcılar, işrâkîler, irfan ehli ne düşünüyor bu konuda? Batıcıları, Marksistleri eleştiririz: İslam tarih tecrübesini dikkate almıyorlar diye. Benzer eleştiriyi oryantalizme de yaparız: Medeniyet tarih yazıcılığında İslam medeniyetini önemsemiyorlar diye. Sanki biz farklı davranıyoruz. Hem eleştiriyoruz hem de aynı şeyi yapıyoruz. Olayları düşünürken kendi kültür kodlarımıza ne kadar atıf yapıyoruz? Hangi konuyu tartışırsak tartışalım. (...)

Şu soruyu sorabiliriz: Bu tavrın nedeni nedir? Kanaatimce hesabı verilmiş, temellendirilmiş, gerekçelendirilmiş makul bir dünya görüşümüz yok. İtikadî anlamda müslüman olmak, dünya görüşü anlamında da müslüman olmayı gerektirmez; hele hele medenî anlamda hiç gerektirmez. Örnek olarak, Washington'da bir Amerikalı müslüman olabilir; bu kişi hakikî anlamda müslümandır ancak medeniyet seviyesinde henüz bir müslüman değildir; çünkü o bağlamda değildir. Ancak biz Türkiye'de ya da Arap dünyasında, İran'da, Orta Asya'da sadece itikadî düzeyde müslümanlıkla yetinemeyiz; çünkü itikadımızın 1500 yıllık bir tecrübesi var."

Şöyle devam ediyor Fazlıoğlu: "(...) dinî hassasiyeti yüksek kesimlerin, bilim söz konusu olduğunda, gösterdikleri bir tepkiye daha dikkat çekmek istiyorum: Biz, Batı bilim ve teknolojisinin i. sonuçlarını, ii. bu sonuçların insan ve toplum üzerindeki etkilerini dikkate alıyoruz; bir de iii. kadîm vucud anlayışımız. Hiç, doğa hakkında düşünen kafamız var mı? Doğa bilimleri olmadan doğa üzerine düşünülmez elbet... Nakib el-Attas'a, Türkiye'ye geldiğinde özel bir sohbette sordum: "hep vucud üzerinde düşünüyorsunuz; mevcud hakkındaki kanaatiniz nedir?" Yanıtı, "Onu da başkaları düşünsün" oldu... Çağdaş İslam düşüncesi doğası olmayan bir düşüncedir. Halbuki mevcut hakkında bir fikir sahibi olmadan vucud üzerinde de bir fikir sahibi olunamaz. Dikkat ediniz: "Olur" diyenler, ancak kadîm düşünce metinlerine atıf yaparak konuşabiliyorlar. Kadîm vucud anlayışı/anlayışları da, o dönemdeki mevcud üzerindeki tasavvurlardan hareketle üretilmiştir. Çağdaş İslam düşüncesi suğraları olmayan bir kubralar karmaşasıdır; fiziği olmayan metafizik. Mahsusu ve mevhumu olmayan makul. Makul yok ise Hak yoktur. Hak-sız tefekkür haksızdır, hakikatsizdir. Çünkü Hak, zât; hakikat sıfattır; zât olmadan sıfat var-olmaz, olamaz."

DÜNYA GÖRÜŞÜ SORUNU

Bütün bu hususlar dikkate alındığında muhafazakâr kesimlerde özellikle postmodern zaviyeden yapılan bilim eleştirisinin anlamının daha rahat ortaya çıkacağı şüphe götürmez. Bu eleştirilerdeki dilin duygusal harareti mesele ele alınırken ihmal edilmemesi gereken bir husustur: "Herşeyden önce, bu eleştiriler hesabı verilmiş, dizgeli bir dünya görüşüne dayanmaz. Edebîdir, çevirilere dayanır ve büyük oranda insanî-toplumsal-siyasî konulara odaklanır; doğası yoktur. Hele hele bilim teorisinin yapısı ve mantığı üzerinde fazla bir şey söylemezler. Büyük oranda değer yargıları üzerinden eleştiri yapılır ve bilgi ya da bilim kavramının başına İslam getirilince herşeyin çözüleceği sanılır. Halbuki İslam sıfattır bu tür tamlamalarda: İslamî bilim, İslam bilimi, vs... Esas olan zâttır; sıfat değil; sıfatlar değişkendir."

Tavır ve zihniyet eleştirisi yanında her büyük dönüşümün uzun bir tarihî sürecinin bulunduğuna dikkat çeken Fazlıoğlu şöyle devam ediyor: "İronik bir uyarıda bulunayım; daha önce de dediğim gibi, Batı'da ortaya çıkan gelişmeleri değerlendirirken, eleştirirken acele etmeyelim; bunlar Babil - Yunan - Helenistik - İslam gibi uzun bir tarihî sürecin sonucu olabilirler. Bu hususta düşünmeniz için birkaç konuyu önünüze koyup geçelim isterseniz: Mesela nicelleştirme meselesi. Çok eski bir tarihi vardır ve İslam medeniyetinde özel bir yeri haizdir. Karşı çıkanlar da, İslam adına değil, Aristoteles-İbn Sina dizgesi adına karşı çıkıyorlar. Tanrı'nın emir ve nehiylerinin bile daha sahih bir şekilde ifası için niceliğin önemini anımsayalım.(...)

Batı dünyasını eleştirmeden önce anlamak zorundayız.(...) Kişisel biyografimden biliyorum: Muhafazakâr, dinî hassasiyeti yüksek kesimler bir taraftan Batı Ortaçağı'nı, dolayısıyla Kilise'yi eleştirirler; diğer taraftan da yeni bilme tarzının ortaya çıkışında Kilise tarafını tutarlar. Ne kadar ilginç değil mi? Buna şöyle bir yanıt verilebilir: Bizim muhatab olduğumuz 1543'ten sonraki gelişmeler değil; Aydınlama'nın kaba pozitivizminin temsil ettiği zihniyet. Bu doğrudur; ancak başkalarının yanlışlarını tespit, kendi doğrumuzun ifadesi olamaz. Bize düşen bilmektir; anlamaktır; bunlarsız taraf olmak değil. Aksi takdirde başkalarının soru ve yanıtlarının kavgasını yapar dururuz. Öyle de yapıyoruz maalesef."

Genelde mensubiyet duyduğu itikad, dünya görüşü, özelde 'bu toprakların tarihî tecrübesi' üzerinde duran Fazlıoğlu'nun eleştirileri, oldukça dikkate değer ve üzerinde düşünülmesi gereken itirazlardır. "Türkiye'de kelâmî anlamda bir dünya görüşü sorunumuz var" tespiti de kayda değer. Dünya görüşü hususunda şu ayrıntıyı da aktarmamız gerekir. Fazlıoğlu önceki yazılarından birinde "Kuran-ı Kerim sadece anlam verir (dünya görüşü), tasavvur değil (dünya tasavvuru)" diyordu. Anlaşılan o ki bu kavram özelinde daha spesifik kanaatleri var. Yazıda inşa edilen düşüncelerden biri medenî anlamda Müslüman olmadan, itikadî anlamda Müslüman olmanın fazla bir anlamının olamayacağına ilişkin vurgu. Tabii medenîlik vasfı üzerinde durmanın sorunlu olduğunu düşünenler de olabilir. Fakat onun medenî olana yapmış olduğu vurgu sadece nostaljik bir retorik değil, sorumluluğa ve derde dikkat çeken bir vurgu. Oldukça uzun, kapsamlı ve çetrefilli olan bu konuda son olarak şunları dile getiriyor Fazlıoğlu: "Bugün için Türkiye'de yapılması gereken ilk şey, İslam'ı yalnızca bir din olarak değil bir dünya görüşü olarak idrak etmeye başlamaktır. Gerisi kendiliğinden gelir."



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş