Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


07:55, 24 Eylül 2017 Pazar
15:24, 24 Nisan 2017 Pazartesi

  • Paylaş
Erol Güngör'den Bir Başucu Kitabı: İslamın Bugünkü Meseleleri
Erol Güngör'den Bir Başucu Kitabı: İslamın Bugünkü Meseleleri

Muhammed Özbey, Erol Güngör’ün 'İslâmın Bugünkü Meseleleri' kitabına değindi

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Prof. Dr. Erol Güngör, ülkemizin son iki yüz yıllık kurak entelektüel ikliminde yetişmiş ender münevverlerden biridir. 19 yaşında ilk kitabını yazan Erol Güngör ile ben de 19 yaşında tanıştım. Sarih bir dil, geniş bir vukûfiyet, derinliğe kapı açan bir zihin ile karşılaşırız Erol Güngör’ü okuduğumuzda. Onun asıl kıymeti vatansever, milli ve yerli bir münevver-mütefekkir olmasından ziyade; ilminden kaynaklanmaktadır. Milli duruşu ve yerli oluşu ilminin, berrak zihninin, objektifliğinin yanında ancak birer destek unsurudur.

Benzer kıymeti haiz entelektüellerimizden olan merhum Durmuş Hocaoğlu, Hakk’a yürümeden evvel benim de dinleyici olarak hazır bulunduğum son röportajında Erol Güngör’den bahsetmişti. Güngör’ün yakın çevresine; “Asıl eserlerimi bundan sonra yazacağım.” dediğini fakat buna ömrünün vefa etmediğini hatırlatmıştı. Erol Güngör büyük eser(ler)ini yaz(a)mamıştı çünkü büyük meselelerden büyük esere vakit gelmemişti. Türkiye’de kitlelerin problemleri vardı, orta sınıf aydına hitap edilmesi gerekiyordu ve Güngör de bunu yapmıştı. Hocaoğlu’na göre Güngör’ün büyük çabalarından biri de “Millet-Kavim-Etnisite arasındaki ayrımı göstermeden 1930-1940’ların yıkıcı milliyetçiliğini kaldırmaya çalışması”ydı.

Türkiye’de bir İslami uyanış olacağını tahmin etmişti ama…

Her kitabı birbirinden değerli olan Güngör’ün İslâmın Bugünkü Meseleleri kitabı hem tahlil yöntemiyle hem tespitlerle hem de projeksiyonlarla halen tazeliğini korumaktadır. Bir yandan ülkemizde böyle uzun vadeli bir eser ortaya koyabilmiş bir entelektüel yaşamasına sevinirken diğer yandan da kitaplarda bahsedilen problemlerin çoğunun çözül(e)memiş olması üzücüdür.

Erol Güngör Türkiye’de bir İslami uyanış olduğunu ve olacağını tahmin etmiştir. Fakat bu uyanışın şekline ve muhteviyatına dair uyarılarda bulunmuştur. Ona göre yeni nesiller bir İslam kültürü ortamında yetişmediği için İslam’ı ancak bir tarihi vak’a olarak gençlik çağlarında keşfetmişlerdi. Kendilerini İslam kültürüyle özdeş görüyorlar, Güngör’ün tabiriyle “yeni Türkiye”nin kültürel hüviyet ve şahsiyet kazanmasında İslam’ı başlıca kaynaklardan biri olarak kullanmak istiyorlardı ama bu kadar istedikleri şeyi kendi benliklerine layıkıyla sindirmiş değillerdi.

İslami edebiyat deyince akla gelen eserleri tutkuyla yüceltmeye mesafelidir Güngör. Çünkü Müslümanlar nezdinde İslam kitaplarda okunan değil, yaşanan bir hakikat olduğu ölçüde kıymet kazanacaktır. İslam’ı bir sahâbenin, bir velinin veya geçmişteki herhangi bir kahramanın hayatından ziyade kendi hayatımızda görmeliydik. “Bugünün insanı bugünün problemleri karşısında İslam’la yüz yüze gelmelidir.” “Üst üste yığılan kül tabakalarını aralayacak olursanız, Türk hayatında İslam’ın bir kor halinde yattığı görülür.” Bu koru alevlendirecek olansa sanatçı aydınların İslam’a yönelerek kendilerine açılacak zenginlikleri fark etmeleridir. “Türkiye’de bu zenginlik vardır ancak elini atacak insanları beklemektedir.” Son dönem edebiyatımızda çeşitli kıpırdanmalar, hareketler vardır elbette fakat halen ateşi harlayacak kuvvetli bir nefesten mahrum olduğumuz bellidir.

“İslam davasının şampiyonları”

İslam dünyasındaki siyasi problemleri, Hilafet ve Milliyetçilik gibi konuları işlerken “İslam Birliği” söylemine de değinen Güngör; bunun romantik bir ideal olduğunu söyler. Bu ideal siyasi sahada kendini hissettirecek bir gücü asla elde edememiştir. Milliyet farklarını hesaba katmayan bir İslam düşüncesi, kaynağını İslam’dan değil de siyasî durumlardan almaktadır. Bu noktada İslamcılık’a dair çok katı ve kesin bir iddiada bulunur: “Bu manada İslamcılık şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur.” Bu İslamcı grupların amacının İttihad-ı İslam’dan ziyade; kendi yaşadıkları ülkedeki milliyetçi politikayı nötralize etmek olduğunu söyler. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip edecek kadar kalabalığa ve güce eriştikleri an kendi doğrultularında bir milliyetçilik hareketine başlamaktan hiç geri kalmazlar; “böyle bir güce erişmedikleri müddetçe İslam davasının şampiyonu olarak görünürler.”

Güngör’ün bu düşüncelerine dair sert eleştiriler gelebilir. Bu konuda Güngör’e karşı benim de “ama” ile başlayan cümlelerim mevcuttur ‘ama’ ülkemizden bir örnek Güngör’ün söyledikleriyle bir uyum teşkil etmektedir. 2-3 sene önceye kadar özellikle politik arenada, medyada ve edebiyatta Kürtçülük İslamcılık’ın içine sızmış ya da İslamcılık’ın içinde kendine yer bulmuştu. Keza Kürtçü olmasa bile yine 2-3 sene önceye kadar İslam davasının şampiyonlarının bazısı, vurun abalıya misali ‘hakim milliyet’ olan Türklük’e vurabildiği kadar vurmuştur. Her ne olduysa, bu iki akımın sözcüleri halen medyada gözükse bile o günkü söylemleri ortalarda gözükmemektedir.

Batılılaşma, medreseli aydının imtiyazlı mevkiini elinden aldı

İslam dünyasının aydınlarını “Geçmişin ve Geleceğin Kurucuları” olarak isimlendiren Güngör, Müslüman aydınların haline dair alışılagelmişin dışında bir tespitte bulunmaktadır. Zulmünden, dogmatikliğinden, sömürüsünden ve zenginliğinden ötürü ‘bizde yok’ diye övünç duyduğumuz ve Hristiyanlara yaptıklarından ötürü üzüldüğümüz ruhban sınıfı ve kilise teşkilatı ile bizim aydınlarımız arasında iktisat temelli bir mukayese yapıyor Erol Güngör. Kadim zamanlarda aydınlar din eğitimi almasa bile bunların ucundan bucağından dinle teması vardı. Oysaki modern devirde din hizmetinde bulunmayan, dinsiz aydınlar gayet tabii kendilerine yer bulabilmiştir. Bu noktada aydınlar dindar, dine tâbi, din ile düşünen aydınlar ve dinle ilgisi bulunmayan aydınlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Yani basit tabirle dindar ve seküler diyebileceğimiz iki farklı aydın zümresi ortaya çıkmıştır.

Bu ayrım Güngör’e göre İslam ülkelerinde Batı’dakinden çok farklı neticelere yol açmıştır. Batı’da Katolik kilisesi aydın zümre üzerindeki tekelini kaybettiği zaman kendi zümresini koruyacak gücü kaybetmemişti. Kilise halen olduğu gibi her şeye rağmen zengindi, ruhbânın devlet desteğine ihtiyacı yoktu. Kilise bu zenginliği sayesinde adeta bir devlete benzeyen teşkilatını tüm müesseseleriyle birlikte sürdürdü, eğitim öğretim faaliyetlerini büyük ölçüde korudu ve bunlara devam etti. İslam’da ise bir kilise teşkilatı yoktu. Modern devirde medreseli aydınlar devlet desteğinden ve bürokratik hizmetlerden mahrum kaldı ve derinden sarsıldı. Bu sarsıntı hem maddi hem manevi bir çöküntüye yol açtı. Bilhassa Batılılaşma, medreseli aydının imtiyazlı mevkiini elinden aldı; aydınlar, sosyal ve iktisadi bakımdan hep aşağılara doğru itildi. Oysaki örneğin; Osmanlı’da şeyhülislamlar ve kadı-askerler yüksek gelirli kimselerdi. Memurlar ve müderrisler de yüksek gelirlere sahipti. Hatta mezkur görevlilerin sosyal itibarları iktisadi seviyelerinden daha yüksekti. Bu yüzden geçim dertleri ve prestij kaygıları yoktu. Amiyane tabirle “aç karınla felsefe yapılmayacağı için”, kadim zamanlarda müreffeh aydınlar yüksek bir ilim ortaya koyabiliyordu. (Elbette devletleşen, devlet yalakalığı yapan ya da semiren “âlimler” başka bir bahis konusudur) İslam Dünyası’nın entelektüel ve ilmi kıtlığı göz önüne alındığında sebeplerden bir sebep olarak Güngör’ün bu iktisat temelli okumasına katılmamak elde değil.

İrtica hareketi yaratacak bir din adamı zümresi İkinci Mahmud zamanında bile mevcut değildi

Humeynî’nin Türkiye’de modern çevrelerde oluşturduğu endişeden ötürü “Cumhuriyet bizim din adamlarına iyi yapmış” düşüncesini çürütmeyi ihmal etmiyor Erol Güngör. Ona göre “Türkiye’de modernleşmeye karşı dini taassubu harekete geçirecek irtica hareketi yaratacak bir din adamı zümresi İkinci Mahmud zamanında bile mevcut değildi.” Türkiye’de devlete ve rejime karşı organize bir din hareketi olmamasının iki sebebi olduğunu da söylüyor. Biri İran’ın aksine Osmanlı Türkiyesi’nde din adamlarının daima devletin bir parçası ve devletle birlikte oluşudur. İkincisi ise Osmanlı ulemasının modernleşmeye hiçbir zaman karşı çıkmaması hatta zaman zaman modernistlerle yarışmasıdır.

Erol Güngör’ün Selefiliğe bakışı

Günümüzde tekrar su yüzüne çıkan Selefiliğe dair Güngör mühim tespitlerde bulunuyor. Selefiliğin özellikle gençler üzerinde tesiri olduğunu söyleyen Güngör, bu durumun delikanlılığın pürist tavrına uygun düştüğünü belirtmektedir. Gençler, din üzerine düzgün bir tahkik yapmadan, Selefiliğin temel eserlerini görmeden ve okumadan bir harekete kapılmaktadır. “Bunların en bâriz vasfı kendilerinden önceki nesillerin her şeyi gibi İslami hayatlarını da beğenmemeleridir. Eski nesilleri uyuşuk, tavizci, idealizmden mahrum buluyorlar. ... Müslümanın birinci vazifesi, dini asırların biriktirdiği yabancı unsurlardan temizleyerek onu eski aslî, saf haline irca etmektir.”

Erol Güngör’ü 24 Nisan 1983 günü, henüz 45 yaşındayken kaybetti Türkiye. Başlarda andığımız merhum Durmuş Hocaoğlu’ndan yine alıntı yaparsak, “Cenab-ı Hak nedense iyi bir Türk gördü mü hemen yanına alıyor, galiba adamın canını sıkmasınlar diye.” Güngör de bu kategoriye dâhil olanlardandır.

Anmadan geçmeyelim: Elde ettiği yere gelmesinde, Fethi Gemuhluoğlu’nun tanıştırdığı hocası Mümtaz Turhan’ın büyük emeği vardır. Bir diğer emek sahibi ise ölümünün ardından ‘yarı mefluç’ dolaştığı ve “Ölümün tatlı bir tarafı da onun sohbetlerine yeniden kavuşmak olacak” dediği Dündar Taşer’dir. 

Muhammed Özbey 

Kaynak: Dünya Bizim



İlgili Konular Erol Güngör
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş



Haberler