Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


14:44, 23 Ekim 2017 Pazartesi
12:26, 11 Ekim 2017 Çarşamba

  • Paylaş
Mezar Kitabelerinin muhafazası için çareler düşünülmeli
Mezar Kitabelerinin muhafazası için çareler düşünülmeli

Kültür tarihçisi ve araştırmacı olan M.Burak Çetintaş ile memleketimizin tapu senetleri mahiyetinde olan mezar kitabeleri hakkında konuştuk

İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni

M. Burak Çetintaş tarihçi; kültür tarihçisi bir araştırmacı. Burak Çetintaş yaptığı araştırma ve yayınlarla bir yandan tarih ve medeniyetimizin henüz aydınlatılmamış olan hakikatlerine ayna olurken diğer yandan da memleketimizin tapu senetleri mahiyetinde olan mezar kitabelerine, ecdadımızdan bizlere miras kalan tarihi hazirelere hizmet ediyor. Piyale Paşa Camii’nin, Küçükayasofya Camii’nin, hazireleri, Özbekler, Rumelihisarı Şehitlik ile Seyyid Nizam tekkelerinin ve Yahya Efendi Dergâhı haziresi Burak Çetintaş’ın hizmetinde bulunduğu, tarihi mezar kitabelerine hizmet ettiği ulvi mekânlardan bazıları.

Burak Çetintaş ile Kadıköy’deki evinde tarihi mezar kitabeleri ve korunması özelinde sohbet ettik.

İbrahim Ethem Gören: Mezar kitabeleri ve tarihi mezarlıklar bir nevi tapu senedi mahiyetini haiz. Genel olarak İstanbul’daki hazirelerin durumuna değinir misiniz?

M. Burak Çetintaş: İbrahim Ethem Bey, bu alanda son dönemde çok güzel ataklar yaşanmaya başlandı. Tarihi mezar taşlarına büyük kıymet veriliyor. Hiç aklımızın almadığı bir şeydi mesela; restorasyon yapılır; mabet tamir edilir, kubbenin kurşunları değişir, minarede sıkıntı varsa şerefeye, peteğe kadar sökülür, seren direği yenilenir. Külahı takılır… Hemen bahçesindeki mezar taşlarına dönüp bakan olmazdı. Ağaçlar, çalı-çırpı çer-çöp içinde dururdu. Kimse ne temizlemeyi, ne restore etmeyi, ne okumayı veya katalog yapmayı düşünürdü. Böyle kaderine terk edilmiş vaziyetteydi. Son 5-10 yıldır bu durumlar artık geride kaldı diyebilirim.

Çok önemli ve büyük hazinelerin olduğu camilerden ve tekkelerden başlayarak bugün öyle bir noktaya geldik ki artık umumi mezarlıklar; mesela Karacaahmet mezarlığının bazı bölümlerinden itibaren restorasyon, ada ada, parsel parsel verilmeye başlandı. Bu çok önemli bir gelişme.

TARİHİ KABRİSTANLARDA GÜZEL GELİŞMELER OLUYOR

Bir örnek verir misiniz? Karacaahmet Mezarlığı dünyanın ikinci büyük kabristanlığı bildiğim kadarıyla. Karacaahmet’te neler yapılıyor bu meyanda?

Bir örnek yine onunla ilgili aklıma gelen geçen yaz ağustos ayında Karacaahmet’te çalışırken; Kalyonlar Halifesi Ömer Efendinin Kızıltoprak’ta vaktiyle mevcut olan 1960’ların sonunda 70’lerde boğaz köprüsü ve çevre yolu bağlantıları yapılırken sökülmüş namazgâhının parçalarını bulduk. Çeşme, namazgâh taşı ve birkaç detay daha bunlar mezar taşı gibi dikilmiş ama alelade dikilmiş. Ömer Efendi’nin mezar taşı da çok daha uzakta başka bir mezarın içinde duruyor. O sırada mezarlıkta tespit çalışması yapan mezarlıklar müdür yardımcısı bir beyle karşılaştık. Muhatabıma “Beyefendi durum böyle böyle. Bu mezar taşı değil; bu namazgâh kıble taşı ve çeşme taşıdır, ayna taşıdır. Bir de yanında Yeni Camii’nin mimarının mezar taşı da var. O da ikiye kırık bir vaziyette yerde yatıyor. Ne olur himmet edin de, imkânınız var, bunları tamir ettirelim” dedim. Cevaben şunları söyledi.

 

“Cumhurbaşkanımız buraya sık sık gelir, annesinin ve babasının kabirlerini ziyaret eder. Bana “Bunları ayağa kaldıralım” diye talimat verdi. O yüzden biz bir çalışma yürütüyoruz” dedi. Bir buçuk, iki hafta sonra tekrar gittiğimizde hafta sonu hepsinin yerlerine dikildiğini gördüm. Şimdi o çalışma bu sene daha da hızlanmış durumda devam ediyor. Güzel gelişmeler oluyor.

VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜGÜ RESTORASYON KONUSUNDA HASSAS ÇALIŞIYOR

Peki, tarihi hazirelerdeki mezar kitabeleri, baş taşları ayak taşları gereği gibi restore ediliyor mu? Uzman eksikliği var mı bu alanda?

Hayır, uzman eksiğinin olduğunu düşünmüyor birçok firma. Vakıflar bu konuda hassas çalışıyor. Mutlaka ihalesini verdiği, restorasyonuna giriştiği bu hazirelerde, cami mezarlıklarında bir danışman nezaretinde hem akademik olarak hem Osmanlıca bilmesi açısından, hem de plastik sanatlar bakımından gerekli çalışmalar yapılıyor. Yani taşın formu ve dönemi ile alakalı olarak bir veya birden fazla uzman ile; uzman hocalarımızla çalışıyorlar ve güzel sonuçlar da elde ediliyor. Kimi yerde arkeolojik kazı, kimi yerde yüzeysel kazı yapılıyor. Bulunan parçalar birleştirilerek restorasyon tamamlanıyor. Buna da yakın zamandan bir örnek vereyim.

Buyurunuz Burak Bey.

Benim de vazifeli olduğu Piyalepaşa Camii’nin restorasyon görevinde camiin kıble tarafına göre sağda dikili olarak ayakta duran 300 küsur; duvar diplerinde kırık olarak yaklaşık 400-450 parça taş vardı ki bunların 2’si 3’ü bir araya geldiğinde bir taşı meydana getiriyordu. Orada bir buçuk sene zarfında yaptığımız yüzeysel kazı çalışması ve saha araştırmalarında biz sahadaki mezar taşı sayısını sadece yazılı taş olmak üzere 700'ün üzerine çıkardık. Ayak taşlarını da katarsak yaklaşık 1000 küsur taş kazanmış olduk. Son 150 senedir toprak altında olan, görülmeyen kayıp zannettiğimiz önemli taşları gün yüzüne çıkardık. Diğer hazirelerdeki restorasyon çalışmalarında bu şekilde büyük kazanımlarımız oluyor.

Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı’nda da İBB’nin benzer şekilde çalışmalar yaptırdı. Oradaki mezar kitabelerinin İstanbul'un fetih tarihi açısından öneminden bahseder misiniz?

Şehitlik Dergâhı’na benim ilk ziyaretim 2002 senesinde oldu. Ondan sonra üniversitede asistan ve öğrenci olduğum dönemde de sık sık ziyaret ettim. Taşların tespit edilmesine yardım ettim. Ardından rektörlüğün 2006 senesinde Kültür Bakanı Atilla Koç Bey’in girişimiyle yapılan mukavele ve restorasyon-ihyâ çalışmalarının öncesinde yine bir ön tespit çalışması yapmıştık. Ardından yakın geçmişte 2013-2014 dönemindeki kazı araştırma ve restorasyon çalışmasında da bizzat bulundum.

ŞEHİTLİK DERGÂHI’NIN İSTANBUL İÇİN ÖNEMİ BÜYÜK

O mezarlık hem şehitlik mevkii olması açısından hem de en eski, en köklü kültür yuvalarından biri olması açısından çok önemli. Bir İstanbullu bir aile olması açısından, Boğaz köylerinin, Bebek ve Rumelihisarı’nın mezarlığı olarak kullanılması açısından, tasavvuf tarihi açısından birçok önemli taş barındırıyor.

2013 yılında başlayan kazı çalışmalarında ne kadar bilinmeyen taşa ulaşıldı?

Sayısı çok fazla önemsenmeyebilir; 190 civarında bir rakam. Fakat çok önemli şahsiyetlerin orada meftun olduğunu görüyoruz, maddi manevi, tasavvuf tarihi açısından. Biz 2013-2014 yılları arasında yapılan kazıda 100 parça tam; yaklaşık 60 parça da üstünü, altını, serpuşunu, tarihini bulamadığımız yazılı şâhideyi tespit ettik. Yaklaşık 400 küsur parça da 500’e yakın; 480 küsur parça yanlış hatırlamıyorsam ayak taşı parçası da tespit ettik, bunları da bütünledik. 2 parça, 3 parça birleştirilerek yerine dikilecek hale getirdik.

RUMELİHİSARI ŞEHİTLİK DERGÂHI’NIN HAZİRESİNDE YAKIN DÖNEMDE FATİH DÖNEMİNE AİT MEZAR KİTABE PARÇALARI BULDUK

Taşlar ne durumda?

Şu anda muhafaza altında orada duruyor.

Kazılarda yeni bulunan taşlar için bir paragraf açalım dilerseniz. Fatih dönemine tarihlenen kitabeler de bulunmuştu.

Hay hay. Kazılarda bulunduğumuz taşlara gelecek olursak; sizin de buyurduğunuz gibi mesela Fatih dönemi taşlarından bahsettiniz. Kaynaklarda 1921’de Yahya Kemal’in İkdam’da yazdığı makalesinde “Bizim ceddimizdir, en büyüklerimizdendir” dediği 1451 tarihli Mahmut Çelebi’nin taşının çok benzerini mezarlık sahasının alt kısmında; yani bugün Hisarüstü pazarının kurulduğu kısma dökülmüş molozların içinden bulduk. Yine Fatih dönemine ait 1450’lerin süslemesini ve detaylarını barındıran bir taş oradan çıktı. Yine oradan aynı şekilde Rumi motiflerle sırt tarafı bezeli, ön tarafında da yine o döneme işaret eden yazı detayları, kaligrafi detayları barındıran ufacık bir taş parçası; yaklaşık 15 santime 10 santim ebatlarında olan tarihi bir taşı bulduk. Bu taş beni çok heyecanlandırdı. Çünkü ta 2005’te orada mezarlıkta yangın çıktığında “Koruma altına alalım” diye konuşup üniversitenin müze binasına naklettiğimiz, “Yine dönemi açısından çok önemlidir, muhafaza altında bulunsun, kaybolmasın” dediğimiz o Fatih dönemi taşının geri kalan eksik parçasını da bulmuş olduk.

Tarihi mezar taşını kadim şehitlik arazisinin neresinde buldunuz?

Kazıda bulunan o yeni parça sökülen su basmanın temel kısmının duvarlarının içinde bulundu. 19. yüzyılda yapılan restorasyonda pek çok tarihi mezar taşı temelde kullanılmış. Sökülen taşların hepsi tekrar kullanılmamak üzere alınıp parçaları birleştirildi. Bunlar topraktaki kazıdan çıkan, bunlar tekkenin temelinde çıkan taşlar diye ayırdık. O taş mesela oradan çıktı. Kazılarda toplamda Fatih dönemine ait 3 parça taş bulundu, 2013-2014 döneminde.

ŞEHİTLİK DERGÂHI’NDA TAM MANASIYLA BİR ARAŞTIRMA KAZISI YAPILAMADI

Benim çok ümitli olduğum Mahmut Çelebi’nin eski fotoğraflarında serpuşu yerinde olan bugün kayıp olan o başlık kısmı maalesef bulamadık. Ama şunu da söyleyeyim kazılar tamamlanmış değil. Sahada tam manasıyla bir araştırma kazısı yapılamadı.

Neden yapılamadı?

Gerek bütçeden, gerek sürenin tamamlanmış olmasından ötürü. Ben eminim o araştırmalar sürerse önümüzdeki aylarda veya yıllarda mutlaka bizim fotoğraflarda gördüğümüz eksik ya da kayıp olduğunu bildiğimiz taşlar da toprağın 40-50 santim altından çıkacaktır.

Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı haziresinde, Seyyid Nizam’da, Karacaahmet’te, Kasımpaşa'daki hazirelerde birçok mezar taşına dokundunuz. Sizde etki bırakan bir mezar taşı hikâyesi var mıdır? Varsa anlatır mısınız?

Soruyu sorduğunuzda önce hiçbir taş aklıma gelmedi. 30 saniye sonra bu sefer aklıma gelenleri nasıl anlatayım diye düşündüm. Birkaç tane örnek hemen vereyim.

Buyurunuz Burak Bey.

Seyyid Nizam haziresinde restorasyon başladığı zaman belediyeye gittim, “Buraya nezaret eden bir kimse var mı?” dedim. “Hayır” dedikleri zaman “Ben buraya gönüllü olarak gelmek istiyorum. Haftada 2 gün, bazen 3 gün gelir, taşlar doğru yere konsun, mezarlar kaybolmasın diye burada en azından bir bilgi verme imkânı bulurum” diye söyledim.

Orada üzerinde ağaç motifleri olan bir ufacık bir çocuk mezarı çıkmıştı. Tabii seneler evvel, tam manasıyla hatırlamıyorum tarihini.

Kitabesinde neler yazmaktaydı?

Taşın kitabesinde burada yatan evlat, yavru vefatından bir hafta evvel vefat edeceği günü ve saati söyleyerek ana ve babacığıyla vedalaşmıştır. Ardından da zikrettiği tarihte göçmüştür, Allah’ına kavuşmuştur mealinde bir ibare vardı. 40-50 santimlik ufacık bir taştı. Çocukcağızın vefat yaşı da ya 5 ya da 6 idi. O beni ilk çıktığı zaman çok etkilemişti, ürpermiştim. Yine aynı ebatlarda 40-50 santim ebadında çok enfes, çok güzel bir Mevlevi sikkeli bir çocuk mezar taşı vardı.

Seyyid Nizam Hazretleri’nin ailesine mensup bir çocuğun mezar taşından mı bahsediyorsunuz?

Evet. Seyyid Nizam sülalesinden geliyor. Bursa Mevlevihanesi ile alakalı bir zatın torunu. Çünkü Bursa Mevlevihanesi’nin şeyhi Şemseddin Efendi’nin, Nizameddin Efendi Seyyid Nizam kolundan gelerek o posta geçmiştir. Yenikapı Mevlevihanesi’ne de gidip geldiği anlaşılan, 7-8 yaşlarında bir çocukcağızın, minarenin dibinde olan mezar taşı mesela kayboldu. Bugün yok...

Her gittiğimde hiç tanımadığım halde ismiyle de onu da ziyaret ederek, severek, dokunarak okuduğum o taş maalesef bugün mevcut değil. Kayboldu, fakat fotoğrafları elimizde var.

Yahya Efendi haziresinde, dergâhında hiç meydanda yokken, şehzadeler türbesinin civarında, tamamen toprağa gömülü vaziyette kazı esnasında bir taş çıktı. “Aman” dedim; “Bunu meydana çıkaralım.” “Çok derinde uzun da sürer” diye cevap verdiler. Biz de çalışmamız dolayısıyla 3-4 sene boyunca oradaydık. “Bunu rahatlıkla yaparız” diye konuştum. Yahya Efendi Hazretleri’nin torununun çıktı o taş. 2 metre 20 santimetrelik, uzun bir taş… Onu bulduğumuzda çok heyecanlandım. Yine Yahya Efendi Dergâhında Halet Efendi’nin gömülü vaziyetteki mezar taşını meydana çıkardık. Halet Efendi kitap merakıyla da ön plana çıkmış bir şahsiyet.

Süleymaniye’de Halet Efendi Kütüphanesi de var değil mi?

Evet, Halet Efendi’nin Süleymaniye’ye intikal eden bir kütüphanesi var. Halet Efendi, Galata Mevlevihanesi'nin ayağa kalkmasında çok büyük emeği geçen bir zat. Siyasi sebeplerden, başka sebeplerden idam ediliyor ve tebaası tarafından mevlevihanenin cümle kapısında, bahçe kapısının sol tarafına gömülüyor. Vücudu da Konya’da. Sultan II. Mahmud Galata Mevlevihanesi’ni ziyaret ettiği zaman görüyor, “Bu keratayı neden buraya gömdünüz çıkarın buradan” diyor. Hemen Yahya Efendi’ye götürüyorlar; hazireye defnediyorlar.

Vakıa nasıl hitama eriyor?

Sultan II. Mahmud göçtükten sonra Halet Efendi’nin başı mevlevihaneye iade ediliyor. Geri geliyor, fakat bu idamdan çok kısa bir süre sonra mevlevihaneden çıkartılıp; Galata Mevlevihanesi'nden çıkarılıp Yahya Efendi’ye götürülen taşın üzerine enfes bir mezar taşı dikiliyor, burada olduğuna işaret edilen bir taştan söz ediyorum.

Bu esnada bu kazıda biz bir taş daha bulduk. Kellesinin Sultan Mahmud’un talimatıyla teşhir edilmek üzere üzerinde 3-5 gün yahut bir hafta tutulduğu ibret taşını bulduk.

Bu durumda tarihi hazirelerde danışman faktörü ön plana çıkıyor.

Elbette… Restorasyon esnasında uzman ve danışman önemli. Restorasyon esnasında küfeki taşları çıkıyor. Çokluk bu küfeki taşlarının üzerinde yazı bulunmaz. Bir gün kime ait olduğu belli olmayan, yazısız böyle bir küfeki hakkında çalışanlar “Ortadan ikiye kırarız, yaptığımız, restore ettiğimiz taşların temelinde kullanırız” şeklinde konuşuyorlardı. “Aman” dedim hemen müdahale ettim. “Bu önemli bir taştır” dedim. “Yerinin bile değişmemesi lazım. Bu çok gömülü olduğu için bunu biraz yükseltmemiz lazım, 50-60 santim kadar meydana çıksın” dedim.

Muhataplarım “Ya hoca, üzerinde yazı yok, kime ait olduğu belli değil. Bu bir mezar taşı değil.” Dediler. En sonunda benim dediğim noktaya geldiler. Hasılı Halet Efendi’nin ibret taşı kazılar esnasında çıktığı zaman beni çok etkileyen, heyecanlandıran bir olay oldu. Yahya Efendi’de mesela yine buna benzer iki küfeki daha çıktı, yamaca doğru, Mehmed Nuri Şemseddin Efendi’nin aile sofası civarında, onlar da dergâhın tarihinde önemli yeri olan yine bir şeyh efendinin kabrini işaret eden taşlardır. Bulduğumuzda olduğu gibi yerinde bıraktık.

Ayrıca Piyale Paşa Camii’nin haziresinde Bahriye Nazırı Hüsnü Paşa’nın aile sofası var. Kaynaklarda 1918-1919 yıllarında vefat ettiği kayıtlı. Hüsnü Paşa vefat ettiği zaman oraya defnedildiği yazıyor. Fakat bütün araştırmalarımıza rağmen onun taşı çıkmadı. Ya tam harp zamanında; 1. Cihan Harbi bitiyor, Milli Mücadele başlıyor, o karışıklık esnasında aile yaptıramadı veya yaptırdı kayboldu. Çünkü eski fotoğraflarda aile sofasının etrafında döküm, demir parmaklık var, şebeke var. O şebekenin üzerinde de kitabeler olabilir. Şebekeler çalındığı veya tahrip olduğu dönemde belki kırılıp atıldı ve bu şekilde kayboldu diye düşünüyorum. Restorasyon bitip de biz şantiyeden çıkmadan evvel Hüsnü Paşa’nın hatırasını yaşatmak üzere oraya Latin harfleriyle bile olsa “Bahriye Nazırı Hüsnü Paşa buradan medfundur” diyerek, doğum ve vefat tarihini yazdırarak aile sofasına yerleştirmeyi düşündük.

İstanbul’daki tarihi hazirelerde bulunan hamuşan lisan-ı halleriyle bugün ve yarın insanına neler söylüyor?

Çok şey söylüyor. Fakat bugünün insanı ne kadar kulak kabartıyor, ne kadar nazar-ı dikkate alıyor, ne kadar ibret alıyor onu bilmiyorum.

Benim çocukluğumda bir kadın olmasına; doksan küsur yaşında olmasına rağmen; büyüklerimi, mesela babaannemi hatırlıyorum. “Cenaze geçerken ayağa kalk aman evladım, iki elin kanda olsa mutlaka duanı et. En azından yedi adım ne tarafa gidiyorsan ardından yürü hürmeten” derdi. Biz böyle büyüdük. Bugün değil bunları yapmak; ibret için dahi olsa böyle bir hürmeti maalesef çoğumuzda görmek mümkün değil.

ESKİ MEZARLIKLARIN DUVARLARI YÜKSEK DEĞİLDİ

Eski mezarlıkların duvarları yüksek değilmiş. Sokaktan gelip geçen, alışverişe giden, akşamları evine dönen kişiler; akrabası olsun olmasın o mezarlığı ziyaret eder, okur, düşüncelere dalar, akıbetini düşünürmüş.

Biz yakın geçmişte, bundan on beş yirmi sene evvel; belki yirmi sene evvel bile değil; mezarlıklarımızın duvarlarını yükselttik. Ölülerin bizden ricacı oldukları Fatiha’yı onlardan esirgeyecek yüksek duvarlarla çevirdik mezarlıkları. Dışarıdaki insanların o taşları, mezarları görüp ibret alacağı, ölümü hatırlayacağı vesileleri de koparmış olduk. Galiba biraz biz de taşlaştık, sertleştik bu konuda. Ölümden eskiler korkmazmış. Benim tanıdığım yaşlılar ölümden güzel bahsederlerdi. Onda da bir sürü hikmet var. Temiz yaşamış olmak, güzel yaşamış olmak belki. Bugün belki insanların mezarlıklardan, ölümden korkmaları, ölümü düşünmek istememeleri, mezarlıktan kaçmaları, mesafeli durmalarının bir sebebi de nasıl yüzleşeceklerini bilemiyor olmaları da olabilir diye düşünüyorum.

Son olarak okuyucularımıza, yerel yöneticilerimize, kamu görevlilerine, devlet yöneticilerine bu hususta tarih mezar kitabelerin, şahidelerin, baş taşlarının, ayaktaşlarının korunması ve muhafaza edilmesi hususunda neler söylemek istersiniz?

Belki restorasyondan da evvel envanter meselesini hemen halletmemiz lazım. Çünkü maalesef yapılan envanterlerde de çok büyük eksiklikler var. Kataloglarda çok büyük eksiklikler var. Ona önem verilmesi lazım.

Neden?

Çünkü sizin restorasyon esnasında hangi kitabenin kaybolduğunu, hangi kitabenin vaktiyle nerede olduğunu tespit edebilmeniz lazım. Bunlar ise envanterlerle temin edilecektir. Fakat bizim doğru düzgün bir envanter çalışmamız yok. Mesela 1978-79 senelerinde tamamlanan uzun soluklu bir çalışmadır, Togan Saraçoğlu Karacaahmet Mezarlığı’nda uzun soluklu 15-20 seneye yayılan bir estempaj çalışması yaptırıyor öğrencilerine. Yaklaşık bugün bildiğimiz kadarıyla, sohbetlerde geçtiği kadarıyla, seksen binin üzerinde estempaj kalıbı var Togan Bey’in koleksiyonunda, arşivinde. Fakat bugün Karacaahmet’teki taş sayısı aradan 30 yıl geçmiş veya 35 yıl geçmiş; yirmi bin civarında. Yani son otuz yılda bizim kaybımız dörtte üç. Bu çok ciddi bir rakam ve maalesef bir hassasiyet gösterdiğimizi iddia etsek de devam ediyor.

KADİM MEZAR TAŞLARININ MUHAFAZASI İÇİN ÇARELER DÜŞÜNÜLMELİ

Benim 2008’de fotoğrafını çektiğim taşlar yok. 2015 Temmuz ayında çektiğim Karacaahmet’teki bazı taşlar bugün mevcut değil maalesef. Yerlerine hemen başka mezarlar yapılmış. Tabii ki defin bir ihtiyaç. Hep söylenen şu: İstanbul’da bu sene itibarıyla ayda on bin ölüm var. Bu ciddi bir rakam. Yani siz, Çatalca’da Çorlu’da, Kilyos’ta yeni mezarlık sahaları açsanız da yetecek gibi değil. Ama bu eski taşların tahribine neden olmamalı. Bunların muhafaza edilmesi için çareler düşünülmeli. Ama bu çareler yakın tarihte bir ara bazı yetkililer tarafından gündeme getirilen; “Bunları muhafaza altına alacağız. Ahşap sandıkların içine koyup depolara kaldıracağız”la olmaz. Biz şanslıyız demek ki. Bu yaş grubundakiler bu taşları yerinde, ayakta gördü, kırık bile olsa. Benim şu anda iki yaşında olan ve yetişmekte olan çocuğum o mezar taşını neden yerinde görmek hakkından mahrum olsun? Neden bir ahşap evi, sokak dokusu içerisinde görmekten mahrum olsun da neden gidip bir İstanbul evi neye benziyormuş deyip Miniatürk’te seyretsin? Veya İslam Eserleri Müzesi’nin bir vitrininde bir mezar taşını gidip uzaktan seyretsin?

EVDE KİTAP OLMASI LAZIM

Benim Osmanlıcayı merak etmemin en başlıca sebebi Merkezefendi ve Silivrikapı mezarlıklarında babaannemin babasının aile sofalarına Cuma günleri yaptığımız ziyaretlerdi. Babaannem gittiği zaman oraya işte ‘ahret komşuları’ derdi. Bu ne demektir? Onu öğrendim. Ondan sonra bunlar kim peki? Bilmem ne falan efendi, Hakkı Bey’in kerimesi falan… Bunları başlardı saymaya. Bunlar kim? Börekçi Sokak’ta bizim Lale’nin annesi. Yani bunlar anlatılarak, yaşanarak bir bütün halinde olmalı, biz o idrakten mahrum kalırsak olmaz, olamaz. Bu iş müzeyle, kütüphane ile olmaz.
Çok etkilendiğim bir şey var.

Nedir?

Anlatayım İbrahim Ethem Bey. Ben henüz evli değildim, neredeyse on sene oldu. Mehmet Şevket Eygi Bey evimize iftara geldiğinde anneme dönüp “Kadınlar sözüm meclisten dışarı, evde kitap istemez. Sizi tebrik ederim. Gözlerinizden görüyorum, anlıyorum ki; büyük bir zevkle bunlara sahip çıkıyorsunuz, temizliğini yapıyorsunuz sizi tebrik ederim.“ demişti.

Evlerde kitap olması lazım, evlerde levhaların, tabloların; bizim medeniyetimizi, kültürümüzü gösteren detayların olması lazım. Mutlaka olması lazım ki çocuklarımız sadece yılda iki dönem son hafta dersler bitip sınavlar da tamamlandıktan sonra ‘Ee boş vaktimiz var. Ne yapıyoruz? Gidelim bir saat Dolmabahçe Sarayı’nı gezelim, ardından da Boğaz’da bir köftecide yemek yiyelim” mülahazaları ile bizim bu kültürü ileriye intikal ettirmemiz, öğretmemiz, benimsetmemiz, sevdirmemiz mümkün değildir.

Bunun için ne yapmak yazım gelir?

Bunun için dokunmak lazım. Mesela bir örnek daha vereyim: Çok bayılmamakla birlikte eşim hayret eder. Bebeğimiz iki yaşında buradan istediği kitabı alır. Açar, cildini kırar, sayfalarını buruşturur, üstüne oturur, gıkımı çıkarmam. “Benim toz almama müsaade etmediğin şeyleri nasıl parçalatıyorsun” dediğinde; ona “Oğlum böyle tanıyacak” diyorum. Böyle öğrenecek. Yırtarak, dokunarak elleyerek, koklayarak, resimleri tanıyarak, kim olduklarını öğrenerek… Dolayısıyla başka yolu yok diye düşünüyorum.

DOKUNARAK, SEVEREK YAPARSAK HER İŞ KENDİ YOLUNDA GÜZEL OLACAKTIR

Hem mezar taşlarımız, hem kitaplarımız, hem hat sanatı, mesela halı sanatı; halı kültürü kalktı evlerden. Bizim evimizde de yok. Benim severek aldığım, babamın, dedemin aldığı halılar annemin evinde. Annemin evi bu yüzden mescit gibi. Yer olmadığından hepsini serdik. Ama eşim katiyen istemiyor. O güzel bir kültürdür, büyük bir kültürdür ve bütçeniz ne olursa olsun naçizane düşüncem, kat’iyen makine halısı olmaması lazım. Konu konuyu açıyor başka şeyler de aklıma geliyor ama özünde şunu söylemek lazım: Dokunarak, görerek, tanıyarak, severek yaparsak bu iş kendi yolunda güzel bir şekilde gidecektir.

İlginiz ve misafirperverliğiniz için teşekkür ediyorum Burak Bey.

Ben de teşekkür ediyorum İbrahim Ethem Bey. Sağ olunuz...



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
Tarihe bakış..
Sedat KILIÇ
Güzel mülakat için teşekkürü borç bilirim. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Sayın Çetintaş bey e de vermiş olduğu nadir bilgilerden dolayı minnettarız. Ufkumuza merhem oldu...
16/10/2017, 13:45
Karacaahmet tarihi mezar sayısı
Efe
Malesef bugün binlere düşmüş olan tarihi eser niteliğindeki şahidelerin gerçek sayısının milyonlara ulaştığını ise 19. yüzyılda Osmanlı başkentini ziyaret eden Batılı seyyahların hatıratlarından okumaktayız. 1836 yılında Istanbul anılarını aktaran Alman mareşal Moltke ile onunla aynı tarihlerde (1840) şehri ziyaret eden Danimarkalı yazar Andersen'in kullandıkları ortak ifade: ''Bu kabristan öyle büyükmüş ki, buğday ekilse bütün şehri doyururmuş, mezar taşlarıyla surlar yeniden inşa edilirmiş''.
11/10/2017, 19:45
Karacaahmet Deryası ve Mimar Sinan
Efe
Rahmetli Süheyl Ünver Hoca'nın Karacaahmet mezarlığı üzerine bir çok çalışması vardır, hatta Karacaahmet'in Osmanlı başkentine ''şehir nekropolü'' olarak tahsis edilirken, sahipsiz ve eski mezarlardan toplanan kemiklerin muhafazası amacıyla Mimar Sinan'a mezarlığın muhtelif bölgelerinde 3 adet kemik mahzeni inşa ettirildiğini öğrenmekteyiz, ancak bugün bu mahzenlerin yeri belli değildir, Süheyl Hoca bunlardan birisinin girişinin Miskinler Tekkesi yakınlarında olduğunu aktarmıştır.
11/10/2017, 19:30