Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


21:32, 30 Mart 2017 Perşembe
17:35, 06 Ekim 2016 Perşembe

  • Paylaş
Alev Erkilet ile Seyyid Kutub, düşünceleri ve etkileri üzerine
Alev Erkilet ile Seyyid Kutub, düşünceleri ve etkileri üzerine

Alev Erkilet’le Seyyid Kutub’un düşünceleri, İslâmcılığa yaptığı katkıları ve aldığı eleştirileri üzerine konuştuk

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Seyyid Kutub, 20. yüzyılın İslâmcı düşünürleri arasında, bugün dünyada en çok tanınan, fikirleri ve yöntemi en çok tartışılandır. Cahiliye, cihat, Rabbani yöntem,  sosyal adalet gibi anahtar kavramlara dayanan, yeni bir toplumsal kuramın kurucusu olan  Kutub’un  amacı,  İslâmî olanın ne olduğunu hareket noktasında ortaya çıkararak, buradan hareketle mevcut  sorunları  daha etkili biçimde eleştirmektir. Bazı araştırmacılar,  farklı alanlarda eser vermiş  Kutub’un çalışmalarını üç bölümde ele alıyorlar. Bazıları ise onun radikalizmini sorguluyorlar.

Alev Erkilet’le Kutub’un düşüncelerini merkeze alan bir söyleşi yaptık. Onun İslâmcılığa yaptığı katkıların ve aldığı eleştirilerin, geçişkenliklerin derli toplu sunulduğu, Kutub düşüncesine “giriş” niteliğindeki söyleşi, aynı zamanda farklı zaviyelerden  Kutub’un İslâmcı düşünce dünyası üzerindeki dikkat çekici etkisini değerlendirme imkânı veriyor.

Asım Öz: Vefatından elli yıl sonra bakıldığında Seyyid Kutub nasıl ele alınabilir?  Bir ütopyacı mı, felsefeci mi, sosyolog mu, doktrin sahibi bir ideolog mu? Yoksa bunlar onu düşünmeye çalışanların gerçeğe temas etmeyen tanımlamaları mı?

Alev Erkilet: Tanımlama, düşünsel faaliyetin kaçınılmaz bir boyutudur. Bu tanımlamalardan bazıları gerçeğe yakın, bazıları uzaktır, bazıları isabetli, bazıları isabetsizdir; ama anlamak, beslenmek, eleştirmek ve kendimize bir istikamet çizebilmek için her halükarda tanımlamalara ihtiyacımız var. Seyyid Kutub’u anlamak isteyenler de onun farklı yönlerini farklı kavramlarla ele almışlardır. Bana kalırsa, Seyyid Kutub sözünü ettiğiniz özelliklerin hepsinin özgün bir bileşimidir. Ütopyacı bir düşünür, sosyal bilimci, âlim, söz, yazı ve eylem adamıdır. Ekol oluşturmuş önemli bir külliyatın sahibidir. İslâm dünyasının temel sorunlarını tespit etmiş; bu tespitlerden hareketle Kur’an ve Sünnet temelinde tanımlanmış ideal İslâm toplumuna doğru nasıl ilerlenebileceğinin yol haritasını ortaya koymuştur. İlyas ba-Yunus’a göre, İslâm sosyolojisinin temel özelliklerinden biri de, mevcut durumdan ideale hangi yolu izleyerek gitmek gerektiğinin ortaya konulmasıdır. Velhasıl, Kutub sadece bir ideolog ya da ütopyacı olarak tanımlanamaz zira onun tasavvurları toplumsal gerçekliğin sosyal bilimsel bir analizine dayanmaktadır.   

Düşüncesinin Bütünlüğü

Çağdaş İslâmî siyasî düşüncenin yeniden kavramsallaştırılmasında Seyyid Kutub’un katkıları nelerdir?

Seyyid Kutub’un katkıları çağdaş İslâmî siyasi düşüncenin yeniden kavramsallaştırılmasıyla sınırlanamaz. Bu onu oryantalist bakış açısının bize dayattığı “kültürel İslâm-siyasal İslâm” ayrımı çerçevesinde ele almak ve eksiltmek olur. Yirminci yüzyıl İslâmcı düşünürlerinin çoğu gibi Kutub da, oryantalistlerin iddia ettiğinin aksine, siyasi düşünceyi diğer toplumsal alanlardan yalıtarak ele almaz. Dinin toplumsal hayattan uzaklaştırılmasının yarattığı meşruiyet krizine cevap olarak toplumun bir bütün olarak İslâmîleşmesi gerektiğini ileri sürer. Siyasi olanın ekonomik, kültürel, eğitimsel, sanatsal, ailevi ya da hukuksal olandan ayrıştırılamayacağını altını çize çize vurgular. Ona göre, toplumsal hayatta kendine yer bulamayan, gözden düşürülmeye çalışılan İslâmî değerler, aziz ve uygulanabilirdir. İslâmcılığın gündelik çıkarlar doğrultusunda çeşitli tavizlerle ayakta tutulmaya çalışılması peygamberin örnekliğine uymaz; Kur’an açısından bakıldığında da sonuca götürmeyecek bir tutumdur. Kutub, bu görüşlerini kendi hayatında da uygulamaya çalışmış ve tam da bu tavizsiz tutumu nedeniyle idam edilmiştir. O, düşüncenin pratikten bağımsız olarak bir anlam ifade etmediğinin kanıtı olan özverisi ve oldukça ince işlenmiş bir İslâm toplumu tasavvuru ortaya koymuş olması nedeniyle önemseniyor. Burada Kutub düşüncesini mutlaklaştırma yönünde bir tutumdan söz etmiyorum. Düşüncesinin içeriği sonuna kadar sorgulamaya açıktır; önemi, fikirlerinin nihai doğruluğundan değil Müslüman zihinler için ulaşılması gereken bir hedef koymuş olmasından gelir. Örneğin onun kadın konusundaki fikirlerine katılmayabilirim ama bu onun İslâmî kaygılara sahip aile fertlerinin birbirlerine saygı ve sevgi beslediği huzur dolu bir Müslüman ailenin nasıl olması gerektiğine dair fikri çabasını değersiz kılmaz. Kutub bir model çizmiştir, biz de onun fikirleriyle hesaplaşarak ilerleriz.

DÜŞÜNSEL KRONOLOJİYE GÖRE OKUMAK

Buna karşın Kutub’un fikrî ve siyasî güzergâhını liberal dönem, genel İslâmî dönem ve bizatihi İslâmcı dönem olmak üzere üçlü bir tasnife tabi tutan araştırmacılar var.  Kutub’un bu şekilde dönemselleştirilmesi sizce doğru bir yaklaşım mıdır?

Mesela Muhammed Tevfik Berekat’ın böyle bir dönemselleştirmesi var. Said Nursi için de eski Said - yeni Said ayrımı yapıldığını biliyoruz. Düşünürlerin fikri macerasının seyrini kavrayabilmek bakımından bu tür çabaları anlamlı buluyorum. Bence dönemselleştirmede amaç incelediğimiz kişinin kendisini inşa sürecini, onun toplumsal koşullarla etkileşim içinde nasıl evrilip, dönüştüğünü kavramak olmalı.  Dönemlerden birini diğerlerini mahkûm etmek amacıyla kullanmaya dönüşen dönemselleştirmelere sıcak bakmıyorum. Niyet önemli gibi geliyor bana. “Liberal” denilen dönemi Kutub’un geçmişinde İslâmî olmayan unsurlar aramanın ve bunları ona karşı kullanmanın aracı olarak kavramsallaştırıyorsak, bu pek de iyi niyetli bir yaklaşım sayılmaz.   

Söz gelimi Raşid Gannuşi, Kutub’un eserlerinin geriye doğru okunmasının daha yararlı olacağını ileri sürüyor bir yazısında. Katılır mısınız?

Gannuşi’nin bu önerisi, tersinden, onun kişisel serüveninin göstergesi olarak da okunabilir. Gannuşi’nin yaklaşımlarında Nahda’nın kuruluşundan bugüne meydana gelen değişimler, Kutub’un idamından geriye doğru izlenebilecek değişim ve dönüşümlerle ilişkilendirilebilir. Daha önce de altını çizmeye çalıştığım gibi, bir düşünüre her yaklaşım son tahlilde özneldir ve her okuma okuyanın konumu, ihtiyaçları ve serüveniyle de bağlantılıdır. Ancak ben yine de Kutub’u kendi seçimlerine sadık kalarak, kendi düşünsel kronolojisine göre okumayı tercih ederim.

Seyyid Kutub’un seçimleri arasında en önemlilerinden birisi Müslüman Kardeşlere katılması. Keza Kutub,  genelde Müslüman Kardeşler bağlamında ele alınır. Buna karşın Müslüman Kardeşler’in 1960’ların ortalarından itibaren Kutub’a mesafeli olduğu da biliniyor. Söz konusu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu mesafede Mısır’ın o günkü siyasal koşulları kadar Benna ve Kutub arasındaki görüş farklılıklarının da etkisi olduğu söylenebilir. Yoldaki İşaretler’in 1965’te yayınlanmasından sonra Kutub başarısız bir darbe girişimiyle ilişkilendirilerek bir kez daha tutuklanmıştı. İhvan aleyhine bir cadı avı başlatılmış, mensupları cezaevlerine atılıp ağır işkencelerden geçirilmişti. Bu, İhvan’ın 1948 ve 54’te uğradıklarına benzer ağır bir tasfiyeydi. Kutub’un idamından sonra, darbe suçlamasının etkilerinden mümkün olduğunca arınmak ve bu ağır şartlar altında cemaatin bütünlüğünü muhafaza etmek merkezi bir problem haline gelmiştir. Ancak daha öncesinde de Benna’nın oluşturduğu İhvan geleneği ile Kutub’un görüşleri arasında önemli farklılıklar vardı. İhvan Müslüman topluma ve onun Müslüman yöneticilerine nasihati ve ıslahı ön plana alırken; Kutub en baştan başlamak ve cahili bir toplumda Rabbani Yöntem adını verdiği bir yöntemle İslâm’ı halkın kalbine yerleştirmek gerektiğini savunuyordu. Bu temel görüş ayrılığı sebebiyle arada bir mesafenin olması da anlaşılabilir bir şeydir.

KUTUB’UN CAHİLİYE GÖRÜŞÜ

Bu noktada Hasan el-Hudaybi’nin kaleme aldığı Davetçiyiz, Yargılayıcı Değil adlı eserin Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabının reddiyesi olarak okunması mümkün müdür?

Bu ve benzeri sorulara cevap verilebilmesi için, Kutub’un cahiliye teorisinin doğru anlaşılması ve tekfirci yaklaşımlarla onun ince analizleri arasındaki farkın ortaya konulması gerekir. Bana kalırsa, Kutub’un cahiliye teorisini geliştirmekteki amacı, insanları yargılamak ya da bugün anlaşıldığı manada tekfir etmek değildir. Buradaki yanlış anlama cahiliye teorisinin salt fıkhi düzeyde algılanmasından kaynaklanmaktadır. Kutub’un cahiliye görüşü ise sosyolojik bir temele dayanır, karşılığı cezalandırma olan bir tekfir kuramı değildir. Kutub, toplumsal hayatta var olan dini algı ve pratikleri sorgulamış ve önce bunların yerli yerine oturtulması gerektiğini vurgulamıştır. Bunun için tebliğ yapmak gerekir. Tebliğ, İslâmî hükümlere zorla değil istekle uyulmasını sağlayacak şekilde kalplerin kazanılmasını hedeflemelidir. Kutub, geleneksel manada Müslüman olan, İslâm’ı bir atalar dini olarak algılayan ve yaşayan ve giderek Batılılaşmakta olan toplumların Şeriatı yaşama konusunda zorlanmasının doğru olmadığını, acil meselenin hadlerin uygulanması değil İslâm’ın gerçekten anlaşılması ve ona tam bir teslimiyetle bağlanılması olduğunu vurgulamıştır. Son Sözler: Beni Niçin İdam Ettiler? başlığıyla yayınlanan kitapta Kutub’un idamından önce verdiği ifadeler yer almaktadır. Kutub ifadesinde şu görüşlere yer vermiştir: “İslâmî hareketler Mısır’da hükümetten İslâm nizamını, İslâm Şeriatını uygulamasını istemekle kendini oyalamıştı… İslâm nizamını tatbike koymak ve Allah’ın emirleriyle hükmetmek acil olan ilk hedef değildir. Zira toplumun tamamını ya da amme hayatında ağırlık sahibi sağlam bir kısmını önce İslâm akidesini sonra da İslâm nizamını doğru anlayabilecek seviyeye getirmeden bunun gerçekleştirilmesi mümkün değildir”. Bu cümle Kutub açısından meselenin bir yargılama ya da tekfir meselesi olmadığını çok net bir biçimde göstermektedir.  Bu kabulden hareket edecek olursak, sorunuzun cevabı hayırdır. Çünkü Kutub’un amacı da yargılamak değil davet etmek, tebliğ yapmak ve Peygamberinki gibi aşamalı bir yöntem izlemektir.  

MESELENİN ÖZÜ VE GEÇİŞKENLİKLER

Başka bir zaviyeden Hasan el- Benna ile Seyyid Kutub’u karşılaştırdığımızda nasıl bir manzara ile karşılaşırız?

Benna ile Kutub’u tam da önceki sorunuz bağlamında karşılaştırmak çok anlamlı olabilir. Benna’nın gerçek İslâm anlayışı Kutub’unkinden çok daha geniş kapsamlıdır. Geleneksel İslâmî anlayışların pek çoğu ile uyuşur. O, herkesçe bilindiğini, kabul ve iman edildiğini düşündüğü İslâmî hükümlerin uygulanmasının siyaseten önünün açılmasını İslâmlaşma açısından yeterli görmektedir. Hazırladığı Islahat planında, kahvehanelerin kapatılması, tiyatro oyunlarının, filmlerin ve şarkıların sansürlenmesi, plajların düzenlenmesi, açıklık ve çıplaklığın önlenmesi, karma eğitimden vazgeçilmesi gibi konularda, yöneticilerden halkın hayatına doğrudan müdahale etmelerini beklemekte, onlara bu yönde tavsiyelerde bulunmaktadır. Oysa Kutub tam da sosyolojik bir derin sezgiyle sorunun bu kadar basit olmadığını görmüştür. Sorun, İslâm’ın kalplerde tam olarak yerleşmemesinden kaynaklanmaktadır; bu başarılıncaya kadar iktidarın ele geçirilmesinin ya da İslâmî hükümlerin zorla uygulamaya konulmasının herhangi bir faydası olmayacaktır. Cihat da bir fikrin insanlara zorla kabul ettirilmesi demek değildir. Bu nedenle, bugün Kutub’un düşüncelerinin şiddet yanlısı IŞİD gibi hareketlerle örtüştürülmeye çalışılmasının çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Kutub’un cahiliye anlayışı özgür iradeyi merkeze alır. Yoldaki İşaretler’de, cahili ya da gerici düzenlerin, insanları, müdahale edip değiştiremeyecekleri özelliklerine göre sınıflayan ve birbirinden ayrıştıran düzenler olduğunu belirtmekte;  en medeni düzen olarak tanımladığı İslâm’ı özgür seçimle nitelemektedir. İslâm, ırk, cinsiyet, etnik köken, içine doğulan aile gibi özelliklere dayalı ötekileştirmelere karşı çıkar. İnsanları zorlayarak ıslah etmekten çok, ideal bir düzen tasvir etmek yoluyla kalpleri ısındırmaktan yana tavır koyar. Kutub’a göre İslâm toplumu talimatla ya da ceza ile ayakta durmaz. 

Sizin de bahsettiğiniz üzere Kutub’un cihat anlayışı üzerinde olumlu olumsuz yorumlar yapılıyor. Hilafet sonrası şartlarda cihat konusundaki ilk kitaplardan birini Mevdudi kaleme almıştı. Peki Mevdudi’nin Kutub üzerinde belirleyici bir etkisinin olduğunu düşünüyor musunuz? Niçin?

Bu sorunun cevabı evet ya da hayır şeklinde verilmeli mi bilmiyorum. Çünkü öncelikle böyle doğrudan bir etki saptamış değilim. Lakin yirminci yüzyıl İslâmcılarının pek çoğunun, birbirlerinin düşüncelerinden haberdar olduğunu, bunları önemsediklerini ve bunlar üzerine tefekkür ettiklerini biliyoruz. Bu nedenle de, aralarında düşünce geçişkenlikleri olmuştur demek daha isabetli olur kanaatindeyim.

Bu yılın tartışmalı konuları arasında “Müslüman demokrasi” de yer alıyor. İslâmcılık zaviyesinden bakıldığında Cemalettin Afgani’den bu yana, İslâm âleminin birliği için bir tür şura biçimi olan demokrasinin bir çıkış yolu olabileceğini şeklinde bir kanaat baskın. Sonraki yıllarda Hasan el-Benna demokratik yönetime mesafeli durmuş, ancak parlamenter sisteme sıcak bakmıştır. Mevdudi ise teo-demokrasiyi savunarak demokrasinin İslâm ülkelerinde denenebileceğinin altını çizmişti. Buna mukabil Seyyid Kutub, İslâm ile demokrasinin beraber zikredilmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Hatta bazı yorumcular Nurettin Topçu’nun  “otoriteli devlet”  yaklaşımını çağrıştırırcasına Kutub’un, siyasi özgürlükleri teminat altına alan adil bir diktatörlüğü savunduğunu iddia etmektedirler. Bu çerçevede Kutub’un siyasal teorisi hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

“Otoriteli devlet” türü daha önce başkaları tarafından ve başkaları için yapılmış değerlendirmeleri Kutub’a uygulamaya çalışmak yerine, Kutub’un derdini anlamaya çalışmak daha doğru olur. Bu açıdan bakıldığında, ben, Kutub’un devlet ya da otoriteyi siyasal katılımın sınırlandırılmasından ziyade ekonomik düzenle ve bu düzende adaletin sağlanmasıyla ilişkilendirdiğini düşünüyorum. En önemli katkılarından birini yaptığı İslâm’da Sosyal Adalet kitabında Kutub İslâm ekonomisini ele almaktadır. Ona göre İslâm ekonomisinin en önemli ilkesi yaşamanın tek yolunun çalışmak olduğudur. Çalışmaya ve emeğe yapılan bu vurgu, bana İslâm ve kapitalizm arasındaki farkların ortaya konulması açısından çok ama çok önemli geliyor. Çalışma saatlerinin sınırlanması, işçi sağlığının korunması, sömürünün ve servetin belirli ellerde toplanmasının önüne geçilmesi, Kutub tarafından İslâmî ekonominin ve çalışma hayatının diğer ilkeleri olarak öne çıkarılıyor. Kutub, suların ve madenlerin millileştirilmesinden, yoksulun zenginler üzerinde hakları bulunduğundan ve gerekirse bu haklar için savaşabileceğinden bahsediyor. Devletin yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için zenginlerden para alabileceğini, bununla ilgili vergiler koyabileceğini belirtiyor. Çünkü ona göre servet dağılımındaki adaletsizlik kötülüklerin kaynağıdır ve mutlaka ortadan kaldırılması gerekir. Kutub bu meseleleri sadece İslâm’da Sosyal Adalet kitabında değil, İslâm-Kapitalizm Çatışması, Dünya Barışı ve İslâm, İslâm’ın Dünya Görüşü gibi kitaplarında da ele almıştır. Bu da bize gösteriyor ki, Kutub’a göre İslâm devletinin otoritesini siyasal katılımın ya da siyasi ve bireysel özgürlüklerin sınırlanması bağlamında ele almak doğru olmayabilir. Belki İslâm toplumunda devletin daha belirleyici olması gereken alan, kararlara katılımını güvence altına aldığı halkın yoksulluğuyla mücadele, kapitalizmle mücadele, ulusal ve uluslararası sömürü düzenleriyle mücadele ve iş hayatının düzenlenmesi noktasıdır. Meseleye bir de bu açıdan bakılmasını öneriyorum.

İSLÂMÎ DİRİLİŞ HAREKETİNİN ANA HATLARI

Bahsettiğiniz eserleri pek çok dile tercüme edilen Seyyid Kutub’un birkaç kitabının Farsça’ya da tercüme edildiğini biliyoruz.  Dünyadaki İslâmî hareketlere yaptığı etki açısından Kutub’u Ali Şeriati ile kıyaslamak mümkün müdür?  Benzerlikler, farklılıklar bağlamında neler söylenebilir? 

Farklı mezhep dünyaları içine doğup büyümüş olsalar da, Kutub ile Şeriati’nin yaklaşımlarında temel bir ortaklık mevcuttur. Ortadoğu’da Modernleşme ve İslâmî Hareketler kitabında bu konuya değinmiştim, hala da bu ortaklığı çok önemsiyorum. Kutub, Benna ekolünün daha vaazcı ve yasakçı diyebileceğimiz bakış açısından farklı olarak ideal bir İslâm toplumu ütopyası oluşturmuş, bu topluma ulaşmak için neleri yasaklamamız gerektiğiyle ilgilenmemiş, Şeriati’nin de sert şekilde eleştirdiği “hayır’ı evet’inden fazla olan” geleneksel din anlayışı yerine bilgi ve seçim temeline dayalı özgürlükçü bir din anlayışı ortaya koymuştur. Bu bakımdan Şeriati ile yoldaş ve ortak dert sahibidir. Her ikisi de Müslüman toplumların eskiye dönmesine özlem duyan muhafazakâr yaklaşımlarla aralarına ciddi bir mesafe koymuş ve bugünün Müslümanlarının ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir İslâmî Rönesans’ın ya da İslâmî Diriliş Hareketinin ana hatlarını ortaya koymaya çalışmışlardır.

Seyyid Kutub’un Türkiye İslâmcılığına etkileri ne düzeyde olmuştur?

Kutub’un etkileri sadece Mısır ya da Türkiye İslâmcılığı ile sınırlı değil, öncelikle bunun altını çizmek isterim. Dökmeciyan Arap Dünyasında Köktencilik (Devrimci İslâm) adlı kitabında diyor ki, Kutub bir kuramcı olarak İslâmcı ideolojinin yeniden doğuşu ve yönlenişinde, İhvan ile onun inatçı kolları arasındaki bağıntının kurulmasında önemli roller oynamış ve taklit edilebilecek bir şehadet örneği ortaya koymuştur. Bu bakımdan da dünya Müslümanları açısından çok önemli bir yeri vardır. Türkiye de bu değerlendirmenin dışında kalmaz. Geleneksel İslâmî anlayışlarla arasına mesafe koymaya çalışan hemen tüm İslâmî girişim ve hareketler Kutub’u okumuş, anlamaya çalışmış ve onunla hesaplaşmışlardır. Ama bu etkilenmenin sadece uygulamaya has bir etkilenme olarak anlaşılmaması gerekir. Ne yapmalı? sorusuna verilen cevapların madde madde alınıp, benimsenip, uygulanmasından öte bir etkilenmedir bu. Özellikle Yoldaki İşaretler ister Müslüman doğmuş olsun isterse olmasın muhatabına, İslâm’ı tercih etmenin ve ona adanmanın gerekliliğini ve “bir eline güneşi bir eline de ayı verseler” yine de bu davadan vazgeçilemeyeceğini öyle saf, derin ve doğrudan bir şekilde anlatır ki, yazılmasının üzerinden isterse bir asır geçsin bence etkisi azalmayacaktır. Diğer etkiler, bakan gözün farklılığına, analiz kapasitesine, konjonktüre ve benzeri nedenlere bağlı olarak çeşitlenmiştir, doğal olan da budur.

Metinlerinizden birinde İhvan içerisinde Kutupçuluğun gelişmesinden söz ediyorsunuz. Bu manada Türkiye’de bir Kutupçuluktan bahsedilebilir mi?

Kutupçuluk ifadesini bu bağlamda kullanmak çok doğru olur mu bilemiyorum. Çünkü önceki sorunuza verdiğim cevaplarda da altını çizmeye çalıştığım gibi, Kutub’un etkisi ifadesi, onu madde madde uygulanması gereken bir programın sahibi gibi göstermektedir. Buna katılmıyorum. İhvan’ın Sünni dünya açısından 1928 sonrası İslâmcılığının en önemli odaklarından biri olduğu; Kutub’un da bu hareketin ve İslâmcılığın yirminci yüzyılda yetişmiş önemli kuramcılarından biri olduğu hesaba katılırsa, onun mirası ile şu ya da bu biçimde hesaplaşmayan bir İslâmcılıktan söz edemeyiz. Türkiye’de de durum bu olmuştur.

ESERLERİN OLUŞTURDUĞU SİNERJİ

Doktora tezinizden hareketle oluşturduğunuz Orta Doğu’da Modernleşme ve İslâmî Hareketler kitabınızın bazı bölümlerinde Seyyid Kutub’la Ercümend Özkan’ın müşterek noktalarından söz ediyorsunuz. Ercümend Özkan, Kutub’un fikri bazda tek özgün kitabının Yoldaki İşaretler olduğunu söyler. Fi Zılal’i hissi bir eser olarak görür. Fakat daha evvel kaleme aldığı eserlere temas etmez.  Başka bir açıdan da Kutub’un Hizbu’t Tahrir’den etkilediğini ileri sürer. Özkan’ın kanaatleri çerçevesinde Kutub’un etkisi ve özgünlüğü konusunda ne söylersiniz?

Yirminci yüzyıl Ortadoğu İslâmî hareketleri arasında ciddi geçişkenlikler bulunduğunu daha önce de vurgulamaya çalıştım. İhvan, Benna henüz hayata iken Ortadoğu’ya, Avrupa’ya hatta ABD’ye kadar yayılmıştı. Bu yayılmanın bir anlamı olması gerekir. Müslümanların ortak sorunlarına, ortak arayışlarına verilen bu karşılık, bu cevap, bir yankı bulmuştur. Yayılma, etkileşim ve geçişkenlikler, İhvan’la sonrasındaki çeşitli İslâmî hareketler arasında da söz konusudur. Her hareket bu fikirleri kendi özgün koşulları çerçevesinde yorumlamış ve açımlamış olsa da, aralarında düşünsel bir etkileşim vardır. Örneğin Hizbu’t Tahrir de İhvan’dan etkilenmiştir, Abdullah Azzam üzerinden Kafkasya İslâmî hareketleri de Kutub’dan etkilenmişlerdir vb. Bu hareketler birbirleriyle ilişkilidirler ama özdeş değildirler. Örneğin Azzam’ın Tevbe Suresinin Gölgesinde metni, Kutub’un Kuran’ın Gölgesinde adlı tefsirine gönderme yapar. Bu açıdan ciddi ve önemli bir etkileşim söz konusudur. Kaldı ki Kutub’un tefsirini önemli kılan, akademik manada ne derece özgün olduğundan ziyade, aklı duygularla ve amellerle harmanlamasında ve devrimci bir enerji aşılamasında yatmaktadır. Kur’an’ın Gölgesinde, Kur’an’ı anlamaktan, onunla amel etmeye geçişte önemli köşe taşlarından biri olmuştur.  Ben şahsen Ercümend Özkan’ın temel eseri olan İnanmak ve Yaşamak kitabının da Kutub’dan önemli izler taşıdığını düşünüyorum. Bu onun değerini azaltmıyor, tam tersine İslâmcı düşünürler arasındaki geçişkenliklere işaret ediyor. Burada salt akademik metinlerden ya da akademik esinlenmelerden söz etmiyoruz; kimin kimden etkilendiğinden ziyade önemli olan bu metinlerin bir arada yarattığı devrimci enerjidir.

Doksanların sonuna doğru İslâmcıların tekrar, Kutub’un vurgulamaya çalıştığı Kur’an nesli vurgusunu öne çıkarmalarını eleştirdiniz.  Bugün de aynı kanaatte misiniz?

Eleştirim, İslâmî hareketlerle ilgili ideallerin geleceğe dönük hedefler olarak vurgulanmayıp, toplumsal gerçeklikte var olan İslâmî nitelikli toplumsal hareketlerin hemen tamamını yok saymaya vardırılmasına yönelikti. İslâmcılığın gerçek hayatta gerçekleştirilemeyecek kadar uzak bir ufka ötelenmesine yönelikti. Bugün de aynı şekilde düşünüyorum. Mevcut durumun sosyolojik bir analizinden hareketle nasıl bir yol haritası çizilmesi gerektiğini düşünmek bana daha yapıcı geliyor.

Şiddetsiz Radikalizmin Manası

Kutub’a dair son yıllarda akademik ve entelektüel sol çevrelerde radikalleşme ve şiddet süreçleri ekseninde bir okumanın öne çıktığı görülüyor. Slovaj Zizek, Kutub’un radikalliğini ve Amerikan hayat tarzını eleştirisini sahte bulur mesela.  Kutub, yeterince köktenci değil mi?

Bu tür yaklaşımları sadece solda ya da batılı entelektüellerde görmüyoruz.  Bizim coğrafyada da Benna ve Kutub’u IŞİD’in yaslandığı düşünsel arka plan bağlamında değerlendiren akademik yaklaşımlar var. Bu bence üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Çünkü bu tür yaklaşımların, Müslüman dünyayı ve gençleri iki aşırı uçtan birine sürükleyeceği kanaatindeyim; İslâm adına üretilen her siyasi ya da ekonomik fikirden soğuma ya da radikalizmi şiddet zannederek IŞİD gibi hareketlerin ağına düşme. Kutub’un doğru anlaşılması bu bakımdan çok önemli. Asıl yapılması gereken, bugünkü hareketlerin Benna-Kutub çizgisinden hangi noktada ve nasıl koptuklarının araştırılmasıdır. Modern Türkiye’de İslâmî Düşünce derlemesinin İslâmcılık cildine Ercümend Özkan ile ilgili bir yazı yazmıştım. Yazının başlığı “Takiyyesiz Siyaset, Şiddetsiz Radikalizm, Kitlesiz Cesaret” idi. Bu, benim Kutub’u tanımlamak için de rahatlıkla kullanabileceğim türden bir başlıktır. Burada İslâmî radikalizmi Allah’tan başkasına ve Allah’ın vazettiği dinden başkasına teslim olmama anlamında kullanıyorum. Bu açıdan Kutub gelmiş geçmiş en radikal kişilerden biridir ve / ama bunu avcı değil kurban olmaktaki ısrarı ile ortaya koymuştur.

Kutub, Yoldaki İşaretler’de pek temas etmez ama özellikle İslâm’da Sosyal Adalet kitabında karşımıza çıkan kadınlar konusundaki yaklaşımında Amerikan muhafazakârlığından izler taşıdığını ifade eden araştırmacılar var.  Bu konuda sizin kanaatiniz nedir?

Kadın konusundaki muhafazakârlık sadece Kutub’a has bir özellik değil maalesef. Bu konuda Şeriati’nin müstesna bir yere konulması gerektiğini düşünenlerdenim. Kadın konusunda daha özgürlükçü yaklaşımlara ve özgün fikir üretimine ihtiyaç var. 

Bir başka isim Susan Buck Moors, gerek Küresel Karşı Kültür’de gerekse Mart 2009’da Londra’da, Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü tarafından düzenlenen Bir İdea Olarak Komünizm, adlı konferansa sunduğu tebliğde Seyyid Kutub’un iktidarlarda endişe yaratan tedirgin ediciliğinden bahsederek onu 1960’ların iklimi içerisinden anlamlandırmanın zaruri olduğunun altını çiziyor. Seyyid Kutub’un dinin devrimci özünü kurtarmak için ortaya koyduğu çabayı da önemli buluyor.  Kutub’un dinin radikal özünü bağlamında ifade ettikleri gelecek açısından nasıl yorumlanabilir?

Kutub’un daha önce de değindiğim “şiddetsiz radikalizmi” iktidarlarda gerçekten ciddi bir endişe uyandırmıştır ve uyandırmakta da haklıdır. Çünkü bu radikalizm şiddetten uzak kalmasıyla güçlenir. Halkın can, mal ve namus hassasiyetlerini zedelemez, bu nedenle de iktidarlar tarafından kolayca halkın gözünden düşürülemez. Tam da bu nedenle Kutub’un idamı, onun kırılgan bedenini idam sehpasına sürükleyenleri tüm meşruiyetlerinden soymuştur. Bu tutumun gelecek açısından çok fazla vaadi olduğunu düşünüyorum. Çünkü Batı bugün İslâm’ı Ortadoğu’nun kanlı örgütleriyle özdeşleştirip onun vaatlerini boğmaya, kapitalist dünya sistemi tahkim etmeye çalışıyor. Bu çabaya karşı gerekli düşünsel cevaplar üretilemez ise, 1928’den bu yana harcanan emekler, uğranılan kayıplar, elde edilen kazanımlar heba olabilir.  Böyle bir lüksümüz olduğunu zannetmiyorum.  

Son olarak Seyyid Kutup, günümüz İslâmcılığına ne söyler? Yoksa Kutub 60’larda mı kaldı?

Kutub eğer eleştirel ve salim kafayla yeniden okunursa, değerlendirilirse ve onunla yaratıcı bir şekilde hesaplaşılırsa bugüne çok şey söyler. İslâmcı düşünce tarihinin temel taşlarından biridir. Bugün Batılı düşünürler Marks’ı okumayı bırakıyor mu, onun 19. yüzyılda kaldığını söylüyor mu? Hayır söylemiyor. Aksine, onu bugünün koşulları çerçevesinde anlamlandırmaya ve yeniden yorumlamaya çalışıyorlar. Benzeri bir durum İslâmcı düşünürler için de söz konusu olmalıdır. Bizim sorunumuz insanları ya putlaştırıp kutsuyor ya da tüketip değersizleştiriyor oluşumuz. Olması gereken tekrar tekrar okumaktır, İslâm düşüncesinin yeniden üretimi için ne gibi katkılarda bulunulabileceğine bakmaktır. Ve Kutub bu bağlamda okunması gereken yegâne kişi de değildir kuşkusuz. İslâm düşüncesinin bir süreklilik içinde ele alınması lazım. 



İlgili Konular Seyyid Kutub
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş