Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


17:46, 25 Mayıs 2018 Cuma
Güncelleme: 09:49, 03 Şubat 2011 Perşembe

  • Paylaş
Barbarosoğlu ile; 'Yaşayabilseydim yazmazdım!'
Barbarosoğlu ile; 'Yaşayabilseydim yazmazdım!'

Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Fatma K. Barbarosoğlu'nun somanı "Son On Beş Dakika" okuyucusuyla buluştu

Aynur Erdoğan/ Dünya Bülteni 

Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Fatma K. Barbarosoğlu gazete yazılarında gündeme dair yaptığı değerlendirmeler kadar verdiği edebi eserlerle de sanat ve düşünce dünyamızın önemli isimlerinden. Son romanı "Son On Beş Dakika" okuyucuyla yeni buluşmuşken romanından hareketle onun düşünce dünyasına kısa bir yolculuk yaptık. Yazma deneyimine dair özel ve samimi fikirlerini Dünya Bülteni okurlarıyla paylaşan Barbarosoğlu, modern hayatta dindar olmanın handikaplarına dair de çarpıcı değerlendirmeler de bulundu.

Aynur Erdoğan: Öncelikle "hayırlı olsun" diyelim; son romanınız "Son On Beş Dakika" raflardaki yerini almış...

Fatma K. Barbarosoğlu: Teşekkür ederim.

A.E.: Cadde imgesi üzerinden bu romanınızda olduğu gibi gerek gazete yazılarınızda gerek kitaplarınızda değişen sosyal hayatın nabzını tutuyorsunuz. Sosyolojik gözlemlerinizi kayda geçirmenin bir yolu mu yazmak?

F.K.B.: Yazmak değil de belki hikâye ve roman yazmayı kast ediyorsunuz.

A.E.: Evet. Hikâye, roman ve gazete yazıları...

F.K.B.: Bir şeyin kaydını tutmak maksadıyla mı yazıyorum? Sanmıyorum. Çünkü bu çok iddialı bir söylem olur. Bu konuda çok düşünüyorum. Kaydını meleklerin tuttuğu bir zaman anlayışından kaydını teknolojinin tuttuğu bir zaman anlayışına doğru savrulurken görmek için yazdığımı düşünüyorum. Göstermek için yazmıyorum. Benim yazdıklarım bilen birinin yazdığı şeyler değil. Öğrenmeye talip olan birinin yazdıkları sadece.

A.E.: Öğrenmek için yazmak gerekiyor mu?

F.K.B.: Evet. Çünkü yazmadan ilim yapılmaz. Sözlü kültürün hâkim olduğu dönemlerde de hocalar muhakkak risale yazarlardı. Hocanın yazdıklarını talebe yazarak sindirir kendisine dâhil ederdi. Hocalar yazdıklarını bizzat okuturlardı. Kadim dönemde öğrenci kitabı kendi başına okumazdı.  Namını duyduğu hocanın dizininin dibinde ilim tahsil etmek için kilometrelerce yol kat eterdi.

YA YAZACAKTIM YA DA TESLİM OLACAKTIM...

A.E.: Şimdi akademide 'hoca' bu tür bir itibar görmüyor. Yine de o ortam akademisyene nisbî bir ilim ortamı sağlıyor. Üniversitede olsaydınız daha kolay mı üretirdiniz?

F.K.B.: Üniversitede kalsaydım bu kadar yazamazdım sanıyorum. Üniversitede kalsaydım belki asla hikâye ve roman yazamazdım. Gönülden gönüle akınca sözler çok fazla yazıya ihtiyaç kalmayabilirdi. Ama öyle bir imkânım olmadı. Ya yazacaktım ya da teslim olacaktım. Yazmayı seçtim. Ama yazarken daima endişeliyim. Yazmak da bir teslimiyet biçimi diye düşünüp yazıyı terk etme krizlerim artık daha sık tutuyor. Her sonbaharda artık bırakmalıyım diyorum. Yazmak insanın yaşlanmasını engelliyor. Oysa post modern zamanlarda ancak yaşlanarak insan kalabileceğimizi düşünüyorum.

A.E.: Biraz açar mısınız; yazmak nasıl insanın yaşlanmasını engeller?

F.K.B.: İki türlü yazmak var. Ya yaralana yaralana yazacaksınız, ya yarışa yarışa. Her iki durum da yaşlanmaya yani kemalata engel diye düşünüyorum. Kemalat basamaklarını çıkan birisi yaralanmamayı öğrenmiş olmalı. Arızalardan arıza çıkarmamayı nefsinin temrin etmiş olması gerekir. Yarışa yarışa yazma meselesine gelince; bu konuda biraz daha korunaklı bir noktada olduğumu düşünüyorum. Edebi kamuya adım attığım andan itibaren sadece kendim ile yarıştım. Dündeki kendimi geçmeyi gaye edindim.

YAŞAYABİLSEYDİM YAZMAZDIM

A.E.: Akademide olmasanız da sosyoloji disipliniyle bağınızı koruyorsunuz. Yazılarınızda sosyolojik gözlemlerinizden hareket ediyorsunuz sık sık. Yazma ameliyenizde bu gözlemlerinizi kayda geçirmek ikincil mi, sizin için ne kadar önemli?

F.K.B.: Sosyolojik gözlemleri kayda geçirmek çok önemli mi? Yapabilecek başka bir şeyim olmadığı için şimdi önemli gibi görünüyor. Sık sık hiç de önemli olmadığını bunun da insanın kendini kandırma biçimi olduğunu düşünüyorum. Yaşayamadığım için yazıyorum. Yaşayabilseydim yazmazdım. İmamı Gazali'nin kürsüyü terk etme buhranını çok iyi anladım.20'li yaşlarımda iken de anlıyordum. Ama şimdi başka türlü anlıyorum. Onca ilim ve talebe içinde yaşayamadığını anlamıştı. Yaşamak için kürsüyü terk etmiş, yaşamayı tecrübe ettikten sonra kürsüye geri dönmüştü. Kürsüde iken de yaşamayı temrin etmişti çünkü. Yazarken yaşayabilmeyi istiyorum. Ölmeden önce buna kavuşabilmeyi gerçekten çok istiyorum. Fakat bunca çabama rağmen yapabildiğim tek şey yazıyı amaç olmaktan çıkarmak oldu.

A.E.: Sadece kendiniz için ve kendi yaşama tecrübeniz olarak mı yazıyorsunuz? Yazıyı bir etkileme aracı olarak kullandığınız olmuyor mu?

F.K.B.: Sadece kendim için yazıyorum derseniz bu çok yanlış anlaşılır. Bencil bir şeyden bahsediyormuşsunuz gibi anlaşılır. Cemiyet için yazıyorum dediğiniz zaman ulvi bir amaç güttüğünüz için alkışlanırsınız. Oysa cemiyet için yazıyorum dersem haddimi aşmış olurum. Ben çok biliyorum işte bu bildiklerimi de halka anlatıyorum diyen bir kibir var; cemiyet için yazıyorum, etkilemek için yazıyorum dediğinizde. Adama sorarlar; sen kimsin, etkilemek kim diye. Şeker yeme diye nasihat edebilmek için hayatından şekeri çıkarmış İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin yolunu ilke edindim. Yaptığım iş ile ilgili olarak iddialı cümleler kurmaktan daima korktum. İlk kitabımı yayınladığımda verdiğim cevap değişmedi. Yapacak daha önemli bir işim olmadığı için yazıyorum. Ve bir gün yapacak daha önemli bir işimin olacağını ümit ederek yazıyorum. Yazmak dünya hayatındaki duraklardan bir durak benim için. Nasip olur yola çıkarız diye bekliyorum. Yazmanın kendisinin yol olmadığını, hele benim yazdığım şeylere bakınca bunların bir yol olmadığını sadece bir hal olduğunu biliyorum. Allah unutturmasın.

 

CADDE BİZİ BOZAR!

A.E.: Amin. Biraz da kitabınızın içine yolculuk edelim... Romanın mekanı: cadde. Cadde kapitalist ekonominin tüketim çarkının işlediği en önemli mekânlardan... Berlin'de kapitalist mağazaların dizildiği bir caddeye Karl Marx'ın isminin verilmesi çok ironik gelir bana bu açıdan. Öncelikle cadde kültürü nedir ve günümüz muhafazakârlarının kendi tüketim malzemeleriyle gün be gün bu kültürün parçası olmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

F.K.B.: Mithat Cemal Kuntay Mehmet Akif'i anlattığı o güzel eserinde Akif'in Cadde'de de durmamaya en yakın ara sokaktan yürümeye dikkat ettiğini söyler. Benim romanımda da "cadde bizi bozar " diyen Arşiv Memuru Seyfi Bey var. Cadde bizi bozar.

A.E.: Cadde bizi neden bozar?

F.K.B.: Cadde görmekten vazgeçip görünmek üzere kendimizi ortaya koyduğumuz yerdir. Meşrutiyet döneminde kendimizi "görücüye" çıkardığımız yer Cadde idi. Cadde-i Kebir hatıraları anlatıla anlatıla bitirilemez. Post-modern dünyada caddeler hanemizin kalbinden geçiyor. Caddedeyiz ama başka bir caddede. Postmodern gençlerin Cadde-i Kebir'i sanal alem.

A.E.: Modern insanın zaman algısında bir anlam bütünlüğü yok. Bir gelişim ve evrim çizgisinde kendi zamanını en mükemmel yere yerleştiriyor; "biz zamanların en mükemmelinde ve gelişmişinde yaşıyoruz!" Son on beş dakikanın bilincine varmak insanı başı ve sonu olan gerçek ve tanımlı bir zamanın parçası mı yapar?

F.K.B.: Yapar diyebilmeyi isterdim. Araştırmalar yapmadığını ortaya koyuyor. İlkokulda iken öğretmenimiz bize bir ödev vermişti. Büyüklerinize üç günlük ömürleri kaldığını bilselerdi ne yapacaklarını sorun diye. İngiltere ve Japonya'da bu ödevin düzenli olarak verildiğini okudum geçenlerde. Cevaplar korkunç. Tam da Efendimizin nasıl yaşadıysanız öyle öleceksiniz hadis-i şerifine uygun cevaplar. Kimisi mahalledeki bütün kedilerin kuyruğunu kesmekten bahsetmiş kimisi saatlerce pizza yemekten. İçinde yaşadığımız zaman sündürülmüş bir şimdiki zaman olduğu için kadim dönemin zaman şuuruna asla ulaşamıyoruz. Ölüm bile bize ötelerin sesini duyuramıyor maalesef.

 

ASIL KONU; SEKÜLER ÇAĞDA DİNDARLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ

A.E.: Modernlik zaman algımızı parçaladığı gibi toplumsal bütünlüğü de paramparça etti. Birinin 'ak' dediğine diğerinin 'kara' dediği toplumsal bir kutuplaşma yaşıyoruz. Bilgi üniversitesinde bitirme tezi olarak porno film hazırlanması olayında siz muhafazakârların bu konuda sessiz kalmalarını salık verdiniz. Bununla her "kesimin" kendi iç gündemini oluşturmasını mı savunuyorsunuz?

F.K.B.: Kast ettiğim iç gündem değil esasında. Ama iç gündemi savunduğum durumlar da var. Burada bambaşka bir şeye dikkat çekmek istiyorum aslında. Şöyle açıklamaya çalışayım: Porno film ile mezuniyet tezini konuşursak bu tez ile sesini duyurmak isteyenlerin kampanyasını yürütmeye katkı sağlamış oluruz. Diğer taraftan bu durumu asla kabul etmeyecek insanlar muhafazakar kesim itiraz ediyor diye itiraz etmekten vazgeçer. Halbuki biz başkalarının özgürlüğüne müdahale üzerinden dil geliştirmek yerine bu seküler çağda dindarlar olarak nasıl özgür olacağımıza kafa yormak zorundayız. Nitekim Radikal'de Cüneyd Özdemir güzel bir yazı yazdı. Porno seyretmeme hakkımızı tartışmalıyız dedi.

A.E.: Teşekkür ederim Fatma Hanım.

F.K.B.: Ben teşekkür ederim.

Fatma K. Barbarosoğlu Kimdir?

Dört çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak Afyon'da doğdu. Lise son sınıfa kadar İstanbul'da sürdürdüğü eğitimini Afyon Lisesi'nde tamamladı. İ.Ü Edebiyat Fakültesi felsefe bölümünü bitirdi. "Tasavvufi Eğitimin Değerlendirilmesi" başlıklı tezsiyle yüksek lisans eğitimini tamamladı. "Modernleşme Sürecinde Moda –Zihniyet İlişkisi" adlı teziyle sosyoloji doktoru oldu. 1996 yılından beri Yeni Şafak gazetesinde yazıyor. Evli ve iki çocuk annesi.

Yayınlanmış Eserlerinden Bazıları:

Moda Ve Zihniyet ( İnceleme–1995) § Acı Deniz (öyküler–1996) § Kamusal Alanda Başörtülüler (Nehir söyleşi–2000) § İmaj ve Takva (Makale,2002) § Ramazanname (Deneme 2002) § Otobüsname /Yaşadığmız Şehir (Deneme 2003) § Hiçbiryer (Roman 2004) § Şov ve Mahrem (İnceleme,2006) § Fatma Aliye: Uzak Ülke (Roman,2007) § Medyasenfoni (Roman, 2008) § Cumhuriyet'in Dindar Kadınları (2009).



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Yorum
Emeğinize sağlık!
Mikail
Röportajı okurken günümüz dünyasında küçük gibi görünen ama aslında hayatımızın aslını oluşturan bir çok ayrıntı gözüme çarptı. Bence de eğer bir yazı kaynağını yaşanmışlıklardan alırsa sağlam temeller üzerine oturur. Emeğinize sağlık.
01/08/2011, 02:01