Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


09:35, 19 Kasım 2017 Pazar
17:28, 21 Eylül 2016 Çarşamba

  • Paylaş
Mandela ile omuz omuza bir Müslüman: İbrahim Resul
Mandela ile omuz omuza bir Müslüman: İbrahim Resul

Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ilk Müslüman Büyükelçisi İbrahim Resul ile bir dönem Apartheid rejimine karşı beraber direndiği efsanevi lider Nelson Mandela hakkında dönemin yaşanan gerçeklerine dair yapılan görüşmede, Afrika'daki direnişin detayları ortaya çıktı

Deniz Baran / Dünya Bülteni

İbrahim Resul, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bir önceki ve ilk Müslüman ABD Büyükelçisi… Apartheid rejimin ağır baskısı altında, 1962 yılında dünyaya gelen ve daha gençlik yıllarında rejim karşıtı direniş saflarına katılan Resul, 1987’de hapishaneye düştüğünde direniş hareketinin efsanevi lideri Nelson Mandela ile tanıştıktan sonra mücadelesine ömür boyu sürmek üzere Mandela’nın yanında devam eder. Afrika Ulusal Kongresi’nin bir parçası olan Resul, Apartheid rejimin yıkılmasının ardından Mandela’nın yüksek kademede görev verdiği ilk Müslümanlar arasında yer alır. Irkçılığa karşı mücadelenin ön saflarında yer alarak ülkede azınlık bir grup olan Müslümanları, “tarihin doğru tarafında” temsil eden Resul, “Yeni Güney Afrika” siyasetinin önemli figürlerinden biri hâline gelip ABD Büyükelçisi olmadan evvel valilik, parlamenterlik, cumhurbaşkanı danışmanlığı gibi birçok önemli vazifede de bulunacaktır.

Güney Afrika tecrübesini hem bir siyahi hem de bir Müslüman direnişçi olarak yaşayan İbrahim Resul ile kendi tecrübelerinden bugünün meselelerine ışık tutmaya çalıştığımız bir sohbet gerçekleştirdim.

Sayın İbrahim Resul, etkileyici bir kişisel geçmişiniz var. Apartheid rejime karşı mücadele eden Müslüman isyancılardan biriydiniz. Bize bu mücadelenizi ve Nelson Mandela ile ilişkinizi anlatır mısınız?

Apartheid rejime karşı olan mücadele onlarca yıla sürmüş bir mücadeleydi. Nelson Mandela 27 yıl hapiste kaldı. Benim bu mücadeleye katkım ise sadece 1970’lerin sonunda başladı fakat şanslıydım ki Apartheid döneminin bitişinden önceki son oyuna katıldım. Ayrıca 1987 yılında da kendimi hapiste bulduğumda Nelson Mandela ile tanışabildiğim ve kendisi 2013’te vefat edinceye kadar onunla ilişki içerisinde kalabildiğim için de şanslıyım. Mandela benim hayatıma çok büyük bir etki yaptı. Ondan özgürlük, demokrasi ve insan hakları davasının beyazlara yönelik duyduğumuz öfkeden daha önemli olduğunu öğrendim. Ondan kendi içerisinde yaptığın savaşı kazanmanın düşmanına karşı savaşı kazanmanın ön koşulu olduğunu öğrendim. Ondan, disiplinsiz ve vizyonsuz bir eylemcinin veya bir grup öfkeli insanın beye karşı olduklarını bileceklerini fakat ne için mücadele ettiklerini bilemeyeceklerini öğrendim.

Bu, beni Apartheid rejime karşı mücadelede daha kararlı ve adanmış yapan ilhamdı. Bu beni, Güney Afrika’daki Müslüman topluluğunun tarihin doğru tarafında yer aldığından ve dinlerinin en yüce ideallerini sonuna kadar yaşadıklarından emin olma konusunda daha kararlı. Mandela, Apartheid rejimden demokrasiye doğru geçiş sürecinde Güney Afrika’daki inanç topluluklarının katılım sağlamalarına yardım etmem ve yeni güney Afrika’ya karakterini veren değerlere dair onları bilgilendirmem konusunda yüreklendirdi. Bu yüzden İslam ve inanç, “iyiye” giden yolda bir kuvvetti ve aynı zamanda İnsan Hakları Beyannamesi’nin, yeni anayasanın ve Güney Afrika toplumunun tümüne giden ayak izleriydi.

Mandela ve Güney Afrikalı Müslümanlar arasında ilişkiler nasıl gelişti? Güney Afrikalı Müslümanların direnişteki rolü, etkisi ve mirası nedir?

Nelson Mandela’Nın İslam’a saygısı büyüdü çünkü İslam’a saygı duymayı öğrendi. Hepimiz biliyoruz ki Mandela 27 yıl hapiste kaldı. Ancak çok azımız neredeyse 27 yıl boyunca hücresinde, onun yanında olan kişinin Ahmed Kathrada olduğunu biliyor. Birçok insan, Apartheid rejimin zindanlarında ölene kadar işkenceden geçirilen Steve Biko’yu biliyor ancak çok az kişi Abdullah Harun’u, aynı şekilde öldürülene kadar işkenceye maruz kalan Müslüman önderi biliyor. Adalet için mücadele eden Müslümanlara dair bunlar ve daha birçok örnek, Güney Afrikalılar’ın her daim İslam’ı ve Müslümanları adalet, iyilik, özgürlük ve insan hakları için bir kuvvet olarak görmesini sağladı.

Nelson Mandela, Robben Adası’nda hapisteyken bir Müslüman mahkûmun mezarını ziyaret edişine dair bir hikâye anlatırdı. O mahkûm neredeyse 300 yıl önce, Hollandalıların kolonyal faaliyetlerine karşı mücadele ederken hapsedilmiş Şeyh Madura’ydı. Mandela, adalet içim Müslümanların yaptığı kahramanlıkların kendi savaşından öncesinde var olduğunu fark etmişti. Nelson Mandela hapishaneden salıverildiğinde, adalet mücadelesine katkıda bulunmuş Müslümanlara bir saygı göstergesi olarak Cape Town’daki en eski camiyi ziyaret etmişti. 1994’te Güney Afrika’nın Cumhurbaşkanı olması resmiyete kavuştuğunda, Müslümanlar oldukça küçük bir azınlık olmalarına rağmen Müslüman topluluğunun liderinin de onun yanında durmasını ve Hristiyan, Yahudi ve Hindu topluluk liderlerinin arasında yer almasını sağladı.

Daha sonraları bir azınlık topluluktan gelen bir devler adamı olarak Güney Afrika Devletinin farklı kademelerinde yönetimde yer aldınız. Güney Afrikalı Müslümanlar, Apartheid rejim sonrasında hiç mi ayrımcılığa uğramadılar? Güney Afrika’da hiçbir eşit İslamofobi yok mudur? Ve siz bir Müslüman vali, büyükelçi olarak ülkenizde hiçbir zorlukla karşılaşmadınız mı?

Mandela, Cumhurbaşkanı iken yeni Güney Afrika Hükümeti’nin kabinesinde ilk Adalet Bakanlığı, Su İşleri Bakanlığı, Dış İşleri Bakanlığı ve Anayasayı Geliştirme Bakanlığı gibi önemli pozisyonlara birkaç Müslüman’ı atadığında birçok kişiyi şaşırtmıştı. Bu durum, Apartheid dönemine göre büyük bir değişimdi. Apartheid rejiminde bu din tanınmıyordu ve Müslümanlar ayrımcılığa uğruyordu. Özgür Güney Afrika’nın yeni anayasası ve İnsan Hakları Beyannamesi; Müslümanlar da dahil tüm insanlar için eşitlik ve onuru ayrıca tüm dinlere eşit yaklaşımı temin ediyordu. Özgürlüğün kazanılmasından sonra İslamofobi’nin görünür olduğu tek dönem, bazı Müslümanlar’ın aşırıcı olup insanları öldürmek ve turistik tesisleri bombalamak amaçlı kampanyalar yapmasıyla ortaya çıktı. Bunlar, Güney Afrika’daki Müslümanların yüz yüze kaldığı en büyük zorluklardı fakat Müslüman din adamları ve diğer liderlerin önderliğinde aşırıcılığa karşı yürütülen mücadele aynı zamanda Müslümanlarca yürütülen bir mücadeledir.

Sizin Güney Afrika tecrübenizi göz önünde bulundurursak, İslamofobik argümanlara ve Müslüman azınlıkların nihayetinde diğer toplumların barışçıl bir parçası olamayacağı söylemine yaklaşımınız nedir?

İslamofobi bugün dünya çapında yükseliyor. Bunun çoğu da Avrupa ve Amerika’daki sağ kanat partilerin yükselttiği bağnazlıkla ilişkili. Orta Doğu’dan gelen mülteci sayısının artmasıyla da Batı’da ayrımcı üslupta bir göç tartışması ortaya çıktı ve bazı politikacılar, Müslümanların onların ülkelerine girişlerini yasaklamaktan bahsediyor. Pek tabii böle bir önyargı ve ayrımcılığa karşı durulmalı. Fakat Müslümanlar, sadece bu sağcı bağnazları tek şeytan görmek suretiyle problemlerini fazlasıyla dışarıya mâl etmemeli. Müslümanlar mülteciler Avrupa’ya Müslüman alemindeki iki problemden ötürü geliyorlar: Birincisi, Müslüman ülkelerde var olan diktatörlükler huzursuzluk ve isyan için gerekli koşulları yaratıyor. İkincisi ise bu koşullar, İslam adına aşırılıklar gösteren kuvvetlerin yükselişine zemin hazırlıyor. Bu yüzden İslamofobi’nin bu dünyadaki bir şeytan olduğunu anlarken yanıtımızın bir kısmı da bizim adımıza yapılan kafa kesme, intihar bombacılığı ve diğer zulümlerden doğan Müslüman korkusunu yok etmek olmalı. Bir yandan Batı da aşırıcıların, bizleri temsile haiz olmadığını ve diktatörlerce beslenen ve her daim onların müttefiki olagelmiş bir azınlık grup olduğunu anlamalı. Orta Doğu’daki çoğunluklar yahut Batı’daki azınlıklar fark etmeksizin Müslümanların ezici çoğunluğu, normal standartlarda yaşayan, barışçıl insanlar. Batı toplumlarında ve ekonomilerinde hayati rollere oynuyorlar.

Ya diktatörlerden ya da aşırıcılardan kaçıyorlar ve Batı’ya böyle bir şiddeti taşıma konusuna çok çok azının ilgisi var. Böyleyken Batı’nın yanıtı da ölçülü olarak kalmalı ve kendi vatandaşlarını suçlama gibi bir probleme yol açmamalı.

Ancak apaçık ki Müslümanlara karşı ayrımcılık ve baskı son derece yaygın bir şekilde mevcut. Mandela’nın direniş metotlarını ve sizin bu direnişte bir Müslüman olarak yer almanız tecrübesini göz önüne alırsak, zor durumdaki Müslümanlara bugün ne çeşit bir direniş uygulaması önerirsiniz?

Alternatif bir direniş hareketi oluşturmak için ne yapılmalı ve Batılılarca “İslami aşırıcılar” diye adlandırılan hareketlerin yerine nasıl bir dava tahkim edilmeli?

Orta Doğu’daki Müslümanların çoğu diktatörlük ve baskı koşulları altında yaşıyorlar. Filistin’deki gibi işgallerden, Suriye’deki iç savaşa ve Irak’taki gibi istikrarsızlıklara kadar birçok haklı sitemleri var. Mısır gibi Arap Baharı sonrası darbe tecrübesi yaşayan ve politik fikirlerin dışavurumunun ve siyasi aktivitelerin tamamen sona erdirildiği örnekler de var. Müslümanların yapması gerekenin özgürlük, demokrasi, insan hakları ve onuru, hukukun üstünlüğü mücadelesine devam etmek olduğuna dair bir şüphe yok. Asıl soru bu değerler için nasıl mücadele edeceklerine dair. Filistin’deki silahlı direnişin onlarca yıl sürmesi, Suriye’deki iç savaşın yıllarca sürmesi ve diğer örnekler gösterdi ki Müslüman ülkelerdeki diktatörler ve işgalciler politik olarak batmış olsa dahi herkesi takip eden bir devlet oluşturmaya, baskıcı bir düzene, güçlü askeri makinelere büyük yatırımlar yapmış durumdalar. Şiddet yanlısı silahlı bir direniş, Müslümanlar için en akıllıca strateji olmayabilir.

Gerilla ordusu formasyonuna rağmen Güney Afrika direnişinin çoğu Gandici bir pasif direnişten Mandelacı bir şiddetsiz direnişe uzanan yelpazededir. Bunların hepsi ahlaki üstünlüğü kazanmayı ve fikirler için mücadele etmeyi baz alıyordu. Ahlakla, vizyonla ve etkisiz bir mücadeleyi ortaya koyan fikirleri dışarıda bırakarak sürdürülen bir direniş… Bir organizasyon olmadan verilen mücadele ancak ayaktakımının mücadelesidir. Ahlak, vizyon, fikirler ve sosyal organizasyon yokluğunda aşırıcılığın içine düşmek çok kolay olacaktır, Müslüman aleminin çoğunda bugün şahit olduğumuz gibi…

Bir konuşmanızda Müslümanların IŞİD konusunda bir sorumluluğa sahip olduğundna bahsediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz?

Ben Müslümanlar IŞİD konusunda sorumluluk almalı dediğimde, onların İslami bir kimlik taşıdığını reddetmeliyiz anlamında dedim. Onların Kur’an’ı ve Peygamber’in Sünnetini kullanışına itiraz etmeliyiz. Onlardan sembollerimizi ve dilimizi geri almalıyız. Onların İslami meşruiyetini reddetmeliyiz. Gençlerimizin dinimiz hakkında dinamik fikirlere sahip olmasını ve aşırıcılık tarafından aldatılmamasını sağlamalıyız. Aşırıcılara karşı kazanım sadece askeri araçlarla sağlanamaz. Fikirler için, teolojimiz için, aşırıcılığa yol açan sosyal sebepler için savaşmalıyız ve ancak öyle asketi kuvvet onlardan toprakları almayı başarabilecektir.

Görebildiğimiz kadarıyla hâlihazırda “aşırıcı” diye adlandırılan silahlı örgütler Afrika’da tutunacak zemin bulabiliyor. Neden bu gruplar? Bu gruplar gerçekten öne çıkıyor mu yoksa bu sadece yaratılan bir imaj mı?

Aşırıcılık, devletin başarısız olduğu her yerde gelişiyor, kaosun ve istikrarsızlığın olduğu her alana giriyor. Bunu Somali’de ve Libya’da görebiliriz. Bunu Kuzey Nijerya’da gördük. Çıkarmamız gereken ders şu ki, rejim değişikliği için acele ederken veya hava bombardımanı yapılırken, siyasi kaos yaratmamak adına, öncelik hiçbir zaman önemli kurumları hedef almak olmamalı. Yoksa aşırıcılık ile baş başa kalırız. Ayrıca Mısır’da olanlardan öğrenmeliyiz ki bir ülke özgürlük ve demokrasi duvarını aştığında fakat bunu kusurlu bir şekilde yaptığında, bazı kusurları tolere etmek zorunda olabiliriz; böylece uzun vadede bir aşırıcılık olasılığına yol açmayız.

İyi yolda olduğunu düşündüğünüz bir Afrika devleti gösterebilir misiniz?

Afrika’da bugün iyi bir örnek oturtmak için mücadele veren bir Müslüman ülke olarak Tunus gösterilebilir. Yakınlarda kendilerini siyasal İslamcı yerine Müslüman demokratlar olarak etiketlendirdiler. Saygıyla karşılanan seçimlerin sonuçlarını ve topluma dayanan bir anayasal süreci gördük. Hâlâ aşırıcılığın zorluklarıyla yüz yüze geliyorlar fakat panikleyip hukukun üstünlüğünü bir kenara bırakmayı reddettiler çünkü biliyorlar ki demokrasiyi askıya alırlarsa aşırıcılar galip gelir.

Kişisel olarak şu an nelerle meşgulsünüz?

Beni işim Güney Afrika örneğini, Nelson Mandela örneğini almak ve Müslüman aleminin bundan dersler çıkarıp çıkaramayacağını görmek. Bu yüzden Müslüman hareketlere ve organizasyonlara geçiş süreçlerini yönetme, direniş ile barışçıl iletişim kurma yolları bulma, politik katılıma hazırlanma ve Müslüman ve gayrımüslim bağlamında çatışmaları çözüp barışçıl bir çaba ortaya koymaya yardımcı olmaya çalışıyorum.

 

 



İlgili Konular İbrahim Resul Mandela
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş



Haberler