Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


11:12, 22 Eylül 2017 Cuma
17:15, 16 Ocak 2017 Pazartesi

  • Paylaş
Kullanışlı manyaklar
Kullanışlı manyaklar

İçine düştüğümüz bu döngü sebebiyle toplumun bütün kesimleri bir noktadan sonra körleşmeye başlıyor ve koca bir illüzyon orta yerimizde büyüdükçe büyüyor

Deniz Baran

Şüphesiz ki Türkiye uzun süredir dünya gündemiyle paralel şekilde -ve hatta dünyanın genelinden daha yoğun bir şekilde- çalkantılı bir gündeme sahip. Bizler (olan biteni takip etmekle yetinmek zorunda kalan sıradan vatandaşlar), ülkenin içerisindeki bin bir türlü sorunun yanısıra dört bir yanımızdaki coğrafyalarda yaşanan onlarca trajedi ile birlikte zaman zaman “yeter artık, gündemi takip edemiyorum, haberleri takip edemiyorum çünkü içim daralıyor” demek noktasına gelir olduk. Bu durum son derece açık.

İçinden geçtiğimiz sürecin tek implikasyonuysa bu ruh hâli değil. Hayatımızın her bir karışının hızla siyasallaşması ve yine aynı hızla kamplaşmamız -kamplaşmak zorunda kalmamız- gibi son derece mühim etkilerin varlığı da hepimizin malumu… Tüm bu durumun toplum olarak zihinlerimizde doğurduğu iki problem var:

1- Siyasi kutuplaşmaya bağlı olarak, içerisinde yer aldığımız kampın genel argümanlarına payanda olabilecek her türlü haberi hemencecik kabul etme ve piyasaya sunma eğilimindeyiz. Çünkü yoğun bir şekilde devam eden savaşa adeta cephane yetiştirmek zorunda hissediyoruz.

2- İkincisi olarak da ilk maddedeki ruh hâlinin kökleşmesi ve hatta medya ve basın      standartlarını belirler hâle gelmesini takiben, işimize gelen haberlere yönelik zerre kadar sorgu sual yapma, onları muhakeme etme ihtiyacı hissetmiyoruz.

Birbirine bağlı olan bu iki problemin en önemli özelliğiyse toplumsal kutuplaşmanın bir sonucunu teşkil ederken aynı zamanda sebebi hâline de gelmeleri. Yani kutuplaşma arttıkça bu durum artıyor, bu durum arttıkça da kutuplaşmayı besliyor ve böylece içinden çıkması güç bir döngü ortaya çıkıyor.

Tüm bu tespitleri yapmamın esas sebebi ise mevzubahis döngünün gitgide daha fazla ürettiği kalitesizliğin ve bilgi kirliliğinin toplumsal yaşamımız ve istikbalimiz konusunda –çoğu zaman ilk anda hissedemesek bile- yıkıcı etkilere yol açması. Öyle ki içine düştüğümüz bu döngü sebebiyle toplumun bütün kesimleri bir noktadan sonra körleşmeye başlıyor ve koca bir illüzyon orta yerimizde büyüdükçe büyüyor. Dahası, bu illüzyonun farklı yönlerinde kalan her bir taraf, bizzat kendisi bilgi kirliliğinin ve algı yönetiminin tüketicisi ve üreticisi hâline gelmesine rağmen, karşı taraf(lar)ın bunu yaptığından yakınıyor.

Yıkıcı etkisi katlanarak artan bu sarmal bir yerden sonra neredeyse tüm toplumun zihin dünyasını ve psikolojisini belirliyor, hatta günlük okuma-araştırma faaliyetleri eser miktarda olan geniş halk tabanının genel algısı tamamen bu imajinal dünyaya hapsolabiliyor. 

İşte Hâli Pür Melâlimiz

Şu ana kadar izah etmeye çalıştığım noktanın vahametini tek bir örnekle kavramak mümkün: Ardı ardına maruz kaldığımız her bir terör saldırısından sonra farklı kesimlerden insanların; birbirine zıt ihtimalleri, ellerinde kayda değer hiçbir veri olmadan, külliyen komplo teoriciliğine meyleden bir tutumla öne sürüyor ve bunda kuvvetle ısrar ediyor olmaları. Sosyal medyaya açıp bakalım, bahsettiğim manzara çok net şekilde ortaya çıkacaktır.

Peki, konumuzu daha somut hâle getirmek gerekirse basın&medya sokaktaki vatandaşın içine girdiği bu sarmalın derinleşmesine nasıl bir katkı sunuyor? Cevabı basit: İnsanların körleşmesini, kendilerine sunulan her şeyi sorgusuz sualsiz almasını fırsata çevirerek… Bu fırsat iki türlü olabiliyor: Ya doğrudan kasıtlı bir şekilde, yanlış/çarpıtılmış bilgiler servis ediliyor ya da doğrudan böyle bir kasıt olmadan, “nasılsa ortaya bomba bir şey atınca prim yapıyoruz, kamuoyunun dikkatini çekiyoruz” diye düşünülüp eldeki malzemenin gazetecilik/araştırmacılık filtrelerinden geçirilmesine pek gerek görülmüyor. Bunun birçok örneğini daha geçtiğimiz haftalarda gördük. Zaten bu yazıya ilham olan mesele de son haftalarda rastladığımız bu tarz birkaç örnekti.

Hemen dediklerimizi somutlaştırıp mevzubahis örneklere geçelim. İlk örneğimiz, Michael Scheuer. Bin Ladin’i yakalama görevini yürüten bir timin başında olan eski bir CIA ajanı.

Scheuer ismini bilen bilir. Ben de kendisine ilk kez, Usame Bin Ladin’e dair yapılan bir belgeselde rastlamıştım ve kendisinin anlattıkları, Bin Ladin’e yaklaşım tarzı son derece ilgimi çekmişti. Hatta bunun üzerine Türkçe’ye çevrilen üç kitabından ikisini hemencecik almıştım. Velhasıl, Scheuer sıradışı söylemleri ve CIA’yi sertçe eleştiren söylemleriyle bilinen, spekülatif denebilecek bir isim. Scheuer’in ilk örneğimiz olmasının sebebi ise geçtiğimiz günlerde yaptığı “ihtiyacımız olan şey tam da Sünni-Şii savaşı” minvalindeki açıklaması.[1] Daha doğrusu bu açıklamanın üzerine hemen atlamamız.

Scheuer gibi “eski CIA ajanı” etiketli birinin bu sözleri zikretmesi elbette haber niteliği taşıyor. Taşıyor taşımasına da bu söz bizim medyamızda öyle bir şekilde ele alındı ki “bakın işte tüm oyunun maskesi düştü, gerçek ortaya çıktı” mahiyetinde referanslarla anılır oldu. Gazeteci Yıldıray Oğur da attığı bir tweetle güzel bir noktaya değindi bu konuya dair:  “Bu adam Obama suikaste uğrasın da dedi”[2]  diye güzel bir hatırlatma yaptı.

Scheuer gerçekten de bunu demişti. Zaten Scheuer’i biraz daha kurcalayan biri, kendisinin spekülatif bir üslupla ve çarpıcı olmaya çalışan sözlerle örülü bir geçmişinin olduğunu fark eder. Ancak bizler, en başta belirttiğimiz kamplaşma ve dolayısıyla istediğimiz bilgiyi tüketme psikolojisiyle sözü söyleyen kimdir, nedir, ne kadar kredibilitesi vardır gibi temel filtreleri kullanma ihtiyacı dahi hissetmeden Scheuer’in sözlerini haddinden fazla dikkate aldık.

İkinci bir güncel örnek: John Kerry’nin New York Times’a sızan konuşmaları. Elbette o konuşmada da bizler açısından son derece rahatsız edici olması gereken sözler mevcuttu ancak bazı sözlerin mühim ve rahatsız edici oluşu, o sözleri bağlamından koparma ruhsatını bizlere vermiyor. Konuşmaların muhtevasından bahsetmek gerekirse Kerry, Suriye meselesinde ABD’nin bir süre önceki stratejisinin, IŞİD’in büyüyüp Esad’ı sıkıştırması olduğunu, daha doğrusu Başkan Obama’nın böyle düşündüğünü kayıtlarda açıkça ifade ediyor. İlk bakışta oldukça çarpıcı gelen bu cümlelerin üzerine biraz düşünüldüğünde ise o kadar da çarpıcı yahut şok edici olmayabileceklerini görmek zor değil. Zira her şeyden önce Suriye savaşının ilk dönemlerinden, yani IŞİD’in henüz bu raddeye gelmediği bir dönemden bahsediliyor, bu bir. İkincisi, kimse zaten ABD’nin yahut herhangi bir aktörün Suriye’de sadece etik değerler ve politik doğruculuk ekseninde bir politika yürütmediğinin, son derece realist bir bakışla güç dengeleri arasından yolunu bulmaya çalıştığının farkındayken konjonktürel olarak böyle bir hesabın yapılmış olması çok mu anormal bir şey ki şok oluyoruz? Üçüncüsü de bu tarz bir stratejik düşünceyi sadece ABD mi taşıdı? Yani ses kayıtlarından elimize geçen malzemenin, reel politik perspektifinden bakıldığında anlaşılabilecek birçok tarafı varken bu meselenin bir komplo teorisi tadında verilmesi algılarımızı bozuyor. Bunu elbette Kerry’nin açıklamalarını yahut Obama’nın politikalarını onamak için söylemiyorum ama doğru algılara sahip olmak, her zaman analitik bir düşünce yapısına sahip olma çabasını sürdürmek, bizimki gibi bir coğrafyada yaşayan insanlar için hayati bir mesele. 

Bir diğer güncel örneğe geçelim: Reina saldırısı sonrasındaki ABD’li deniz piyadesi Jacob Raak meselesi. Bu mesele de toptan bir tarafa atılsın diyemem, ilginç noktalar varsa elbet paylaşılsın, değerlendirilsin ama adeta bilgi kırıntısı mahiyetinde olan ve bizleri arka planı dolduramadığımız zanlara ulaştırmaktan öteye geçemeyen bu noktalar tüm olayın çözümüymüş gibi sunulmasın. Çünkü bu kadar “verisizlikle” adeta bir dünya, bir senaryo inşa etmek sağlıklı bir düşünüş biçimi değil. Değil, çünkü böyle bir düşünme biçimine alışmak bizleri bir süre sonra toplum olarak gerçeklikten koparmaya başlar. Ya da başladı bile…

Örneklere devam edelim… General Wesley Clark, NATO eski başkomutanlarından ve geçmişte Demokrat Parti’den başkan aday adayı olup hüsrana uğramış bir politikacı. Wesley Clark’ın yaptığı bir konuşmada ABD dış politikasına yönelik sarf ettiği eleştiriler yine geçtiğimiz haftalarda büyük ses getirdi.[3] Doğrusu, anlattıkları gerçekten aydınlatıcıydı ve ABD’yi itham ettiği şeyleri hepimizin dikkatle dinlemesi gerekir. Bunu en başta söyleyelim. Ancak “IŞİD’i biz kurduk” diyor diye servis edilen bir kısmı var ki konuşmasının, burada da Michael Scheuer örneğindeki gibi bir durum söz konusu diyebilirim. Yani zikredilen cümleyi anlamak istediğimiz gibi anlamak dışında farklı bakış açılarının varlığını aklımızdan dahi geçirmemek vakası... Hatta onlar daha makul seçenekler olarak dursa bile…

Konuşmanın genelini dinleyince anladığımız şu olmalı diye düşünüyorum: Esasında, Clark,“IŞİD’in gelişimini sağlayanlar, bizim yardım ettiğimiz gruplardı” minvalinde bir özeleştiri yapıyor. Zaten Clark’in kimliği ve geçmişi itibariyle de Obama yönetimindeki ABD’nin doğrudan IŞİD’i kurduğunu iddia etmesi biraz güç bir ihtimal gibi duruyor. Ancak biz bu konuşmayı öyle bir servis ettik ki sanki Clark böyle çarpıcı bir iddiada bulunmuş gibi anlaşıldı. Halbuki ilk dediğimle bunun arasında büyük bir fark var değil mi?

Bizler, daha spekülatif olana; güncel tartışmalarda daha çok işimize gelene sarılmaya böyle böyle alışırken gerçekten kritik etmeye layık noktaları da gözden kaçırıyoruz. Bu işin bir de böyle bir yan etkisi var. Clark’in konuşması bu bakımdan güzel bir örnek diye düşünüyorum.  

Bir de güncel olmayan ama sık sık karşımıza çıkan bir başka örnekten, Michael Rubin isminden bahsedelim: Rubin, Amerikan Girişim Enstitüsü isimli bir yerde çalışan, ABD ordusu ve bazı basın organlarıyla da teması olan değişik bir zat. Aylar önce “Türkiye’de darbe olabilir” tarzı bir söz söyleyince ve üstüne de 15 Temmuz girişimi patlak verince oldukça gündeme geldi. Buraya kadar anormal hiçbir şey yok.

Rubin’in “kehanetinin” tutmasının akabinde kendisinin yazıp çizdikleri de mercek altına alınmaya, dikkatle takip edilmeye başlandı. Buraya kadar da bir sıkıntı yok.

Fakat bu süre içerisinde Rubin kamuoyuna öyle bir sunulur hâle geldi ki adeta kendisi ABD’nin gizli beyni, en büyük analisti, Pentagon’un bir numaralı sözcüsü oldu. Halbuki Rubin, ABD’deki birçok mercinin dikkate dahi almadığı, kimilerinin deli saçması bir Neocon bozuntusu olarak gördüğü bir isim. Kabul etmek lazım; Kürtlere olan özel ilgisi, Orta Doğu politikasına dair ilginç yorumları vb. yanlarıyla ilgi çekmesi, takip edilmesi gereken; belki de karanlık yönleri olan biri olabilir kendisi. Ancak Rubin’in yazdıklarına, kariyerine, sosyal medya hesaplarına kısaca göz attığımızda bu adama haddinden fazla bir rol biçtiğimizi

Algı Manipülasyonu için Pusuda Yatanlar

Sonuç niyetine, algı oyunlarına bu kadar tevessül edip analitik düşünceden kaçmaya bu kadar alışmaya dair bir tehlikeye daha dikkat çekmek istiyorum.

Evet, Türkiye şu an birçok dış aktörle çarpışma içerisinde olduğu ve birçok alanda, gördüğümüz-göremediğimiz hücumlara göğüs germeye çalıştığı bir pozisyonda. Esasında “ülke ülkenin kurdudur” diye özetlenebilecek realist uluslararası ilişkiler düzeninde pek de şaşırtıcı olmayan bu durumun getirisi olarak türlü türlü operasyonlara da maruz kalıyor olduğumuz da aşikâr. Fakat tam da böyle durumlarda önce siyasetçiler sonra da toplum olarak analitik ve gerçekçi düşünmeye, olan biteni muhakeme etmeye, duygusallığımızdan doğacak hezeyanlara kapılmamaya, öfkemizin bizi körleştirmemesine ihtiyacımız var. Yedi düvel bize karşı deyip tüm dünya Türkiye’nin ya da Orta Doğu’nun etrafında dönüyormuş gibi düşünmek, sonra da bu düşünceyi desteklemek için olmadık örneklere haddinden fazla anlam yüklemek bizlere kazanç getirmez.

Şu an dünyada basının, medyanın, düşünce kuruluşlarının en çok konuştuğu mesele siber savaş/saldırı meselesi. Biz eğer haddinden fazla komplo teorici, daha doğrusu verilere değil salt zanlara ve inanmak istediklerimize dayanan bir şablonla düşünmeye, her işimize gelen bilgiye mal bulmuş mağribi gibi atlamaya devam edersek bu siber savaşın kolay kurbanları oluveririz. Bu savaş (ve algı manipülasyonu) alanını en iyi kullanan ülkelerin başında Rusya’nın geldiğini de not edersem dikkat çekmeye çalıştığım tehlikenin ne olduğunu kestirmeden anlatmış olurum sanırım. 

Not: ABD Büyükelçiliği de kendi ülkeleri aleyhinde hemen her gün yenisi çıkan ithamlara cevap yetiştirmekten heder etti kendini:

https://twitter.com/USEmbassyTurkey/status/818821950441144320 

https://twitter.com/USEmbassyTurkey/status/818790469253603330 

https://twitter.com/USEmbassyTurkey/status/815535892630736897 

ve daha nicesi...

Üzmeyin bu kadar bu adamları. :)

Şaka bir yana, ABD’ye olan öfkemizi başka odakların fırsata çevirmesine de müsaade etmemek temel kaygımız olmalı diye düşünüyorum.

[1] https://www.youtube.com/watch?v=IJFRC5eh_o4

[2] http://mediamatters.org/blog/2014/01/03/foxs-benghazi-expert-endorsed-assassinating-oba/197411

[3] https://www.youtube.com/watch?v=9RC1Mepk_Sw



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş