Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


00:07, 23 Mayıs 2018 Çarşamba
Güncelleme: 09:52, 23 Ağustos 2010 Pazartesi

  • Paylaş
Geçmişimizle yüzleşmek-I
Geçmişimizle yüzleşmek-I

Bilim tarihçisi İhsan Fazlıoğlu, İslam dünyasında gelişen ilim geleneğini anlattı.

Aynur Erdoğan-Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Bu haftaki röportaj konuğumuz, Doç. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Bir süredir misafir öğretim üyesi olarak bulunduğu Kanada McGill Üniversitesinde yürüttüğü proje hakkında yönelttiğimiz soruları cevaplayan Fazlıoğlu, İslam eserleri için bir 'database' olabilecek projenin İslam bilim tarihi araştırmacılarının işini kolaylaştıracağını söyledi. Ayrıca İslam dünyasında bilgi paradigması üzerine açıklamalarda bulunurken geleceğe dair bir projemizin olabilmesi için geçmişimizle yüzleşmemizin ve üzerinde yürüdüğümüz bir moral sistemimizin olması gerektiğini vurguladı.

İki bölüm halinde yayınlanacak söyleşinin birinci bölümünde Doç. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun içinde yer aldığı proje hakkında yaptığı değerlendirmeleri ve Batının Doğu bilimine bakış açısı hakkında söylediklerini, ikinci bölümde ise İslam-Osmanlı bilim tarihine ilişkin yaptığı açıklamaları okuyabilirsiniz.

İsterseniz söyleşimize, McGill Üniversitesi’ndeki çalışmalarınızdan bahsederek başlayalım...

Bir süre önce McGill Üniversitesi, İslam Araştırmaları Enstitüsü ve Almanya-Berlin’deki Max Planck Bilim Tarihi Enstitüsü başta olmak üzere diğer bazı kuruluşlar ortak bir proje ürettiler. Bu projenin adı: “İslamda aklî ilimler.” Proje üç bölümden oluşuyor; birincisi, ‘İslam bilim yazmaları girişimi’ adını taşır. Bu projenin amacı, dünya kütüphanelerinde bulunan yaklaşık elli bine yakın, felsefe, mantık, kelam, irfan ile matematik bilimleri yani aritmetik geometri, trigonometri, mekanik, optik, astronomi sahalarındaki yazma eserlerin incelenerek, ayrıntılı bir database’nin, yani internet ortamında ayrıntılı bir kataloğun hazırlanması.

Eserlerin adlarını ve yazarlarını içerecek bir katalog mu?

Sadece eserlerin adları ve yazarları değil, eserde bulunan diğer tüm kayıt türleri de yer alacak. Diyelim ki mülkiyet kaydı, şira’ kaydı (satış bilgisi), hangi şehirlerde bu yazmalar bulunmuş, nerelerde istinsah edilmiş; bir tür yazma nüshanın tarihî seyri... Bu proje bittiği zaman, bir araştırmacı, diyelim ki Konya şehrinin İslam medeniyeti’ndeki entelektüel yerini tespit etmek istiyorsa, ‘Konya’ yazıp bir tarama yapması yetecek; böylece yazmalarda geçen tüm ‘Konya’ kelimesi ortaya çıkacak ve hangi eserlerin Konya’da yazıldığı, hangi eserlerin kopya edildiği, hangi eserlerin okunduğu, hangi alimlerin bu eserleri nerelerden Konya’ya getirdiği gibi çok ayrıntılı bir döküm çıkarabilecek.

Türkiye haricinde el yazmaları hangi ülkelerde yoğunlaşıyor?

Dünyanın hemen hemen her yerinde yazma eserler var. Türkiye ve İran, iki büyük merkez, bunun yanında Avrupa’da; İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Avusturya gibi ülkelerde de önemli koleksiyonlara ev sahipliği yapan yazma kütüphaneleri var. Princeton, Harvard başta olmak üzere Amerika’da da pek çok koleksiyon mevcut. Orta Asya’da; Hindistan, özellikle Rusya-St. Petersburg’da, Afrika’da ve Yemen’de. Çok değişik coğrafyalara yayılmış ve dağılmış vaziyette; tabii bütün bu yazma eserleri tek tek incelemek mümkün değil. Bizim yoğunlaştığımız, biraz önce de söylediğim gibi, felsefî ilimler, kelam, irfan ile matematik bilimler. Yoksa dinî ilimler, edebiyat, tarih gibi ilimleri ya da tıp gibi ilimleri şu anda kapsamıyor bu proje.

Bu çerçevede tespit ettiğiniz kitaplar mı 50 bin tane?


Tabii bu 50 bin kitap, nüshaları dikkate alınarak tahmin edilen bir rakam. Yani tek tek 50 bin başlık değil. Mesela diyelim ki, Birunî’nin ya da Kadızade’nin bir kitabının 5-10 nüshası, bazı eserlerin ise 100 nüshası var. Bütün nüshaları dikkate alarak böyle bir çalışma yapıyoruz; çünkü o dönemde her nüsha ayrı bir eser gibidir. Onun seyahati, hangi şehirlere uğradığı, kimler tarafından okunduğu, üzerine ne tür notlar düşüldüğü gibi... Bütün bunlar o dönemin entellektüel faaliyeti hakkında bilgi verir.

Her nüshada eser gelişmiş oluyor yani.

Gelişmemiş olsa da kültür tarihinin farklı bir boyutuna işaret eder. Şehir, okuyan kişi, üzerine alınan notlar değişiktir. Dolayısıyla her yazma eser ayrı bir varlıktır, bağımsız bir kişiliktir. Matbaa’da üretilmiş ‘fabrikasyon’ bir metin değildir kısaca...

Projenin diğer ayağı nedir?


İkinci ayağı, İbn Sina sonrası İslam medeniyeti’nde felsefe, mantık, kelam ve irfan. Bunun amacı ise, İbn Sina’dan sonra İslam medeniyeti’nde, XXI. yüzyıla kadar yazılmış 500-600 önemli eserin ayrıntılı bir konu indeksinin hazırlanması. Önce tabii bunların tespit edilmesi, daha sonra bu önemli eserlerin cd vb. yollarla kopyalarının toplanması gerekiyor. Sonra bu eserler incelenerek konu indeksi hazırlanacak. Bu basit değil, ayrıntılı bir konu indeksi. Bunun için de özel bir bilgisayar programı hazırlanıyor. Böyle bir program hazırlamak çok zordur. Çünkü yazma eserlerde yazılar, karakterler daima değişik olduğu için, ortak harf karakterlerini tespit etmek, ona göre de tarama yapmak çok zordur; ama bunun için Mcgill Üniversitesi’nde yaklaşık yedi kişilik bir ekip özel bir program yazıyor. Şu anda %70-80 verim gösteren bir program ve geliştiriliyor.
Bu proje bittiği zaman ne olacak?

İleride bir araştırmacı İslam felsefesi’nde, İslam kelamı’nda İslam mantığı’nda ya da İslam irfanı’nda herhangi bir konuyu araştırmak istediği zaman, o eserlere ilişkin konu indeksleri de bilgisayar ortamında olacağı için, diyelim ki zaman, mekan, madde, cisim veya matematik nesneler gibi kelimelerle tarama yapabilecek. Ya da mantığı dikkate alırsak tanım teorisi, burhan gibi kavramları tarayarak, bu 500-600 temel eserlerin hangi yaprak aralıklarında bu konuların incelendiğini tespit edecek. Böylece araştırmalarında muazzam bir kolaylık, altyapı sağlayacak.

Projenin üçüncü ayağında ne var?

İbn Heysem’den sonra İslam medeniyeti’nde bilim ve teknoloji nasıl gelişmiş bunu inceleyecek. Özellikle, belirli somut bir vaka belirledik: ‘Gezegenler teorisi’. Yani İslam medeniyeti’nde İbn Heysem’den sonra gezegenler teorisi nasıl gelişti, nereye evrildi, ne tür metematiksel teknikler ve modeller gelişti; bunlar günlük hayata nasıl yansıdı? Diyelim ki namaz vakitlerinin tayinine vb. şeylere nasıl yansıdı? Bu sorular incelenecek; dolayısıyla konu teorik-teknik; yani astronomi ve matematiğin birleştiği bir araştırma alanı olacak. Bunun için de yine İslam medeniyeti’nde gezegenler teorisine ilişkin ya da eski tabirle ‘ilmi heyet’ dediğimiz astronomiye ilişkin, çok önemli eserlerin tespiti ve toplanması gerekiyor ki, bunların büyük bir kısmını tespit ettik ve toplamaya başladık. Bu üç temel sacayağı üzerine çalışmamız yükseliyor.

Bu arada yayın yapılacak mı?

Projenin yan ürünleri bağlamında olacak. Proje araştırmaları esnasında tespit ettiğimiz bazı önemli eserlerin tıpkı basımlarının yapılması, bazı eserlerin edisyon kritiklerinin hazırlanması, bazı eserlerinse sırf tanıtılması ve araştırmacıların dikkatinin çekilmesi şeklinde özetlenebilir. Örnek olarak, Ali Kuşçu’nun tüm eserlerini ve Taşköprülüzade’nin tüm felsefî çalışmalarını neşretmeyi düşünüyoruz. Felsefede, mesela, İbn Sina’nın önemli eserlerinden birisi olan el-İşarât ve el- tenbihât adlı eserine daha sonra yazılmış tüm şerh ve hâşiyeler üzerine, konunun uluslararası uzmanlarını dahil edeceğimiz bir edisyon çalışma düşünüyoruz. Dolayısıyla proje yan ürünler de vermiş olacak...

Bu projenin en önemli kazancı ne olacak?

Kanaatimce önümüzdeki 100-200-300 yıl içinde Dünya’da, İslam medeniyeti’ndeki felsefe, kelam, mantık, irfan ve matematik bilimlerle ilgili yapılacak araştırmaların ufkunu ve yönünü tayin edecek. Ve özellikle, “Gazali’den sonra İslam medeniyeti’nde felsefe ve ilim bitti” tezini empirik delillere dayalı olarak çürütecek, yanlışlayacak ve araştırmacılara yeni ufuklar açacak.

Proje olduğuna göre süreli bir çalışma, ne zamana yetiştirilecek?

Bu projenin zihnî hazırlık dönemi epey bir zaman aldı; iki yıl önce de bilfiil hayata geçirildi. Felsefe bölümünü yürüten Robert Wisnowsky, Harvard’da, İslam Felsefesi hocasıydı; matematik bilimler kısmını yürüten Jamel Ragep ise Amerika’da Oklahoma Üniversitesi bilim tarihi bölümündeydi. Şimdi her ikisi de McGill Üniversitesi, İslam Araştırma Enstitüsü’deler. Bana da proje başlamadan bir yıl öncesinde teklifte bulundular. O zamanlar projenin süresi, dört yıl olarak belirlenmişti. Bunun iki yılı tamamlandı; üçüncü yılına da başlamış durumdayız. Ama tabii her projede olduğu gibi süreç içerisinde, yol üzerindeyken, daha önce hesaplanmayan yeni durumlar ortaya çıktığından, proje dört yılda tamamlanamayabilir. Ancak, en azından, dört yıl içerisinde iskelet, ana şablon büyük oranda ortaya çıkmış olacak.

Devasa bir çalışma için aslında kısa bir süreymiş gibi geliyor insanın kulağına.

Evet doğru. Ama yaklaşık on kişi sürekli; diğerleri ise part-time olmak üzere yirmiye yakın kişi bu proje için çalışıyor.

Peki, Kanada’daki bu ufuk genişlemesini, bu ileri görüşlülüğü neye bağlıyorsunuz, böyle bir çalışmaya niye girmiş olabilirler?

Bu Kanada’nın ufkuyla değil, akademik çalışma yapan insanların ufkuyla alakalı. İslam ve Batı dünyasında soğuk savaş döneminde, İslam medeniyetine ilişkin çalışmalar daha çok, politik ve ekonomik yapılar üzerine odaklanmıştı. Ancak soğuk savaş bittikten sonra yoğun bir şekilde bu çalışmalar entelektüel tarihe dönüşmeye başladı; ama burada tabii sadece devletlerin ya da üniversitelerin siyasetinden çok, bu sahalarda araştırma yapan insanların merakını da dikkate almak lazım. Batı üniversitelerinde klasik felsefe çalışmaları belli bir noktaya ulaştı; elbette her şey bitti her şey çalışıldı, çözüldü demiyorum ama, artık insanlar şu soruyu sormaya başladılar: İslam medeniyeti’nde fikirler nasıl gelişti? Çünkü şimdiye değin, Batı dünyasında ve bundan etkilenen İslam ülkelerinde, İslam medeniyeti kendi zatı bakımından değil, Batı’ya etkisi oranında dikkate alınan bir medeniyetti. Batı’ya yapılan tercümelerle, Batı’daki matematik, felsefe, astronomideki gelişmelere olan etkiler esas alınıyordu. Kısaca, İslam medeniyeti, Batı Avrupa’da gelişen entelektüel faaliyetlerin bir parçası olarak ele alınıyordu. Artık yavaş yavaş ilim adamları, İslam medeniyeti’ni kendi bağımsızlığı içerisinde ele almaya başladılar.

Artık Batıda etkisi olmayan eserler de mi dikkate alınıyor?

Batı medeniyeti’ne Batı Avrupa’ya, Latince’ye tercüme edilmeyen ama kendine ait bir gelişim çizgisi olan, İslam medeniyeti’nin diğer safhaları da dikkate alınmaya başlandı. Bu tür projelerin ortaya çıkmasının nedeni biraz da bu. Yani tarih, ve medeniyet perspektifindeki değişiklik ile bunun doğurduğu merak, İslam medeniyeti’nin daha sonraki gelişimini de dikkate almayı doğurdu. Dolayısıyla bu sahalarda çalışan bilim adamları da bu tür projeleri üstlenecek tekliflerde bulundular. Bir de tabii, bu tür projelerin Batı üniveristeleri içerisindeki mekanizmalardan kaynaklanan pratik gerekçeleri var; bu da erbabının bildiği bir husustur.

Tarih perspektifindeki bu değişimin bir sonucu olarak toplumsal tarih araştırmaları öne çıktı.

Evet.

Özellikle Fransa’da Annales okulunun açtığı perspektifle tarih çalışmaları sadece ülkelerin siyasi tarihi olmaktan çıkıyor. O halde Osmanlı bilimi çalışmalarını hangi kategoride ele almalı? Öncelikle Osmanlı bilimi ne kadar toplumsaldı ve bu çalışmaları toplumsal tarih çalışmaları içerisinde mi değerlendiririz?

Öncelikle şuradan başlamak lazım, ‘bilim tarihi’ disiplin olarak ne anlam ifade eder? Bilim tarihi disiplin olarak Avrupa’da bir tartışmayı, çatışmayı çözmek için üretildi. O da özellikle aydınlanma devrinden itibaren Batı Avrupa’da ortaya çıkan yeni bilme faaliyetinin yarattığı gerginlikle alakalı; yani bir tarafta bilim var, bir tarafta ise tarih var. Bir tarafta insanın maneviyatına dayanan sosyal ve beşerî bilimler, diğer tarafta da fen bilimler; bu iki alanda, birbiriyle çatışan iki farklı kültür ortaya çıktı. ‘Bilim tarihi’ aslında büyük oranda bunu çözmek için üretildi. Yani bir bilim var ama bu bilimin de bir tarihi geçmişi var; dolayısıyla o da insan geistının bir üretimi. Öte yandan bilim tarihinin ikinci işlevi ise, özellikle, önce Avrupa’da, sonra da Avrupa dışındaki ülkelerde ulus devlet yaratma süreci içerisinde millî kimliği inşa edici işlevidir.

Ne demek bu?

Her ulus, sözüm ona, insanlığın ortak üretimi olan bilime katkısı oranında önemsendi ve dikkate alındı. Dolayısıyla bilim tarihi, bir tür ulusların modern dünyadaki yerini almasını meşrulaştırıcı bir katalizör görevi gördü. Her ulus, her kültür kendi tarihinde bilim kahramanları üretmeye başladı. İşte İngilizlerin Newton’u varsa, Almanların Kant’ı var, Hegel’i var; bizim Fahreddin Razi’miz var, İbn Sina’mız var gibi. Dikkat edersek İslam coğrafyasında da her ulus, İslam medeniyetinin ortak üretimi olan isimleri sahiplenmeye başladı: Falanca Araptır, filanca Türktür, falanca Farstır gibi. Bu yaklaşımla ilgili çatışmalar yaşandı; hala da yaşanıyor. Dolayısıyla bilim tarihinin ortaya çıkışı ve fonksiyonunu dikkate aldığımız zaman, amacının entelektüel araştırmanın yanında, son derece sosyal ve politik içerikli olduğunu da söyleyebiliriz.

BİLİM TARİHİ BATI MERKEZLİ YAZILDI

Bunun yanında, Batı’daki bilim tarihi, elbette Batı’da ortaya çıktığı şekliyle bilimin geçmişini önemsedi. Yoksa bütün dünyada ulusların, kültürlerin ürettiği yapıları, kendi başlarına, kendilerine ait özellikleri dikkate alarak incelemedi. Sorulan sorular: 1) Bu kültürlerin Batı bilimine etkisi neydi; 2) Üretikleri, Batı bilimine ne kadar benziyordu? Diyelim ki Çin’deki bilimi incelerken, Çin biliminin kendi doğasını, Çin’in Tanrı’yı, Evren’i, İnsan’ı idrakini kendi başına incelemekten çok, Batı’ya etkili olan ya da Batı’daki bilme tarzına benzer taraflarını öne çıkartarak incelemeye çalıştılar. O açıdan, özellikle bu süreçte İslam medeniyeti’nde de: 1) Batı’ya etkisi olan taraflar ile 2) Batı’da üretilen, özellikle Newton’dan sonra ortaya çıkan bilme tarzına benzer bilme tarzları öne çıkartıldı.

Bu bakış açısıyla Batıya etkisi açısından bizim tarihimizden neler öne çıktı?

Örnek olarak, meşşaî, işrakî ya da kelamî fizik ihmal edilerek, matematiksel fiziğe yakın yapılar öne çıkartıldı. Mesela, diyelim ki, İbn Sinacı ‘fizik’ bugün ‘bilim’ olarak değil, doğa felsefesi olarak okutuluyor. Ama kadim dönemde bilimdi. Öte yandan astronomi kadim dönemde de, farklı nedenlerle, matematikseldi; dolayısıyla bugün de, mevcut bilimsel anlayışa benzediği için, bilim olarak okutuluyor. O kadar ki, bugün kadim kültüre ilişkin İngilizce yapılan yayınlara baktığınız zaman, ‘felsefe’ dendiğinde ‘matematiksel olmayan’, ‘bilim’ dendiğinde ise ‘matematiksel olan’ anlaşılır. Ama, bilindiği üzere, klasik gelenekte böyle bir ayrım yapmak oldukça zor. Dolayısıyla, bugün kullandığımız kavramların ortaya çıkışı ve bunların işlevleri nelerdir, bunları dikkate almadan bu tür kavramlar üzerine konuşmamız mümkün değil.

İslam tarihine Batı merkezli bakış, neye mal oldu?

Eğer siz İslam medeniyeti’ndeki entellektüel faaliyetleri Batı’ya etkisi oranında ya da Batı’ya benzer unsurları dikkate alarak incelerseniz, holistik/bütüncül entelektüel bir perspektifiniz olmaz. Parçalayıcı ve başkasına göre ayarlanmış bir bakış açısına sahip olursunuz. Ancak 1957’den sonra, özellikle Batı’daki bazı araştırmacılar nezdinde bu bakış açısı değişmeye başladığı için -çünkü hem oryantalizmin doğasında bazı değişiklikler ortaya çıktı hem de tesadüfle tespit edilen yeni mazlemeler zihniyette değişiklikleri tetikledi- buna bağlı olarak, İslam medeniyeti’ne ilişkin entelektüel faaliyetlerin tarihi de, biraz önce bahsettiğiniz tarih ve medeniyet perspektifindeki değişikliklere paralel olarak, değişti. Artık biz, Batı’ya etkimiz oranında ya da Batı’ya benzediğimiz kadarıyla değil; bizatihi İslam medeniyeti’nde Tanrı’ya, Evren’e ve İnsan’a ilişkin sorular nelerdi, bu sorular nasıl kavramlara dönüştürüldü ve nasıl yanıtlandı, ne tür teorik lisanlar kullanıldı? biçimindeki kaygılarla hareket ediyoruz. Bu tavır da, en genel anlamıyla, bir tarafıyla felsefeye, bir tarafıyla irfana, bir tarafıyla kelama, bir tarafıyla da matematik bilimlerle ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla, yaklaşımımız daha bütüncül, daha o dönemin insanlarının dertlerine, sorularına saygı duyan bir yöne doğru evriliyor diye düşünüyorum.

Osmanlı biliminin toplumsallığı sorununa gelirsek…

Şimdi, Osmanlıyı tek başına ele almak ne kadar doğru, oradan başlayalım isterseniz. Her şeyden önce şunu söylemek lazım, ‘Osmanlı’ kelimesini kullandığınız zaman, hemen “Hangi Osmanlıyı kastediyorsunuz?” diye sorabilirim. Osmanlı 600 yıllık büyük bir zaman dilimini kuşatır. Dolayısıyla, diyelim ki İstanbul’dan önceki Osmanlı ile İstanbul’dan sonraki Osmanlı; XVI.yy.’daki Osmanlı ile XVIII. yy.’daki Osmanlı aynı değil. Hangi dönemden bahsediyoruz?

“Osmanlı”nın genel karakteristiğini yansıtan klasik dönemi ele alırsak?

Özellikle klasik dönemde Osmanlılar, Orta Asya-İran-Anadolu-Balkanlar ve Avrupa’da –ki Avrupa’yı da buna dahil etmek zorundayız- ortaya çıkan ortak bir kültür havzasını paylaştılar. Bu havzadaki sorunlar, araştırmalar, incelemeler, tartışmalar ve çözümler, büyük oranda ortaktır. O açıdan şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, özellikle medreselerden sonra ortaya çıkan ‘ortak dil’ ve ‘ortak akıl’ üzerinde inşa edilmiş entelektüel faaliyetler, XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, tarihte ilk defa entelektüeller ile okumuş insanlar arasındaki bilgi farkını giderdi ve bir ‘felsefe-bilim toplumu’ yarattı. Bu daha önce ne Yunan’da ne Mezopotamya’da ne de klasik İslam’da görülmemiş bir durumdur. Elbette her dönemde felsefeyle, bilimle, düşünceyle uğraşan gruplar vardı. Ama bunların toplumsallaşması güçlü bir eğitim sistemini gerektirir.

Nerden geliyor eğitim sistemlerinin gücü?

Güçlü bir eğitim sisteminde iki şey yaparsınız, 1) yatay olarak çağdaşlarınızla ortak bir faaliyet yürütürsünüz, ortak bir entelektüel dili ve ortak bir aklı paylaşırsınız; 2) Dikey olarak, nesiller arasında bu ortak akıl ve dil içerisinde üretilmiş bilgiyi aktarır; ‘okumuş’ kuşaklar yetiştirirsiniz. Medreseler, hem yatay olarak İslam coğrafyası’nda ortak bir dili ve ortak bir aklı yarattı hem de dikey olarak nesiller arasında bu bilgi birikimini, aktarımını mümkün kıldı. Dolayısıyla, özellikle XIII.yy.’dan sonra, İslam Dünyası’nda bilgiyle uğraşan pür entelektüellerle, eğitim görmüş tahsilli insanlar arasındaki bilgi farklılığını gidererek bir ‘bilgi toplumu’ yaratılmasını mümkün kıldı. Özellikle, Balkan-Anadolu-İran ve Türkistan yayında bu bilgi toplumunu görmemiz mümkündür. Bu öyle bir bilgi toplumu ki köylere kadar sirayet eder.

Kurumsal düzeyde mi?


Kurumsal düzeyde ve toplumsal düzeyde. İsterseniz bu durumu örneklendirelim. Ancak, öncelikle, yeri gelmişken şu noktanın altını çizmeme izin veriniz: Bu bilginin toplumlaşmasını sağlayan en önemli araçlardan biri de şerh, haşiye ve talik gibi metin yazım teknikleridir. Bu yazım teknikleriyle hem yeni bilgi ortaya konmuş hem de mevcut bilgi sürekli yeniden üretilerek zihinlere taşınmıştır. Denilebilir ki, bu yazım teknikleri, eski ve yeniyi, tartışmaya ve karşılaştırmaya dayalı bir zeminde bir arada tutarak, bilginin canlılığını koruyan, sürdüren ve yaygınlaştıran bir rol oynamıştır. Kurumsal düzeyde ise, mesela Anadolu, Balkanlar, İran, Türkistan’da hemen hemen her şehirde medreselerin kurulduğunu, inşa edildiğini görüyoruz. Şimdi bu duruma hayatî bir örnek verebiliriz: Medreselerde okutulan astronomi kitablarına bir bakalım... Sadece Osmanlı medreselerini değil, biraz önce vurguladığımız müşterek kültür havzasındaki ortak yapıyı kastediyorum.

Nasıl bir astronomi bu?


Tamamen o dönemdeki felsefe-bilim’in ürettiği ‘ilmî’ astronomi. Dolayısıyla, bu dönemde, ortalama tahsilli bir kişinin astronomi ya da Evren tasavvuru tamamen o dönemin felsefe-bilimi’nin ürettiği bir tasavvur. Mitolojik, dinî, mistik yapılarla karışık bir tasavvur, perspektif değil. Diyelim ki, medresede okutulan Çağminî’nin el-Mulahhas’ı, Kadızade’nin Şerh’i ve Bircendî’nin Hâşiye’sinin tüm nüshalarını topladığımızda, günümüzde bile, ikibine yakın nüshasının geldiğini görüyoruz. O kadar yaygın kullanılıyor ki, artık köylerdeki medreselerde bile okutulan astronomi bu. Dolayısıyla ortaya ne çıkmış oldu? Bu astronomiyi üreten bilginlerle, tahsilini alan insanların ortaklaşa paylaştığı, o dönemin paradigmasına uygun, ‘bilimsel’ bir astronomi perspektifi, tasavvuru meydana geldi. Artık insanlar da evren tasavvurlarını bu yapıya/yapılara göre inşa ettiler.

Bu tasavvurda dinin etkisi yok mu?

Din elbette var. Paradigma bir bütündür. Yalnızca astronomi, matematik değil, dönemin ekonomik, politik, dinî, teolojik, hatta kişilerin bireysel psikolojik yapılarını bir arada tutan bir yapıdan bahsediyoruz. Paradigma, çerçeve yani bütün beşerî unsurların bir arada düşünüldüğü bir yapı demektir. Zaten yüksek kültürler, dinî, siyasî, iktisadi, ictimaî ve dahi şahsî özellikleri tevhid edebilen kültülerdir; bu farklı unsurları kolaylıkla tefrik edemezsiniz. Bu duruma güzel bir örnek verebiliriz: Semerkand medresesi’nde Bursalı Musa Kadızade’nin öğrencilere okuttuğu, astronomi kitaplarından bir tanesi büyük bir müfessir olan, Nizameddin Nisaburî’nin Şerh el-tezkire fi ilm el-hey’e’sidir; Nasireddin Tusî’nin, aynı adlı meşhur eserine kalem alınmış bir şerh. Niçin diğer şerhler, hatta dönemin astronomi ilmi açısından daha teknik olanları dururken bu şerh okutulmuştur? Çünkü bu şerh, o dönemdeki, felsefe-bilime dayalı astronomi ile dinin temel aksiyomlarını bir ahenk, harmoni içerisinde sunabilmeyi başarıyor da ondan... Başka bir ifadeyle, astronomi biliminin teknik içeriğini, Cenab-ı Hakk’ın, Evren’i yönetmesi, idare etmesi için aracı olarak görebilmeyi başardığı için tercih edilen bir metin oluyor. Kısaca, elbette o dönemdeki dinî/kelamî ya da felsefî/teolojik ilkeler, o dönemin paradigması içerisinde, mevcut felsefe-bilim hayatına sirayet ediyor.

Devamı gelecek…

İhsan Fazlıoğlu kimdir?

1985'te Kadıköy İmam Hatip Lisesi'ni, 1989'da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Ürdün Üniversitesi'nde (Amman) ve Arap Bilim Tarihi Enstitüsü'nde (Halep), bilim ve matematik tarihi üzerine araştırmalar yaptı (1990-1992). Yüksek lisans çalışmasını İ.Ü. Bilim Tarihi Bölümü'nde tamamladı (1993); aynı bölümde bir süre araştırma görevliliğinde bulundu. IRCICA yazmalar bölümünde araştırmacı olarak çalıştı (1987-1990, 1992-1996). Kısa bir müddet Kahire'de yazmalar üzerinde çalışmalarda bulundu (1994). İ.Ü. Felsefe Bölümü'ne geçti (1996) ve aynı bölümde doktorasını tamamladı (1988). Oklahoma Üniversitesi'nde (ABD) sahasıyla ilgili araştırmalar yaptı (2001-2002). 2005 yılında üniversitelerarası Kurulu'ndan doçentlik unvanını aldı.

"Felsefe-Bilim" tarihi ile matematik tarihi ve felsefesi üzerine yoğunlaşan İhsan Fazlıoğlu, özellikle bu yapıların İslam ve Türk Medeniyet Tarihi içerisindeki gelişmelerini yazma kaynaklara dayanarak incelemekte ve yayınlar yapmaktadır. Fazlıoğlu halen İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü, Felsefe Tarihi Anabilimdalında öğretim üyesi ve McGill Üniversitesi misafir öğretim üyesidir.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
imla
esma k
\"ilmi heyet\" sanki bir kurul ismi gibi olmuş. \"ilm-i hey\'et\" imlası daha iyi olur.
23/08/2010, 21:21