Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


15:02, 15 Aralık 2017 Cuma
16:04, 29 Kasım 2017 Çarşamba

  • Paylaş
Cemal Bayak ile Ubeydullah Dede’nin Mevlid’i üzerine…
Cemal Bayak ile Ubeydullah Dede’nin Mevlid’i üzerine…

Edebi eserler milletlerin hissiyatlarının arşivi mahiyetinde olup bir nevi toplumların hafızası görevini üstlenir. Ecdadımızın Sevgili Peygamberimize (sav) karşı sevgi ve muhabbetlerini kavramak için evvelemirde ilk müracaat edilecek eserler bittabi Kâinatın Efendisi’nin (sav) dünyayı teşriflerini anlatan mevlitlerdir.

İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni

Sevgili Peygamberimizin (sav) dünyayı teşriflerini kutladığımız Veladet Kandili’nde Pamukkale Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemal Bayak ile Ubeydullah Dede’nin Mevlid’i üzerine hasbihal ettik.

Bugün 11 Rebiülevvel 1439. Akşam ezanının dünya semalarını teşrif etmesiyle birlikte 12 Rebiülevvel teşrif edecek. Bugün/bu gece Efendimizin (sav) doğum günü; Veladet Kandili. Mümin gönüllerin sevinçle dolduğu, inanan kalplerin ayrı bir aydınlıkla mesrur olduğu özel bir gün. Peygamber (sav) sevgisi Ümmet-i Muhammed’in gönlüne işlemiş. Müslümanlar, Allah’ı ve Resulünü cânından, cânânından daha çok sever ve Ahzab Suresi’nin 71’inci âyet-i celilesinde ifadesini bulduğu üzere itaat eder. “Ve men yutıillâhe ve resûlehu fe kad fâze fevzen azima / Ve kim Allah’a ve Resûlüne itâat ederse, o takdirde gerçekten büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”

Gönlü, Habib-i Kibriya Efendimize muhabbetle dolup taşan müminler, Allah’ın resulünü içten gelen bir iştiyakla sever. Sever ve hâl lisanlarıyla “Anam babam sana feda olsun Ya Nebiyyallah!” der.
Ümmet-i Muhammed’in tüm fertleri Muhammed Aleyhisselâm’ı analarından, babalarından, evlatlarından daha fazla sever. Çünkü onlar, “Hiçbiriniz beni anasından, babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe tam iman etmiş olmaz.” hadisine gönülden bağlanmıştır.
İslâm ümmetinin sanatkârları hemen her vesileyle Peygamber Efendimiz’e (sav) yönelik muhabbetlerine eserlerinde yer vermiştir.

Bu sevgiyi hattatlar hilye-i şerifelerde, ebrucular gül ebrularında dile getirir. Çinicilerin sevgi çiçekleri gönül ocaklarında pişer. Tezhipçiler Muhammed (sav) ism-i şerifinin etrafını süslerken kirpikleri gözyaşlarıyla ağırlaşır. Minyatürcüler yeşil kubbeyi çalışır. Şair ve ediplerin en güzel şiir ve yazılarının öznesinde Efendiler Efendisi (sav) bulunur.

Malum olduğu üzere edebi eserler milletlerin hissiyatlarının arşivi mahiyetinde olup bir nevi toplumların hafızası görevini üstlenir. Ecdadımızın Sevgili Peygamberimize (sav) karşı sevgi ve muhabbetlerini kavramak için evvelemirde ilk müracaat edilecek eserler bittabi Kâinatın Efendisi’nin (sav) dünyayı teşriflerini anlatan mevlitlerdir.

Cemal Bayak

Biz de böyle bir girişten sonra sözü Ubeydullah Dede’nin (ks) Mevlidine; Risâle fî Evsâfi’n-Nebî’ye getirerek sizleri Pamukkale Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemal Bayak ile yaptığımız hasbihalle baş başa bırakalım.

Cemal hocam, sizi tanıyabilir miyiz?

Denizliliyim. İlk ve Orta eğitimimi Denizli’de gördüm. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuyum. Yüksek lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi, doktora eğitimimi İstanbul Üniversitesi’nde tamamladım. Memuriyete Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde başladım. İstanbul Üniversitesi’nde Araştırma görevlisi olarak çalıştım. Halen Pamukkale Üniversitesi’nde çalışmaktayım.

GÜZELLİK, İNSANLARIN DÜNYALARINI ŞEKİLLENDİREN ÖNEMLİ BİR ARAYIŞTIR

Edebiyatta, sanatta, edebî güzelliklerde ne/neler arıyorsunuz?

Edebiyat, basit ifadesiyle insanın dünyasında bulunanların etkileyici, sanatlı bir şekilde anlatılmasıdır şeklinde tanımlanmaktadır. Sanatın özünü “güzel”i bulma ve başarma oluşturur. “Güzel”e ulaşma, “güzellik” kaygısı sadece sanatın değil her insanın dünyasını şekillendiren en önemli arayıştır. İnsanın günlük hayatında “güzellik” kaygısı taşımayan, “güzel” olup olmadığını düşünmediği hemen hemen hiçbir faaliyeti yoktur denilebilir.

Bir kavram olarak “edep” de güzellikle doğrudan ilgilidir. Burada “güzel” olan düşünce ve davranış kabul görür ve “edep”li görülür. Bu açıdan Batı’daki “literature” kavramına karşılık ararken, sözlük anlamı ‘edeple ilgili unsurlar’ olan “edebiyat” kelimesinin kabul görmesi isabetli olmuştur. Edebiyatla ilgili araştırmaların odağı da eserlerde bu “güzel”liğe ne derecede ulaşıldığını tespit etmeye çalışmaktır.

SÖZ, EDEPLİ OLDUĞU ÖLÇÜDE ETKİLİDİR

Edebiyat-edep ilişkisine dair neler söylemek istersiniz?

Edebiyat “söz” ürünüdür. Söz “edep”li olduğu ölçüde etkilidir. Bu “söz” meşgul olan herkesin gündemine aldığı, çeşitli şekillerde dile getirdiği bir konudur. Bu sözlerin en yalın ve anlaşılır olanı Yunus Emre’ye aittir:
Söz ola kese savaşı
Söz ola bitire başı
Söz ola ağılı aşı
Bal ile yağ ide bir söz
Yunus Emre burada “söz”ün “edep”li olanı ile olmayanının sonuçlarını çok etkili örneklerle dile getirmektedir. “Edep” bir söz savaşı sona erdirip acıları dindirirken “edep”ten uzak söz ise söyleyenin hayatının sonunu getirme tehlikesine sahiptir.

‘ARŞA ŞERRİNDEN İRİŞÜR ZELZELE’

17. Yüzyıl şairlerinden Yûsufî de sözün edebe uygun olan ve olmayanı hakkındaki düşüncelerini Şebistân-ı Hayâl isimli eserinde ifade etmektedir:
Olsa âdâb ile şi‘r müstetâb
Vire her harfi cihâna zîb ü tâb
Şair burada şiirin “edep” ile “güzel”leşeceğini ve onun her bir harfinin kâinata güzellik vereceğini söylerken, bunun aksi durumundaki bir sözün kötülüğünü, “Arşa şerrinden irişür zelzele” sözleriyle ifade etmektedir. Burada söylenen “söz”ün “güzel” olması kadar, “güzel” söylenmesi gerektiği de söz konusu edilmektedir.

Peygamber (sav) sevgisinin Türkçe üzerinde nasıl etkileri olmuştur?

Medeniyetlerin şekillenmesinde toplumların sahip oldukların dinlerin büyük etkileri söz konusudur. Bu etkinin en açık görüldüğü yerlerden birisi de medeniyetlerin özünün yansıdığı metinlerdir. Edebi eserler yazıldığı dillerin tarih içindeki şahitleridir. Bir dil kendisi ile verilen eser sayısı ile doğru orantıda gelişmiştir. Diğer bir ifade ile bir dilde ne kadar çok eser kaleme alındı ise o dil o seviyede gelişme göstermiştir.

Türklerin İslamiyet’i kabulü Türkçenin gelişimi için çok olumlu sonuçları beraberinde getirmiştir. Türkler böylece zengin bir kültür dünyası ile tanıştılar. Bu dünyanın Allah sevgisinden sonra en önemli ögesi Hz. Peygamber sevgisi idi. Hz. Peygamber’e (sav) duyulan sevgi çok çeşitli yapıdaki metinlerde ifadesini bulmuştur. Na’t, Mevlid ve Hilye bunlardan birkaçıdır. Bu metin türlerinde de çok sayıda eser kaleme alınmıştır ve bu gelenek bugün de devam etmektedir. Bunlardan sadece Mevlid türünde bugün için tespit edilen Türkçe eser sayısı 120’den fazladır. Bu sayının artması da muhtemeldir. Hz. Peygamber’i konu edinen diğer türdeki eserler de dikkate alındığında bu sayının 1000 rakamını rahatlıkla aşacağı söylenilebilir. Türkçenin ifade gücünün gelişmesinde ve duygu, düşünce yapısının zenginleşmesinde bu eserlerin çok önemli bir katkısı söz konusudur.

Şairler hangi saiklerle Mevlid-i Şerif kaleme almıştır?

Şairlerin Mevlid yazmalarının en önemli sebebi şüphesiz ona karşı duydukları sevgidir. O sadece bir peygamber değil aynı zamanda her türlü ahlaki güzelliği kendisinde taşıyan kişidir. Ona duyulan sevginin kaynağında bir peygamber olması kadar, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de onu “örnek alınacak güzel”lik “üsve-i hasene” (Ahzab Suresi, ayet 21) sahibi olarak ifade ettiği bu “güzel”likler bulunmaktadır. Onu tanıyıp da sevmemek mümkün görülmemiştir. Bu durum sadece Müslümanlar tarafından değil insaf sahibi Müslüman olmayanlarca da dile getirilen bir durumdur.

‘VÂCİB OLDI MEDH Ü ŞÜKRİ MUSTAFÂ’

Allah. Kur’an-ı Kerim’de Tevbe suresinin 24’üncü ayetinde Müslümanlardan kendisinin yanında Hz. Peygamber’i (sav) sevmeyi hayatlarındaki her şeyden üstün tutmalarını istemektedir. Bu ifadede Allah kendisi ile beraber Hz. Peygamber’i de (sav) sevmeyi imanın bir gereği olarak görmektedir. Şairlerin Mevlid kaleme almalarının sebeplerinden birisi şüphesiz bu sevgiyi dile getirme arzusudur. Ubeydullah Dede Hz. Peygamber’i sevmeyi “vacip” olarak gördüğünü, “Vâcib oldı medĥ ü şükri Musŧafâ” sözleriyle ifade etmektedir. Mevlid yazmada ona duyulan sevginin ifadesinden sonraki en önemli amaç Hz. Peygamber’in şefaatine nail olma ve insanlar tarafından hayırla yâd edilme arzusudur. Ubeydullah Dede de bu arzuyu dile getirmektedir:
Ben za‘îfi hayr-ile yâd ideler
Hoş du‘âdan rûhumı şâd ideler

Mevlid yazarı Ubeydullah Dede’nin Risâle fî Evsâfi’n-Nebî’ eseri üzerine çalıştınız. Kimdir Ubeydullah Dede?

Kaynaklarımızın müellifler hakkında çok kısa bilgi vermeleri üzücü bir durumdur. Burada insanı öne çıkarmama, onu “putlaştırmama” gibi bir gizli kaygının da bulunduğu düşünülebilir.
Ubeydullah Dede ile ilgili de çok az bilgi bulunmaktadır. Risâle fî Evsâfi’n-Nebî ismi ile kaydedilen eserde şair mahlasını Ubeyd olarak kaydetmektedir. Eserde kendisi hakkında verdiği bilgi, atalarından kendilerinin sahabeden Hz. Ukkâşe (ra) neslinden geldiklerinin rivayet edildiğini aktarmaktan ibarettir. Eserdeki Hz. Mevlana’yı büyük bir saygı ile medh eden beyitlerden onun Mevlevi tarikatına mensup olduğu anlaşılmaktadır. Ubeydullah Dede ile ilgili bilgi veren kaynaklar da Mevlevi tarikatı büyüklerinin anlatıldığı eserlerdir.

Bunlar Sâkıb Dede’nin (ö. 1755) Sefîne-i Mevleviye ve Esrâr Dede’nin (ö. 1796) Tezkire-i Şu‘ara-yı Mevleviye isimli eserleridir. Bu eserlerde Ubeydullah Dede isminde bir Mevlevî şairi tanıtılmakla beraber onun bir Mevlid kaleme aldığı kaydedilmemektedir. Bununla beraber Sâkıb Dede onun Hz. Peygamber için yazılan na‘t ve diğer şiirlerinin bilinip çok sevildiğini kaydetmektedir. Bu kaynaklarda verilen bilgilere göre Ubeydullah Dede, Burdur’un önde gelen ailelerinde birisine mensup bir kadıdır. Önceleri ihtiyatla karşıladığı Burdur Mevlevihanesi şeyhi Fedayi Dede’nin (ö. 1578) büyüklüğünü görmesi üzerine ona intisap ve uzun seneler hizmet etmiştir. Fedayi Dede vefatından önce Burdur Mevlevihanesi’nin idaresini ona tevdi etmiştir. Bir süre eğirdir Mevlevihanesi şeyhliği yapan Ubeydullah Dede, Hz. Mevlana’yı ziyarete gittiği Konya’da 1586 yılında vefat etmiştir.

Dede’nin İrfanımıza armağan ettiği eserler hakkında bilgi verir misiniz?

Sâkıb Dede her ne kadar onun na‘t ve diğer şiirlerinin bilinip çok sevildiğini kaydetse de onun bir eser kaleme aldığını kaydetmemektedir. Diğer kaynaklarda da bu konuda bir bilgi bulunmamaktadır. Bu kaynaklarda ona ait bir beyit aktarılsa da elimizde bulunan tek eseri burada konu edilen Mevlid’idir.

Aynı zamanda hattatlığı da var. Mushaf-ı Şerif’lere ketebe koymuş. Bu yönüne dair elinizde ne türden bilgiler var? Kimden ders almış, kimlere ders vermiş?

Sâkıb Dede onun hattının çok güzel olduğunu ve onun istinsah ettiği Mesnevi nüshalarının çok muteber olduğunu ifade etmektedir. Abdülbaki Gölpınarlı bunlardan birisinin Sütlüce Sa‘dî şeyhi Zahir Efendi'de olduğunu duyduğunu kaydetmektedir. Onun istinsah ettiği Kur’an-ı Kerim’lerden birisinin Köseoğlu Ata Bey'de bulunduğu kaydedilse, bugün için ne yazık ki bu nüshanın yeri bilinmemektedir. Eseri Mevlid’in elimizde bulanan birisi eksik iki yazma nüshasının ona ait kaleminden çıkması muhtemeldir. Bu nüshalardan alınan örneklerde de görüldüğü üzeri her iki nüshanın da hattı çok güzeldir. Ubeydullah Dede’nin hat sanatını kimlerden öğrendiği konusunda bir bilgi bulunmamaktadır.

Ubeydullah Dede’nin Mevlid’inin hususiyetleri nelerdir?

Eserin bugün için bilinen birisi tam diğeri eksik iki yazma nüshası bulunmaktadır. Tam nüsha Süleymaniye, diğeri Mevlana Müzesi Kütüphanelerindedir. Eser her ikisi de aynı yılda (1313/1895) olmak üzere eski harflerle basılmıştır. Eserde toplam 730 beyit bulunmaktadır. Bu beyitler 53 başlık altında toplanmıştır. Bu sayı Süleyman Çelebi’nin Mevlidindeki beyit sayısına yakındır. Eserde üç tane gazel bulunmaktadır.

Eserin dili ağır denilebilecek yoğunluktadır. Arapça dini, tasavvufi kelimeler çok yoğun kullanılmaktadır. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden çok sayıda iktibas bulunmaktadır. Şairin vezin ve kafiyeyi başarıyla kullandığı görülmektedir.

Ubeydullah Dede eserine geleneğe uyarak Allah’a hamd ü senâ ve Hz. Peygamber ve âl ve ashâbına salâvât ile söze başlamakta (b. 1-9), bu kısa girişten sonra “Münâcât” adını verdiği uzunca bölümde Allah'tan, verdiği nimetlere gereği gibi şükredememekten bahisle af dilemekte ve ondan Hz. Peygamber'in “evsâf”, “mu‘cizât” ve “mevlid”ini yazmada kendisine yardımını esirgememesini istemektedir. Daha sonra “Mukaddime-i Mevlid” adını verdiği bölümde Hz. Peygamber'i medh ederek okuyucuyu konuya hazırlamaktadır.

Daha sonra da yaratılış öncesinden başlayarak Allah'ın her şeyden önce Hz. Peygamber'in ruhunu daha sonra bu ruhtan bütün kâinatı yaratması ve onun nûrunun önce Âdem peygamberin vücûduna tevdi edilişi, onun isminin doğumu ve meleklerin bu nûrun önünde secde etmeleri, İblis'in secde etmemesi üzerine Allah'ın “celâl”inin tezâhür etmesi dile getirildikten sonra, Âdem peygamberin kendi nefsinden “ümmü’l-beşer” Havvâ’nın yaratılması ve Hz. Peygamber'in nûrunun nesilden nesile geçerek dünyaya gelmesi yaklaştığında onun bütün eşyâda “zuhûr” etmesi anlatılmakta, sonrasında onun “rûhânî” mevlidi ile “cismânî” mevlidinin “tenâsüb”ü ele alınmaktadır. Burada Hz. Peygamber’in dünyaya gelişi esnâsında olan olağanüstü olaylara değinilmektedir. Bu bölümü Hz. Peygamber'in doğumundan vefatına kadar Allah’a “teveccüh”ünün ifâdesi takip etmektedir.

UBEYDULLAH DEDE’YE GÖRE İLİM AŞKIN DOĞMASINA SEBEBİYET VERİR

Şair burada mevlid konusunu keserek ilmin faydası konusuna geçmektedir. Burada ilmin aşkın da doğumuna sebep olduğu dile getirilmekte ve gerçek ilmin insanı Allah’a yaklaştırması gerektiğine değinilmektedir. Bunu tasavvufta seyr-i sülûk adı verilen nefsin terbiyesinin aşk ateşi ile geçilen aşamalarının tasviri takip etmektedir. Bu konudan sonra şair tekrar Hz. Peygamber'e dönmekte ve onun İslâm'ı tebliğ etmesi, ona tâbi olan sahabenin vasıfları ile muhalefet edenlerin kötü yaklaşımları ifade edilip Hz. Peygamber'in mucizeleri, ümmetine şefkati ve mirâcının anlatılmasına geçilmektedir. Sonrasında Kur’an'ın vasıflarının tasviri, Hz. Peygamber'in hastalanması ve dünyadan ayrılma vaktinin geldiğini görmesi üzerine ashâbına hitap etmesi ve vefâtı üzerinde durulmaktadır.

Daha sonra Hz. Peygamber'in risâletinin “âsâr”ının vefâtından sonra da sürdüğü anlatılmaktadır. Eserdeki Hz. Peygamber’i konu alan kısım burada sona ermektedir. Şâir buradan itibaren tekrar tasavvufla ilgili hususlara yönelmektedir. Burada üzerinde durulan konular, ruhun bedende habsedilmesinin “hikmet”i, velilerin “evsâf”ı, tasavvuftaki önemli terimlerden olan “fâkr”ın vasıfları, Mevlânâ ve Mesnevî’nin vasfedilmesi, “meşâyih ve ‘ulemâya” tabi olmanın faziletleri, mütevâzı olmanın yararlarıdır. Bunları aşkın “evsâf” ve “hâlât”ının anlatılması izlemektedir. Eserdeki üç gazelden ikisi burada bulunmakta ve aşkı anlatmaktadır. Şâir biri gazel olan iki manzume ile Hz. Peygamber'e seslendikten sonra “Tetimme-i Kitâb” ve “Münâcât” ile eserini tamamlamaktadır. “Tetimme-i Kitâb” isimli manzumede şair Hz. Peygamber'in ümmeti olmanın değerini anlatıp ona gerekli saygıyı göstermenin önemini ifade etmektedir. Ubeydullah Dede “Münâcât” ile eseri yazmaya muvaffak kıldığı için Allah'a şükr etmekte ve kendisini Hz. Peygamber'in yolundan uzaklaştırmaması için ona iltica etmektedir.

UBEYDULLAH DEDE’NİN MEVLİD’İNDE YOĞUN BİR AŞK TELKİNİ VAR

Diğer Mevlidlerden ayrılan yönleri ve mübariz vasıfları hakkında neler söylemek istersiniz?

Eserde şairin duygu ve düşüncelerini rahatlıkla anlaşılabilecek bir yapıda beyitlere yansıttığı görülmektedir. Şairin tahkiyede bir kopukluk olmadan konuları rahatlıkla birbirine bağladığı ve esere uyumlu bir kurgu verme donanımına sahip olduğu görülmektedir.

Eserde "ışk" kelimesinin kullanımındaki yoğunluk dikkati çekicidir. Eserde bulunan üç gazelden ikisinin bu aşk hakkında olması onun bu kavrama verdiği önemi göstermektedir. Eserdeki aşk telkini çok yoğundur. Şairin ilmin de aşk için olduğunu söylemesi dikkati çekicidir,
‘İlm anuñ-çündür yaķîn iy dîn eri
Kim ola ışk u mahabbet rehberi
Onun aşk konusuna bu derece yoğunlaşması bu konuya verdiği önemi göstermektedir.

‘GÜLLER AÇARDI CEMÂLİNDEN HABER’

Şairin birçok yerde klasik üsluptaki sevgili teşbihlerini kullandığı görülmektedir. Bu durum onun arzu ettiğinde bu üslupta eser verebileceğinin kanıtıdır. Bu teşbihlerin önemli bir kısmının Hz. Peygamber için kullanılıyor olması da dikkati çekicidir. Hz. Peygamber'in yüzünü tasvir ettiği beyitte bu tür teşbihlerin görüldüğü yerlerden birisidir,
Güller açardı cemâlinden haber
Ravzalar virürdi lutfından eser (b. 138)
Şair burada güllerin güzelliğini ondan aldığını söylerken Hz. Peygamber'in güllerden daha güzel olduğunu ifade etmektedir. Bu teşbihlere diğer bir örnek,
Subh anun vech-i beyâzından haber
Gice hem zülfi sevâdından eser (b. 074)
beytidir. Şair burada sabah vaktinin aydınlığının onun yüzünün beyazlığından, gecelerin siyahlığını onun saçının siyahlığından "haber" verdiğini söylerken onların bu özellikleri Hz. Peygamber'den aldıklarını anlatmak istemektedir. Bu durum şairin bu üslubu iyi bildiğini ve onu kullanmaya ne derece yatkın olduğunu göstermektedir.

‘ÂLİM OLDUR HAVF-I HAK’DAN KILA ÂH’

Şairin yer yer söylediği vecize tarzı sözler onun bu tür ifadeleri sevdiğini gösterdiği kadar eğitici yönünü de göstermektedir. Bu sözlerden birisi, "Âlim oldur havf-ı Hak'dan kıla âh" (b. 210) sözüdür. Burada ilm ile Allah korkusunu beraber düşünmesi dikkati çekicidir.

Hz. Peygamber'in miracta Allah'ı nasıl gördüğü tartışılmış, bazısı bunu beden gözü ile diğerleri ruhen gördüğünü söylemişlerdir. Ubeydullah Dede bu görmenin göz ile olduğunu, Allah'ın sevdiği Peygamber'inin gözüne bu kuvveti vermesinin şaşılacak bir şey olmadığını söylemektedir.
Veled Çelebi, eserin matbu neşrinin sonuna eklenen incelemesinde onun şairliği ve eserinin kıymeti ile ilgili değerlendirmelerde bulunmaktadır. Veled Çelebi, Ubeydullah Dede'nin mevlidini Süleymân Çelebi'ninki ile kıyaslayarak “nefâsette ona ikinci olabilir” demekte, şairin kendisini de 16. yüzyıldaki diğer şâirler arasında “Usûlî mertebesinde” bulmaktadır.

Veled Çelebi’den sonra eseri inceleyen Vasfi Mahir Kocatürk Türk Edebiyatı Tarihi'ndeki değerlendirmesinde eseri “vak‘alarda daha muhtasar, fakat fikrî bütünde daha geniş ve şahsî tertipli” bulmakta, onu “nazım dili ve şekil bakımından Süleyman Çelebi mevlidinin daha mükemmel”i olarak görmektedir. Dilini “devrine göre çok selîs, düzgün, sanatsız ve samîmi” bulduğu eserin “halk kitlesinden çok münevveri hoşlandırır mâhiyette” olduğuna dikkati çekip bundan dolayı da “umûma intikal etme”diğini ve “tanınma”dığını söylemektedir.

Vasfi Mahir'in bu değerlendirmesi ilk bakıldığında Veled Çelebi'nin değerlendirmesine muhâlif gibi görünüyorsa da onun Ubeydullah Dede’nin eserini Süleyman Çelebi'ninkine üstün gördüğü noktaları çok dikkatli bir şekilde, “nazım dili ve şekil” olarak sınırladığı görülmekte, Ubeydullah Dede'nin eserini, Veled Çelebi'nin ifadesi ile “nefâset” yönüyle, Süleyman Çelebi'ninki ile kıyaslama yönüne gitmemektedir. Vasfi Mahir, Ubeydullah Dede'nin eseri ile ilgili söylediği noktalardaki değerlendirmesinde haklı olmakla beraber, bir edebi eserin asıl hüviyetini teşkil eden ve Veled Çelebi'nin “nefâset” kelimesi ile ifade ettiği edebi eseri kendine özgü yapan hususlar bakımından bunu söylemek zordur.

Dini ve edebi kültüre hâkim olduğu anlaşılan Ubeydullah Dede'nin eserinde bir edebi esere özgünlük kazandıran kendine has şairâne hayal ve yorumlama ile heyecan unsurlarından çok öğretme kaygı ve amacının öne çıktığı görülmektedir. Eserin büyük bir kısmında dini-tasavvufi unsurlara telmih ve onun telkini yer almaktadır. Bu durum eserin edebî "nefâset"inin gelişimini engellemektedir. Öğreticilik amacının ağır bastığı bir durumda kendine özgü hayal ve yorumlamalara yönelmeye fırsat kalmamaktadır. Eser dikkatle incelendiğinde konunun tahkiyesinin dışındaki bölümlerde ve öğreticilik endîşesinin bırakıldığı durumlarda şairin duygularının dizginlerini serbest bıraktığı görülmektedir. Bu tür durumlarda metindeki akıcılık ve heyecânın arttığı rahatlıkla fark edilmektedir. Eserdeki münâcât (b. 10-63; b. 714-730) ve na‘tların (b. 641-667; 681-695) bulunduğu metinler ve aşkı tasvir eden gazellerin (b. 627-633; b. 634-640) heyecan ve akıcılık açısından tahkiyeli bölümlerden kolayca ayrıştığı görülmektedir.

Ubeydullah Dede'nin yer yer eserin konusundan uzaklaşarak okuyucuya tasavvufi düşünceyi telkin etmeye yönelmesi göz önüne alındığında onun sanat yönü yüksek bir eser ortaya koymadan çok, okuyucuyu eğitme, ona yararlı olma amacı taşıdığı söylenilebilir. Ubeydullah Dede ile Süleyman Çelebi'nin konuyu işlemedeki tutum farkı eserlerinin beğenilmesinde belirleyici olmuştur. Süleyman Çelebi'nin konuyu işlerken, kendi hissiyatını konunun tahkiyesine fedâ etmediği, aksine konuyu kendi hissiyatını yansıtabileceği bir zemin olarak kullanmaya yöneldiği, duygularını yalın, sıcak ve yüksek bir heyecan içinde yoğurmayı başarabildiği görülmektedir. Duygularını coşkuyla ifade edilmesi Süleyman Çelebi'nin eserinin türündeki bütün eserleri gölgede bırakmasında en önemli unsur olduğu görülmekte, onun eserinin başarısını burada aramak gerekmektedir.

Ubeydullah Dede'nin eseri Vasfi Mahir’in ifadesiyle “fikrî bütünde daha geniş ve şahsî tertipli” olması yönüyle okuyucuyu fikir yönünden doyuruculuğu ile öne çıkmakta ise de duygu ve heyecan yönüyle Süleyman Çelebi'yi yakalayamamaktadır. Bu duruma bir örnek olarak Hz. Peygamber'in vefatı Süleyman Çelebi'de çok uzun bir bölüm halinde (b. 535-706) ve yüksek bir duygu yoğunluğu ile anlatılırken Ubeydullah Dede'nin bu konuyu ona göre çok kısa (b. 469-502) ele aldığı, burada olayın tahkiyesinin öne çıktığı ve eğitici bir yaklaşım sergilendiği görülmektedir. Bu iki eserin okuyucuda gördüğü kabul farkı, bir edebi eserin kaderini taşıdığı özgün duygu ve heyecanın belirlediğini göstermektedir.

Ubeydullah Dede’nin tasavvufi neşesi de var. Mevlevi bir şair. Bu yönüne dair neler söylemek istersiniz?

Tasavvuf basit tanımıyla insanı sevgiyle Allah'a yönelmeyi öğretmeyi amaçlayan bir yoldur. Ubeydullah Dede önceleri Fedayi Dede'ye mesafeli bir kadı iken onun manevi terbiyesini kabul etmesiyle hayatına aşkın hâkim olduğu bir insana dönüşüyor. Örneği birçok kişide görülen bu durum tasavvufi terbiyenin insanı ne derecede değiştirdiğini göstermektedir. İnsana duygu ve düşünce hayatında incelme, derinleşme eğitimi veren bir yol olan tasavvufun duygu zenginliğine dayalı bir sanat olan şiirle ortak bir paydası bulunmaktadır.

TASAVVUF ŞAİRLERİN DESTEK ALDIĞI BİR ZEMİNDİR

Tasavvuf bu yönü ile şairlerin büyük destek aldığı bir zemin olmuştur. Ubeydullah Dede'nin Mevleviliğe intisabından sonra duygu zenginliğine kavuştuğu ve eserini yazdığı görülmektedir.

MÜSLÜMANLARI BERABER TUTAN ŞEY HAZRETİ PEYGAMBERE (SAV) GÖSTERİLEN SEVGİDİR

Sizin ilave etmek istediğiniz hususlar nelerdir?

Müslümanları beraber tutan şey Hz. Peygamber'e gösterilen sevgi olmuştur. Hz. Peygamber’e (sav) duyulan sevgiyi sadece onun şahsına olan bir sevgi olarak görmek eksik olacaktır. Allah sevgisinin onun şahsında, ona duyulan sevgide somutlaşması olarak görülmesi gerekir. Dini eğitim veren kurumlarda dini bilgiler verilirken sevgi boyutunun eksik kaldığı görülmektedir. Dini hayat sevgiye dayalı olma durumundadır. Sevgi boyutu zayıf bir dini hayatın tatsız bir uygulamaya, mekanikleşmeye dönüştüğü, mekanikleşmeyi görülmektedir.

İNSAN SEVMEDİĞİ BİR ŞEYİ SÜRDÜREMEZ

İnsan sevmediği bir şeyi sürdüremez. Bugün görülen dini hayattan uzaklaşmanın arkasında insanımızı Allah ve Hz. Peygamber'i sevdiremeyişimiz yatmaktadır maalesef. Eskilerin ifadesiyle
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl
Bu söz bize Hz. Peygamber'i sevmeden bir yere varamayacağımızı anlatıyor.

SEVMENİN YOLU TANIMAKTAN GEÇER

Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Hz. Peygamber her türlü ahlaki güzelliği şahsında sergilemiştir. Onu tanıdığımız ölçüde onun şahsında somutlaşan insani değerlerden haberdar olacağız. Sevmenin yolu tanımaktan geçer, dolayısıyla onu ne kadar tanırsak sadece insani değerlerden haberdar olmayacak aynı zamanda ona karşı duyduğumuz sevgimiz de artacaktır.

Maddenin hayatımıza hâkimiyeti arttıkça sevme becerilerimizi kaybediyoruz. İnsanlar arasında zayıflayan bağlar sevgisizliği de beraberinde getiriyor. Yalnızlaşan insana maddenin verdiği geçici sevgi tatmin edici olmadığı bugün daha iyi görülüyor. İnsanların mutluluğu yine hemcinslerinde araması gerekmektedir. İnsanı sevimli kılan taşıdığı değerlerdir. İnsanlar arası sevgi bağı kurulmasında sahip olunması gereken her türlü güzelliği Hz. Peygamber hayatında sergilemiş, bu davranışların örneğini vermiştir. Biz onu bu güzellikleri ile seviyoruz. Birbirimizi sevmenin yolu onun güzel ahlakını öğrenip uygulamaktan geçmektedir.

İlginiz için teşekkür ediyorum Cemal Hocam

Ben de teşekkür ediyorum İbrahim Ethem Bey.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş