Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


07:07, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Güncelleme: 09:39, 30 Ağustos 2010 Pazartesi

  • Paylaş
Geçmişimizle yüzleşmek-II
Geçmişimizle yüzleşmek-II

Bilim tarihçisi İhsan Fazlıoğlu, İslam dünyasında gelişen ilim geleneğini anlattı.

Aynur Erdoğan-Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Bu haftaki röportaj konuğumuz, Doç. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Bir süredir misafir öğretim üyesi olarak bulunduğu Kanada McGill Üniversitesinde yürüttüğü proje hakkında yönelttiğimiz soruları yanıtlayan Fazlıoğlu İslam eserleri için bir database olabilecek projenin İslam bilim tarihi araştırmacılarının işini kolaylaştıracağını söyledi. Ayrıca İslam dünyasında bilgi paradigması üzerine açıklamalarda bulunurken geleceğe dair bir projemizin olabilmesi için geçmişimizle yüzleşmemizin ve üzerinde yürüdüğümüz bir moral sistemimizin olması gerektiğini vurguladı.

İki bölüm halinde yayınladığımız söyleşinin birinci bölümünde İhsan Fazlıoğlu’nun içinde yer aldığı proje hakkında yaptığı değerlendirmeleri ve Batının Doğu bilimine bakış açısı hakkında söylediklerini yer aldı. İkinci bölümde ise İslam-Osmanlı bilim tarihine ilişkin yaptığı açıklamaları yer alıyor.

Bugünkü bilim anlayışımızda, bilim gündelik hayatımızı ne kadar kolaylaştırıyorsa ancak o kadar değerli. Eskiden bilim gündelik hayata nasıl yansıyordu, o günün insanının bilimden bu tür bir beklentisi var mıydı?

Bu önemli bir soru... Modern bilimin toplumsal hayatı dönüştürmeye başlama tarihi 1860’lara kadar gider. Ondan önce ‘bilim’, büyük oranda entelektüel bir faaliyettir. Tekhne yani zanaat, bizim Türkçede teknik, fen dediğimiz hadise, büyük oranda bilimden ve bilim adamlarının kontrolünden bağımsız olarak gelişmiş bir yapıdır. 1860’larda, özellikle mikrobun keşfiyle birlikte, bilimsel yapılar, fikirler, sosyal hayatı, insan hayatını belirlemeye başlarlar. Akabinde bilim ile tekniğin tam izdivacından ortaya çıkan teknoloji, Edison’la beraber kurumsal bir yapı kazanır. Öyle ki, artık Edison örneğinde gördüğümüz gibi, sırf teknik araçlar icad edebilmek, üretebilmek için ‘fabrika’ kuruluyor. Burada bilim adamları ile zanaatkarlar bir araya getirilip ortak icat yapmak için faaliyet gösteriyorlar. Bu tarihten itibaren artık bilim, insan hayatını yönlendiriyor ve insan yaşamını etkisi altına alıyor.

Bir de savaşların kattığı ivme düşünülünce…

I. ve II. Dünya Savaşlarındaki, bilimin ve teknolojinin silah üretimindeki gücü bilinen bir gerçek. Heidegger’in deyişiyle teknoloji artık bilimin ve felsefenin yerini alan, yeni bir düşünme biçimidir. Artık saf entelektüel bir eğilim olarak bilim nadir bulunan bir yönelimdir. Nitekim bugün high teknoloji ya da tekno-science tabirleri kullanılıyor daha çok... Çünkü scientia’dan gelen – ki ‘ilm’in tercümesidir- ‘bilgi’ anlamında, entelektüel bir faaliyet olarak bilim, tek başına, bugün, bazı özel disiplinlere hasredilmiş vaziyettedir. Özellikle Anglo-Amerikan zihniyetinin hakim olduğu alanlarda, bilim, -sadece fen bilimleri için değil, sosyal bilimler hatta felsefe için bile- sosyal karşılıkları olan unsurlar dikkate alınarak iş görür. Yani saf metafizik başta olmak üzere, ‘sosyal karşılığı’ bulunmayan felsefî alanlar bile pek dikkate alınmıyor. Bugün kıta Avrupa’sında da buna benzer bir dönüşümün yaşandığını görüyoruz. Mesela Almanya’da bile, artık, metafizik çalışmalar hemen hemen ortadan kalktı...

Peki, İslam tarihinde toplum ‘bilgi’yle nasıl bir ilişki kuruyor?


İslam dünyasında ‘bilgi’, zaten her zaman hayatın içinde olan bir şey. Pür zihnî, entelektüel ilmî faaliyetlerin yanında, ilmin aşağıya doğru giden unsurları da var. Diyelim ki tıp, astronomi, optik bunlardan bazılarıdır. Zaten İslam dünyasında bilimin ortaya çıkış şartlarına baktığımız zaman, bu şartlar sadece pür entelektüel meraktan kaynaklanan şartlar değil. Bunun yanında siyasî, iktisadî, sosyal ve dinî ihtiyaçlar da etkili.

Ne gibi?

Mesela namaz vakitlerini tayin edeceksiniz, kıblenin yönünü, Ramazan’ın başlangıcını belirleyeceksiniz. Daha karmaşık olarak, mesela devletin vergi işlerini düzenleyeceksiniz, maliye sistemine ihtiyacınız var, tereke hesabı ortada duruyor. Büyük devletlerin savaşlarında mimari, askeri teknolojiye ihtiyaçları var. Büyük camiler, saraylar, hanlar yapacaksınız; bunun için mimari bilgiye ihtiyacınız var. Bütün bu sosyal hayata ilişkin ihtiyaçları bir arada düşündüğünüz zaman bilimin aşağıya doğru sirayet eden, uygulamalı tarafı dediğimiz yapısı ortaya çıkar. İslam dünyasında bu yapılar, başından itibaren birlikte gelişmiştir. Yani Emevi devletindeki mali, ekonomik ihtiyaçlar mesela, matematiğin, algoritmanın gelişmesini sağlıyor. Sadece bizim için değil, İtalya’da da modern bilimin ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden birisi, İtalya şehir devletlerindeki ticarî sistemleri idare eden muhasiplerin Arap rakamlarının kullanışlığını görerek, Roma rakamlarının yerine Arap rakamlarını, kilise tarafından yasak olmasına rağmen, kullanmaya başlamaları ile alakalıdır.

Fernand Braudel de İtalya şehir devletlerinde ticaretin gelişmesinin temel nedenlerinden biri olarak Arap tüccarlardan öğrenilen defter tutma geleneği olduğunu söyler.

‘Defter tutma’, insanlık tarihinin en önemli fonksiyonlarından biridir. Sümerler, Babiller’de de defter tutma olayı çok önemlidir ve matematiğin gelişmesi, entelektüel hayatın gelişmesinde önemli bir faktör olmuştur. Mısır’da ve Mezopotamya’da da ilk bilim adamları ‘katip-rahipler’dir. İslam Dünyasında da bilimin ya da entelektüel faaliyetin ilk taşıyıcıları ‘muhasipler’dir. İtalya’da da bu böyle olmuştur. Osmanlıda da defter tutma olayı, Aşıkpaşazade tarihinin ifade ettiği üzere, ilk önemli başlangıç noktasıdır. Çünkü ‘defter tutmak’ demek bir ‘düzen’, ‘yasalılık’, dolayısıyla ‘kontrol’ arayışı demektir. Geleni gideni, girdiyi çıktıyı belirlemek demektir. Bunun için bir matematiğe ihtiyacınız var. Bu matematiği öğrenecek ve öğretecek bir ortama ihtiyacınız var. Ve yola bir kere girildi mi, bu durum, akabinde daha yüksek bir matematiği gerektirecektir. Diyelim ki orduların güzergahının belirlenmesi, haritacılık, köprü inşası, konaklama, levazım, donanım, bunlar için gerekli alt yapı, miras taksimi vb. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, bu yapı içerisinde, özellikle, muhasebe/kâtibler sınıfının son derece önemli olduğu görülür. Çünkü muhasipler, katipler sadece ‘yazı yazan’ insanlar değil, aynı zamanda ‘hesap yapan’ insanlardır. Dolayısıyla ‘katip’ ile ‘hasip’, ‘yazıcı’ ile ‘hesap edici’, insanlık tarihinde entelektüel faaliyetlerin zemininde yer alan kişilerdir, diyebiliriz.

Mesela tıp teorik bir bilim ama Darüşşifalar da tıp biliminin öğretildiği, pratize edildiği yerler olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda diğer bilimler için böyle teknik ve bilimin paralel yürüdüğü enstitü benzeri yapılanmalar var mıydı?

Bütün klasik medeniyetlerde bilimi icra eden insanlar ve bunların mensup olduğu kurumlar var. Mesela Babillere baktığımız zaman, tapınaklar, rasathaneler hem bilimi üreten insanları barındıran hem de o bilimsel faaliyetlerin üretildiği mekanlar. Mısırda da benzer şekilde tapınaklar ve piramitler -ki onlar da küçük rasathanelerdir- var. Grekler’de, bildiğimiz, Platon’un akademisi, Aristoteles’in Lise’si gibi yapılanmaları pek çok medeniyette görebilirsiniz. Bu durum Budist dünyasında da, Çin dünyasında da böyledir.

İslam dünyasında?

Yine benzer şekilde, camii-tapınak, ilk merkezî yer olarak görülebilir; ancak bu yapı toplumun karmaşıklaşması neticesinde gelişmiştir. Öncelikle entelektüel faaliyet yapan insanların evleri, aslında, o dönemlerde, küçük birer akademidir. Bu durumu pek çok kaynakta verilen bilgilerde görebiliriz. Mesela Nesevî adlı matematikçi ve tabip, kendi evinde İbn Sina ile Biruni’yi ağırlıyor; ve onlar geldiği zaman, etraftaki entelektüel faaliyet yapan insanları davet ederek, karşılıklı fikir alış-verişinde bulunuluyor. Bunun pek çok örneğini görebilirsiniz. Örnek olarak, Fahreddin Razî’nin seyahatlerinde de benzeri uygulamalar dikkati çekiyor. Öte yandan, özellikle entelektüel faaliyetlere çok çeşitli nedenlerle ilgi duyan sultanların sarayları da, bu entelektüel faaliyetlerin merkezleridir. İslam dünyasında bunun pek çok örneğini biliyoruz.

Medreseler, en somut kurumsal ifadesi oluyor galiba?

‘Medrese’, adı üzerinde ‘ders yapılan, verilen yer’, yeni bir aşamadır insanlık tarihinde; ve bana sorarsanız, bir medeniyette ortak bir dil ve aklın yaratılması, dolayısıyla, bilginin toplumsallaşması için, ‘eğitim’ açısından şimdiye değin icad edilmiş, geliştirilmiş, insanlık tarihindeki en önemli kurumlardan birisidir. Medreselerin olumlu ve olumsuz tarafları, ta ilk kurulduğundan itibaren tartışılmıştır. Mesela, İbn Ekfânî, İrşâd el-kâsıd adlı eserinde, medreseler kurulduğu zaman, Maveraunnehir’de ulemanın yaptığı protesto yürüyüşünden bahseder. Belki de tarihte bilgiye ilişkin görülen ilk yürüyüştür bu: Bir tabut alınır; içine hokka ve kalem koyulur, üzeride cenazelerde kullanılan örtüyle örtülür ve üzerine ‘Kullu nefsin zaikatul mevt’ [Her nefis ölümü tadıcıdır] ayeti yazılıdır.

Yani medreseler kuruldu, ilim öldü!

İlim öldü, çünkü ilim artık, siyasetin kontrolüne girdiği için ehil olmayan insanların eline düşecek, ehil olmayanlar omurgasız insanlar olacaklar, bilginin haysiyetinden çok, yöneticilerin çıkarlarını gözetecekler, vs. diye yürüyüş yapıyorlar.

Haklılar mıymış?

İlkece hayır, ama sonuçları bakımından kısmen. Çünkü bir dönemde ‘çözüm’ olarak üretilen şey, bir başka dönemde ‘sorun’ halini alabilir. Bu hayatî olanın, yani tabiî olmayanın doğasıdır. Yine de medreseyi anlamak için tarihî şartlara daha dikkatli bakılmalıdır. Özellikle Selçukluların, -İslam dünyasına 960’dan itibaren dahil olduğunu varsayarsak-, girdikleri İslam Dünyası’nda hem siyasî parçalanmışlık, hem entelektüel parçalanmışlık yaşanıyordu. Medreselerin başardığı belki de en önemli şey, müslümanların arasında eğitim yoluyla ‘ortak bir dil’in yaratılması ve ‘ortak bir akl’ın inşa edilmesi olmuştur. Bu da ortak bir hukuk bilincine, ve ortak bir vicdana kadar giden bir süreci tetiklemiştir. Bu da, bir bakıma Müslümanların arasındaki hesabı verilmemiş kavramların neden olduğu bölünmüşlüğü gideriyor, daha rafine, geliştirilmiş yöntem tartışmalarının başlangıcı oluyor. İlk kurulduklarından itibaren Cüveynî, Gazalî, Razî çizgisi takip edilirse, İslam Dünyasında medreselerin yetiştirdiği büyük isimler görülebilir.

Medreselerin kurulması en çok neyi sağladı?

İslam dünyasında alimlerin kimliğinde çok önemli bir fark ortaya çıkar. Felsefî ve matematik bilimlerle uğraşan insanların kimliğinde de değişiklikler vuku bulur. Artık medresede yetişmiş insanlar felsefî ve matematik bilimlerle de ilgilendiklerinden, -ayrıca güçlü bir dil, din ve fıkıh eğitimi yanında-, felsefe-bilimi üretenler ile din alimleri artık aynı kişiler haline geliyorlar. Mesela İbni Şatır’ı düşünelim: Yeni bir astronomi anlayışını başlatan isimlerden birisidir. İbni Şatır, Şam’da bir müezzindir; ama aynı zamanda bir astronomdur. Ali Kuşçu’yu düşünelim, hem dilci, hem kelamcı hem matematikçi hem de astronomdur. Medresede yetişmiş pek çok isim aklî ve naklî olanın üstünde, ‘saf bilgi’yi temsil ederler.

Peki, özgürler miydi, yani saray ne kadar müdahildi medreseye?

Medreseler, vakıf kurumları olduğu için, ekonomik olarak özgürlerdi. Siyasetin medreselerdeki müdahalesi, daha çok bir ombudsmanlık, kontrolörlük vazifesidir. Yoksa, vakıf kurumlarının vakfiye nizannamesi hukukî bir metin olduğu için, doğrudan müdahil oldukları bir şey değil. Medreselerin gündemini belirleyen daha çok ilim kamuoyunun kendisidir. Tabii kadim kurumları yorumlarken modern üniversite ve ders programı (müfredat) gibi terimler içerisinde düşünüyoruz. Bizde devletin eğitime ve bilgiye tam anlamıyla el koyması Sultan II. Mahmud döneminde başlar.

Daha önce devletin medreseler üzerinde hiç yaptırımı yok muydu?

Elbette yeri geldiğinde devlet müdahildi; ama ideal çerçeve açısından bakıldığında medreseler özerk kurumlardı; ve maddî açıdan özerk oldukları için, ürettiklerinde de ilim kamuoyunun ön gördüğü ilkelere ve kurallara riayet ediyorlardı. Bu ilkeler ve kurallar o toplumun moral değerleri yanında elbette dinî ve siyasî değerlerini de dikkate alan, genellikle yazılı olmayan derin, saklı yapılardı. Yukarıda işaret ettiğimiz bir noktayı burada açmakta fayda var: Güçlü kültürlerin ürettiklerinin ne kadarı dinî, ne kadarı siyasî ne kadarı ilmî ne kadarı iktisadî? Bunları birbirinden ayıramayız. Çünkü güçlü kültürlerin özelliklerinden birisi de, dinî, siyasî, iktisadî ve ilmî çıkarlarını mezc etmesi ve sentezlemesidir. Dolayısıyla bunun ne kadarı ilmî meraktan kaynaklanıyor, ne kadarı siyasî taleplerden, iktisadî çıkarlardan ya da dinî kaygılardan, bunlara böyle somut bir şekilde işaret etmek mümkün değil. Zira bu tavır, güçlü kültürlerin doğasına aykırıdır. Bu şekilde olaya yaklaştığımızda, -medreselerin -yüksek bir kültürün ürünü olduklarından- ürettikleri ilim de tüm diğer yapılarla katıp karışmıştır.

Medreseler üzerinde siyasî bir programın olmayışı, özellikle savaş teknolojisinde, devletin ihtiyacına yönelik bilginin üretilememesini açıklar mı? Mesela bizim modernleşme tartışmalarımızın hepsi, askeri teknolojiye atıfta bulunur, o alanda geri kalındığı için biz modernleşmek zorunda kaldık, batıya yenik düştük denir.

Bunlar aceleci yorumlar. Öncelikle şunu söyleyeyim: Bizde yenileşme, sanıldığı gibi askerî teknolojide değil, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren ilmî zihniyette başlar. Askerî modernleşme kıvamını ancak mevcut ordu ortadan kaldırıldıktan sonra bulmuştur. Oysa ulema daha XVIII. yüzyılın başında kendi kadim paradigmasını sorgulamaya başlamış ve yeni arayışlara girmişti bile. Kısaca askeri modernleşmede yeni, eski yok edilerek inşa edilirken, ilmî zihniyette bizzat ulema, sürekliliği de gözeterek, kadim’den cedid’e geçmeye çalışmıştır. Kavramına sahip olmadığınız bir şeyin hakikatini inşa edemezsiniz; inşa edilmiş hakikati de görmezsiniz. Öte yandan şu soruları sorabiliriz: Osmanlıların, sanayi devrimine kadarki teknolojik gelişmelerini nasıl izah edeceksiniz? Bu, bugünün sözlüğüyle geçmişi okumaya benzer. Aslında bizim yaptığımız en büyük hata, sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan zihniyetle, kavramlarla, sanayi öncesi toplumları okumaya kalkmamızdan kaynaklanıyor. Bu tavrın bir de tersi var: Eski bir tasvirle sonraki bir gelişmeyi açıklamaya çalışmak. Örnek olarak, kabilevî, yarı tarım yarı göçebe bir devlet ve toplum örgütlenmesini tasvir eden İbn Halduncu kavramlarla Osmanlı sistemini açıklamaya çalışmak gibi... Bu tür tavırlar açıklamayı engellediği gibi, doğal olarak anlamayı da ketler; tahrif ve tahrib eder.

Osmanlının Sanayi Devrimi öncesinde sanayiye sahip olduğunu mu söylüyorsunuz?

Evet, Osmanlı bir tarım toplumuydu, ama Osmanlı aynı zamanda, mesela 1740’a kadar, gelişmiş bir askerî teknolojiye de sahipti. Ateşli silahlar ve top teknolojisini dikkate aldığımda, Osmanlıyı tarım toplumu ile sanayi toplumu arasında bir yerde görüyor ve ‘teknikimsi’ bir güce sahip olduklarını düşünüyorum. Bunu nasıl izah edeceğiz? Zaten Avrupa’daki gelişmeler de bu Osmanlı askeri teknolojisine bir cevap niteliğindedir. Modern araştırmacıların verdiği güzel bir örnek var: Sanayi devrimine kadar kullanılan tüfek, oka göre daha az etkilidir. Çünkü siz bir tüfeği boşaltacaksınız, dolduracaksınız, atış yapacaksınız; atınca isabet oranı çok düşük ve geri tepme oranı çok yüksek. O tüfekle bunu yapana kadar, bir Tatar okçusu sekiz savaşçı öldürüyor. Acaba hangisi daha gelişmiş bir teknolojidir?

Peki, Sanayi Devrimi sonrasında Osmanlının teknolojik seviyesine ne oldu?

Devrimden sonra durum farklılaşıyor. Artık bilim, yavaş yavaş tekniği belirlemeye başladığı için isabet oranı daha güçlü, daha güvenilir silahlar yapılmaya başlanıyor. Bu etkiyi, kaba bir şekilde 1750’den başlatıp 1800’lerin başına taşırsak bile, daha dünkü bir olay sayılır. Ama biz 1800’lere kadar güçlü kalmış bir devletten bahsediyoruz. O açıdan, mevcut deyişler çok izah edici değil. Klasik geleneklerde askeri teknolojinin geliştirdiği yerler farklıdır. Diyelim ki Platon’un akademisi gibi, medreseler de tekniğin, zanaatın yeri değil; nazarî düşüncenin yeri; yani teorik düşüncenin inşa edildiği yerler. Dolayısıyla ne Yunan’da, ne Helenistik dönemde, ne klasik İslam’da ne de Osmanlı’da eğitim kurumları ‘teknoloji’ üreten yerler değildir. Zaten, daha önce de dedğimiz gibi, ‘teknoloji’ diye bir şey yok, o dönemde; teknik, zanaat var. Dolayısıyla medreseler, teknik üreten kurumlar değil; Tanrı’nın, Evren’in, İnsanın, Hayat’ın teorik idrakini araştıran kurumlar. Bunun yanında medresenin elbette, dille, hukukla ve diğer bilgi türleri ile, dolayısıyla dinî inançla da sıkı bağları var. Teknik ise daha çok sarayın etrafında ya da içinde kurulan kurumlarla yürütülür; öte yandan kadim dönemde tekniğin şartlarını daha çok savaşlar belirliyor.

Ama tıpta teori ve uygulama iç içe yürümüş?

Doğrudan insan hayatı ile ilgili olduğu için tıbbın kendine has bir gelişimi var. Bu sadece bizle de alakalı da değil. Mezopotamya tıbbına, Mısır tıbbına, Yunan tıbbına baktığımız zaman, orada da benzer şeyleri görebiliriz. Bir kere tıp, sarayın ve yönetici elitin sağlığı için son derece önemli olduğundan, özel bir ilgiye mazhar olmuştur. Ayrıca halkın ihtiyacıdır. Yaygın salgın hastalıkların engellenmesi için gereklidir. Dolayısıyla tıp, nesnesine doğrudan temas etme oranı yüksek olduğu için, daha empirik bir karakter taşır. Bunun için de teoriği ve pratiği birlikte gelişmesi ve bunların da bir arada olmasını zorunlu kılar. İslam tıp geleneğine baktığımız zaman bunu aynen görüyoruz. Nitekim İslam Dünyasında iki büyük tıp geleneği var. 1) Ebubekir Razi’nin temsil ettiği klinik, tecrübî tıp; 2) İbni Sina’nın temsil ettiği kıyasî-aklî tıp. Bu ikisi birlikte, biri işin teorik, felsefi tarafına ağırlık verirken, öbürü de klinik tarafına ağrılık veriyor. Ancak bu iki akım, İbn Nefis’te birleşiyor. İslam dünyasında tıp büyük oranda, mesela Dahvar örneğinde olduğu gibi tabiplerin evlerinde ve şifahanelerde yapılıyor. Bugün de böyle değil midir? Bugün de tıp fakültesinde, temel teorik eğitim alındıktan sonra, hastanelerde uzun süre öğrenciler eğitim görürler. Yani tıbbın nazariyatı ile ameliyatı birbirini tamamlayan bir bütündür. İslam medeniyeti’nde de bu şekilde devam ederken, özellikle önce İlhanlılar’da, Tebriz’de; daha sonra da İstanbul’da bağımsız tıp medreseleri de kuruluyor. Yani sadece, hem teorik hem pratik anlamda tıp eğitimi veren medreseler kuruluyor.

Günün şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun çözümler üretilmiş.

Evet. Dolayısıyla, meseleleri incelerken, bugün bizim sahip olduğumuz kavramlarla değil, o dönemin koşullarına, o dönemin anlayışına göre meseleyi incelemekte fayda var. Aksi takdirde, iki türlü hata yapıyoruz: Ya bugünün kavramlarını geçmişe taşıyoruz ki, bu çok bilinen bir tavırdır. Ya da bugün sahip olduğumuz kavramları verecek şekilde, geçmişi örgütlüyoruz. Mesela şöyle düşünüyor insanlar; Sümerler, Babiller kısaca Mezopotamyalılar -ki yaklaşık 17 kavim var- “XVII. yüzyılda Batı Avrupa’da ‘bilim’ diye bir kurum ortaya çıkacak, şimdiden onun hazırlıklarına başlayalım” diye çalışma yapmaya başladılar. Yunanlılar bunu zenginleştirdiler, Müslümanlar buna katkı yaptılar…

Gelişmede düz bir evrim çizgisi varmış gibi düşünülüyor…

Doğru! Tersine, bilim tarihinde yalnızca düz, çizgisel/lineer bir gelişme yoktur. Bakınız, Mezopotamya’nın sayı anlayışına biz, XVI. yy sonunda tekrar ulaştık. Mezopotamyalılar sayı anlayışında bizden ilerdeydi. Mezopotamyalıların kök ikinin nümerik analizini Newton’la tekrar elde ettik. Mezopotamyalılar bu hesabı yapıp bitirmişti. Pisagoras üçgeni deyip dururuz, değil mi? Halbuki Pisagoras’ın örneği son derece basittir. Mezopotamyalılar bunun n dereceden çözümünü yapmışlardı ama unutuldu bu tespit. Yani dolayısıyla tarihin belli bir döneminde üretilen bilgi unutulabilir; yüzlerce yıl sonra tekrar keşf edilebilir. Dolayısıyla öyle çizgisel bir gelişme, en azından kadim geleneklerde, mevcut değil.

Modern insanlar olarak tarihin en gelişmiş dünyasında yaşadığımızı düşünüyoruz.

Açıkçası benim ‘gelişim’ teorim oldukça farklı. Çizgisel bir gelişmede dün, bugün, yarın var. Dünden bugüne, bugünden yarına, yarından da geleceğe daima gelişen, iyiye, doğruya ve güzele evrilen bir çizgi söz konusu. Ya da marksizmin öngördüğü sarmal/spiral bir gelişme var. Ben gelişmeyi daha çok küre şeklinde düşünüyorum. Yani bir noktadan başlıyorsunuz, o noktanın etrafında katkılar yaparak küreyi şişiriyorsunuz. Küresel bir gelişme var. Bu küresel ilerlemede dün, bugün, yarın yok. Çünkü dün, bugünkü çalışmalarla, bugüne katılabilir bir şeydir; bu ya süreklilik gösterir ya da tekrar keşf edilir. Bir örnek vereyim: Mezopotamya’nın cebiri unutulmuştur. Yunanlılar bu cebiri, geometrik dile tercüme ettiler ama sayısal/nümerik tarafını unuttular. Harizmi 830’da, Bağdad’da, bu cebri tekrar üretti. Dolayısıyla dün, artık tekrar bugüne katıldı, o kürenin gelişme/şişme yönüne uygun olarak tekrar gündeme geldi. O açıdan benim gelişme teorim daha çok, bir kürenin şişmesine benziyor ve bu şişme içerisinde farklı yoğunlaşma ve seyrelme evreleri, dönemleri; bizim tarihte, felsefe-bilim’in gelişmesi dediğimiz dönemlere tekabül ediyor. Ve bu şişmede, küredeki bir dairenin bir halkası bir dönem ihmal edilse bile başka bir dönemde tekrar öne çıkabiliyor.

Devamlı da şişmiyor, değil mi? Yani devamlı bir gelişme halinden bahsedemeyiz.

Dediğim gibi, küre bir teşbih, bu nedenle küre kuşatıcı bir yapı, ama küreyi de çizgiselleştirmemek gerek. Kürenin içerisinde farklı süreçler, örüntüler/pattern var; yoğunlaşma ve seyrelme dönemleri mevcut. Soğan gibi düşünebilirsiniz; şiştikçe en içerideki küçülür ama en merkezde olur; Harizmî cebri bugün mevcut cebrin en içinde çok çok küçük de olsa, mevcuttur. Öte yandan, soğan kabuklarını örüntüler olarak düşünürsek, bazı örgülerin işlevi çeşitli nedenlerle biter ve örülmekten kesilir; yine bazı nedenlerle geçmişte kalmış bir örüntü ucundan tutulup farklı bir örüntünün başlangıcı ya da parçası olarak işe koyulabilir. Ayrıca, küre bir bütün olarak kendi içerisinde kavramsal açılımını tamamlayarak, metafiziksel tükenmeye de uğrayabilir. Bu açıdan felsefe-bilim, entelektüel tarih, kümülatif olarak yalnızca öne doğru ilerleyen ve daima iyiye doğru gelişen bir yapı göstermemiş şimdiye kadar. Belki bundan sonra gösterebilir; çünkü ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesiyle ya da şu anda büyük oranda tek bir küre olduğu için, belki bugün böyle bir gelişmeden bahsedebiliriz.

Farklı bilim anlayışlarının olduğu dönemlerde nasıldı?

Kadim dönemde her kültürün kendine ait bir küresi var. Bu küreler belirli dönemlerde birbirleriyle temas kuruyorlar, birbirlerine giriyorlar, ortak bir küre inşa ediyorlar. Mesela İslam medeniyeti’nin küresinin şişmeye başladığı ilk aşamalarında, Yunan ve Helenistik dönemin, Mezopotamya kültürünün büyük katkıları var. Ama onları kendi küresinin malı kılıp, o küreyi şişirmeye, geliştirmeye devam ediyor, İslam dünyası. Avrupa da keza buna benzer şeyler yapılıyor. O açıdan, böyle indirgemeci, çatışmacı, çizgisel, saf ilerlemeci, yığılmacı bir bakış açısı ile entelektüel tarihin okunması her zaman açıklayıcı değil. Elbette entelektüel tarihte kümülatif taraflar, sıçramalar, çizgisel ilerleme dönemleri var. Ama bunların hepsini birlikte düşündüğümüzde, küre teşbihi, benzetmesi daha açıklayıcı gibi geliyor bana...

Mesela geleneğimizde ilmin amacı deyince daha iyi insan, daha iyi bir kul olmak gibi bir çerçeve çiziliyorsa, bu anlayışa göre bugün için ilmi bir ilerleme yok bile denilebilir?

Elbette; ancak bu biraz da o kültürün bilgiyi nasıl tanımladığına bağlı. Her kültürün bilgiyi tanımlaması farklıdır. Yani, Yunanlıların felsefeyi tanımlamasıyla Descartes’in felsefeyi tanımlaması aynı değildir. Hatta bazı Batılı araştırmacılara göre Descartes filozof bile değildir. Çünkü her türlü entelektüel faaliyetin zemininde moral değerler bulunur. Biz bunun ister farkında olalım, ister olmayalım, o moral değerler o bilginin amacını da belirler. Yunanlıların moral değerleri ile Müslümanların moral değerleri ya da Batı Avrupa’da ortaya çıkan reform sonrası entelektüel faaliyetlerin dayandığı moral değerler, ya da Aydınlanma sonrası entelektüel faaliyetlerin moral değerleri, sanayi devrimi sonrası entelektüel faaliyetlerin moral değerleri birbirinden farklı olduğu için, bilginin de amacı farklılaşacaktır. Yunanlıların farklı bir amacı vardı, İslam dünyasının da farklı bir amacı söz konusuydu. Ve bu amaç sadece tek değil, farklı entelektüel grupların kendilerine ait, farklı moral değerlerinden kaynaklanan farklı bilgi tanımları söz konusuydu. Ulaşım ve iletişim araçlarının genişlemesiyle ortaya çıkan tek biçimlilik geriye doğru taşınarak, açıklayıcı bir çerçeve olarak kullanılamaz. Mesela diyelim ki Meşşai geleneğin, moral değerleri farklı olduğu için Meşşai bilginin amacı da farklı olacaktır. İşrakilerin farklıdır, kelamcıların farklı. Hatta, ilk dönem kelamcıların moral değerleri bile, sonraki kelamcılardan farklıdır. Dolayısıyla kadime böyle, tek biçimli bir amaç tanımı da biçilemez.

Türkiye’deki Osmanlı bilim araştırmalarını, özellikle kaynak kullanımı açısından nasıl görüyorsunuz?

Biz envanteri çıkartılmamış bir kültürüz. Daha keşif yapıyoruz. Şu eseri, bu eseri buluyoruz… Dolayısıyla şu anda bir haritamız yok. Haritası olmayan bir insanın ormanda yol alış biçimi nasılsa, şu anda, Türkiye’de sadece Osmanlı değil Anadolu Selçuklu, Büyük Selçuklu yani bizim mensup olduğumuz Oğuz geleneğinin entelektüel tarihine ilişkin tavrımız da ormanda el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan kişiye benziyor. Sistematik olmayan, moral değerleri bile bulunmayan bir araştırma biçimi. Bugün sorunumuz sadece maddi veya bilimsel yöntem sorunu değil. En temelde siyasî, ekonomik ya da başka saikler olsun kendi tarihimizle, ama entelektüel tarihimizde ilişkimizi tayin eden, belirleyen bir moral zeminimizin olması gerekir. Tarihimizi ya hiç görmezden geliyoruz, ya da belirli siyasî ve sosyal çatışmalar için simge olarak kullanıyoruz. Başka yerlerde daha önce de söylemiştim: Tarih ancak geleceğe ilişkin projesi olan insanlar, milletler ve kültürler için anlamlıdır. Aksi takdirde ya nostaljidir ya da bir psikolojik yüktür.

Geleceğe ilişkin bir projenin belirlenmesi için ne yapılmalı?

Önce üzerinde yürüdüğümüz bir moral sistemimizin olması lazım. Bugünkü en büyük sorun zannediyorum moral değersizlik sorunu. Yani moral değeri olan bir kültür, neyi, nasıl ve niçin yapacağını bilen, kısaca amacı olan bir kültürdür. Biz neyi, ne yapacağız, nasıl yapacağız, niçin yapacağız; bu konuda bir görüşümüz yok. Şöyle bir teşbihle bunu izah edebilirim: nasıl ki İspanyalılar, Güney Amerika kıyılarına vardığında Yerliler, İspanyalıları getiren devasa gemileri göremeyip -çünkü gemi kavramları yoktu- onları denizde yüzen kütük yığınları sandılarsa, aynı şekilde bizim, geçmişimize baktığımızda geçmişimizde olup biteni görecek, bir kavramsal sistemimiz ve bu kavramsal sistemi taşıyan bir moral değer sistemimiz olmadığından, herşeyi bir yığın olarak görüyoruz. Dolayısıyla daha işin başında bile değiliz...

Moral değerlerimizi yeniden canlandırmak veya yeni moral değerler üretmek için ilk yürüyüş rotası ne olmalıdır sizce?

“Düşünmek” olmalıdır. Taşköprülüzade, “et-tefekkür fi’s-seyr” der. Düşünce, düşünmek, yolda olmak demektir. Yola çıkacağız, yolda bizi ne bekliyor, onu bilmiyoruz. Yani her şeyi planlayarak yola çıkılmaz, çünkü zaten haritamız yok. Yola çıkacağız, niyetimizi sahih tutacağız ve kendi geçmişimizle yüzleşeceğiz. Onu ciddiye alacağız, ona saygı duyacağız. Ama önce geleceğe ilişkin bir amacımızın olması lazım. “Türkiye’de felsefe çalışmaları niçin bu halde?” diye bir soru sorulmuştu, şu cevabı vermiştim: “Türkiye’de felsefe yapan insanlar, Türkçe felsefe yapan insanlar muhatap bulurlarsa o yapılan felsefenin bir anlamı vardır. Muhatabı olmayan konuşma sadece uzaya yayılan sesten ibarettir. Yani Türkiye’de hangi alanda olursa olsun, yapılan çalışmalar muhatap buluyorsa gelişecektir, zenginleşecektir, dönüşecektir. Muhatab bulunmayan bir dünyadayız. Ayrıca, tekrar vurguluyorum: Gelecek idraki değişmeyen bir kültürün geçmiş idraki de değişmez; öncelikle geçmişimiz değil geleceğimiz hakkında bir karar vermeliyiz.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bizim geleneğimiz üç şeyde tatili caiz görmez: İbadette, akılda ve ilimde. İbadette tatil yapan Cenab-ı Hak’la irtibatını kaybeder, akılda tatil yapan insanlıkla irtibatını kaybeder, ilimde tatil yapan ise hayatla irtibatını kaybeder. Tanrıyla, insanlıkla ve hayatla irtibatını kaybeden bir kişinin akıbeti apaçıktır. Onun için bizim yeniden bu tatili, tatil kavramını hayatımızdan kaldırmamız gerekiyor.

Allah razı olsun, teşekkür ederim.

Geçmişimizle yüzleşmek-I


İhsan Fazlıoğlu kimdir?


1985'te Kadıköy İmam Hatip Lisesi'ni, 1989'da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Ürdün Üniversitesi'nde (Amman) ve Arap Bilim Tarihi Enstitüsü'nde (Halep), bilim ve matematik tarihi üzerine araştırmalar yaptı (1990-1992). Yüksek lisans çalışmasını İ.Ü. Bilim Tarihi Bölümü'nde tamamladı (1993); aynı bölümde bir süre araştırma görevliliğinde bulundu. IRCICA yazmalar bölümünde araştırmacı olarak çalıştı (1987-1990, 1992-1996). Kısa bir müddet Kahire'de yazmalar üzerinde çalışmalarda bulundu (1994). İ.Ü. Felsefe Bölümü'ne geçti (1996) ve aynı bölümde doktorasını tamamladı (1988). Oklahoma Üniversitesi'nde (ABD) sahasıyla ilgili araştırmalar yaptı (2001-2002). 2005 yılında üniversitelerarası Kurulu'ndan doçentlik unvanını aldı.

"Felsefe-Bilim" tarihi ile matematik tarihi ve felsefesi üzerine yoğunlaşan İhsan Fazlıoğlu, özellikle bu yapıların İslam ve Türk Medeniyet Tarihi içerisindeki gelişmelerini yazma kaynaklara dayanarak incelemekte ve yayınlar yapmaktadır. Fazlıoğlu halen İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü, Felsefe Tarihi Anabilimdalında öğretim üyesi ve McGill Üniversitesi misafir öğretim üyesidir.



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş