Dünya Bülteni Haber Portalı

Dünya Bülteni Haber Portalı Dünya Bülteni Haber Portalı


01:10, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Güncelleme: 13:20, 19 Şubat 2014 Çarşamba

  • Paylaş
Zülküf Kara: Dini söylem beden konusunda yeterince argüman üretemiyor
Zülküf Kara: Dini söylem beden konusunda yeterince argüman üretemiyor

Toplumla ‘Yüzleşme’ kitabının yazarı Zülküf Kara ile kitabı üzerinden yüz nakli “olayı”nı konuştuk.

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Son yıllarda birbiri ardına ‘yüz nakli’ haberlerini okuyoruz. Sıradan bir organ naklinde bile kafa karışıklığı yaşanıyorken, ‘yüz nakli’nin daha farklı bir etkiye sahip olması boşuna değil. Zira kişilik, toplumsal kimlik, toplumun kişiyi algılama ve tanımlama biçimine kadar genişleyen bir etki alanına sahip.

Zülküf Kara, Toplumla ‘Yüzleşme’ adlı çalışmasında, bedenimizin artık bize ait olmayan hallerini inceleme altına alıyor. İncelemesini fenomenolojik (görüngübilim) felsefenin argümanlarıyla güçlendiren Kara, aynı zamanda da -fenomenolojinin gerektirdiği gibi- somut olaylardan (yüz nakli) yola çıkıyor. Kara ile kitabı üzerinden yüz nakli “olayı”nı konuştuk.

Asım Öz: Yüz nakli üzerine fenomenolojik bir çalışma yapma düşüncesi nasıl gelişti?

Zülküf Kara: Yüz nakli çalışması aslında ölüm üzerindeki sosyolojik araştırmalarımın sonuçlarına dayanmaktadır. Ölüm sosyolojisi adlı doktora çalışmam bedeni keşfetmemi sağladı. İnsanların ölüm karşında geleneksel ve modern tavır alışlarındaki farklılıkların epistemolojik/dinsel/ontolojik yaklaşım çeşitliliğine dayandığını fark ettim. Bedenler kişisel/toplumsal yargıları şekillendirirken aynı yargılar da bedeni şekillendirmiş olmaktadır. Buradan hareketle modern zamanların ölüm algısı rasyonelleştirme/tıbbileştirme ve aklileştirme etrafında yeniden dizayn edildiğini söyleyebilirim. Bedenin erken/geç/zamanında ölmesi ölü beden üzerinden canlı bedene toplumsal atıfları da çoğaltmış görünmektedir.

KARTEZYEN EPİSTEMOLOJİNİN SORGULANMASI

Özellikle beyin ölümü ile mümkün hale gelen organ nakilleri üzerinden yürütülen etik tartışmalar bir yana bedenin tam olarak ne zaman ölü sayılacağına ilişkin kafa karışıklığı, beni ruh ile beden ayırımına dayanan Kartezyen epistemolojinin sorgulanması gerekliliğine götürdü. Beyin ölünce bedendeki bilinç/anlam/ruh ta kayboluyor muydu? Biyolojik olarak beslenme kaynakları kesilen bedenin ontolojik olarak da beslenme kanalları kesilmekte miydi? Beyin ölümü gerçekleşen bir insanın organları alınırken beden neden bilinçli tepkiler (saçın beyazlaması gibi) vermektedir? Tıbbi otoritenin, ruhu askıya alarak beden üzerindeki hâkim otoritesini arttırması mevcut eleştirileri de “bilim dışı” bırakma cesaretinden mi kaynaklanmaktaydı?

Sıradan organ transferleri dahi bedende yıllar içinde farklı karakter değişimlerine yol açarken (karaciğer, kalp ve böbrek nakilleri) toplumsal karşılaşma alanı ve tüm bedenin temsil yüzeyi olan yüz naklinin de inanılmaz psikolojik/sosyal/aidiyet değişimlere yol açabileceği kaçınılmaz görünmektedir. Dolayısıyla tartışılmalı fakat bir o kadar da toplumsal gerçeklik biçimlerine dayanan sorular paranteze alınmalıydı.

Yüz ve kişilik ilişkisi konusunda ne söylenebilir?

Yüz kişisel kimliğimizin sembolik evreni ve toplumla ilk karşılaşma alanıdır. Jest, mimikler, kırışıklıklar, şekil bozuklukları yüze ait anatomik ve bilişsel kanaatleri şekillendirmektedir. Aynadaki yüzünüz ile toplumdaki yüzünüz arasındaki farklılık kendinize kimin gözü ile bakacağınızı da bir açıdan belirlemektedir.

KİŞİNİN YÜZÜ ÜZERİNDEN ETİKETLENMESİ

Yüzleri deforme olan insanların kişiliklerinde meydana gelen değişmeler neler?

Sosyal evrende yüzü ile iletişim kuramayan insanlar toplum içine çıkmaktan kaçınmaktadırlar. Dolayısıyla bu durum benliklerinde derin kimlik kaygıları yaratmaktadır. Sürekli dışlanma, yüzüne bakılamama, gündüzleri kapanma, yalnızca geceleri dışarı çıkma ve insanların gözaltı tacizleri bedendeki deformasyonu önce toplumsal kimlik krizine oradan da kişisel benlik krizlerine dönüştürmektedir. İdeal ve estetik beden ölçülerinin bu kadar revaçta olduğu bir zamanda, deforme/çirkin/yanık/anlamı olmayan bir suretin toplumdaki tek karşılığı “ucube”dir. Yüzü üzerinden etiketlenen kişi böylece meşruiyet ve aidiyet krizleri yaşamaktadır.

Peki, yüz deformasyonu toplumsal yabancılaşmaya nasıl dönüşüyor?

İnsan çoğu zaman toplumsal bir beden taşıdığının farkında değildir. Kişisel beden toplumsal beğenilerin (habitus), yargıların ve ideallerin tartışmasız mücadele alanı konumundadır. Toplum, kişinin bedenini “atık” haline çevirdiğinde yüzü deforme olmuş kişinin keyfini kaçıracak düzeyde “öteki”leştirir. Bedeni topluma kök salamayan kişi ise yeni bir karşılaşma ve kendini ifade alanı yaratmaya gayret eder. Sosyal karşılığı olmayan her çaba ise geri dönüşümsüz bir yabancılaşmaya yol açmaktadır. Yabancılaşma eşiği, “öteki” görülme sıklığı ve bununla başa çıkma donanımıyla yakından ilgilidir. Suçluluk, melankoli, öfke, mahcubiyet yabancılaşma türlerini çoğaltır. Böylece kişi bedenine zorunlu olarak yabancılaştırılır. Zamanla kişi de kendisi ile bedeni arasına toplumsal bir mesafe koyar ve bu da yabancılaşmasını daha da derinleştirir.

YALNIZCA PSİKOLOJİK TECRÜBE YAŞANMAZ

Yüz nakli olayını sadece basit bir biyolojik doku transferi olarak görülemeyeceğini ifade ediyorsunuz. Niçin?

Bizler yaşayan bedenleriz ya da mücessem canlılarız. Eğer beden zihin için yalnızca bir makine ise o halde örneğin ayakları hastalık sebebiyle kesilen bir beden neden hala ayakları yerinde olmadığı halde ayaklarının kaşındığını hisseder. Canlı beden burada yalnızca “ben”e işaret etmez. Bu, “ben bedenim” anlamına gelir. Bedenin yeni bir yüze karşı gösterdiği tepki de aynı paralelde değerlendirildiğinde bütüncül beden bilincini sekteye uğratan yüze karşı canlı beden sürekli bir mücadeleye girişir. Kişisel kimlik açısından canlı beden kimliğin merkezi bir parçasını teşkil ettiğinden, beden zihnin bir nesnesi olmaktan çok özün bir parçasını oluşturuverir. Bu paralelde aslında her bir organ kişiliğimizin bir tarafını ele vermektedir. Zaten yüzü nakledilen kişiler de yalnızca psikolojik bir tecrübe yaşamazlar, aynı zamanda canlı beden tecrübesi de yaşarlar. Yani hissettikleri bir başka kişinin özünden parça taşıdıklarıdır.

Beden tartışmalarıyla da alakalı oldukça boyutları var çalışmanızın. Bedenin sosyolojik bir ilgiye konu olması hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum…Günümüzde biyolojik olarak yeniden yapılandırılan bedenin sınırlarının tartışmalı hale gelmesi sosyal bilimcilerin bu konulardaki çalışmalarını nasıl etkiliyor?

İnsanın, homo-dubleks (Kartezyen anlayışın ikiye ayırdığı ruh ve bedenin toplamı) olmadığı belki de homo-kompleks olduğu varsayıldığında bedenin sırf sosyolojinin konusu olması düşünülemez. Bu bağlamda insana dair bütün değişimlerin disiplinler arası bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Beden tartışmasının içine bir yanda sosyolojik yaklaşımlar öte yandan felsefi eğilimler gelip yerleşmektedir. Yani yüzün toplumsal karşılaşma tecrübesi sosyolojik zemini, algı ve bilinç tecrübesi ise fenomenolojik zemini beslemektedir.

BEDEN SIRF SOSYOLOJİNİN KONUSU OLAMAZ

Baş döndürücü bir hızda ilerleyen modern tıp, sosyal bilimcilerin maalesef teorik çerçeveye henüz oturtamadıkları dolayısıyla da tartışamadıkları beden alanlarında istediği şekilde “hüküm” sürmektedir. Oysa sosyal bilimlerin farklı uzmanlık alanlarının modern tıbbı mevcut operasyonlarına ilişkin toplumsal analizler yapmaları ve hasta bedenlerin biyolojik olarak yeniden yapılandırdıklarına dair süreçleri yakından takip etmeleri gerekmektedir. Nihayetinde tıp, doğası ve amacı gereği bedene odaklanan ve müdahale eden bir bilgi alanıdır. Ancak günümüzde bu müdahalenin kapsamı oldukça genişlemiş ve bedenin sınırları tartışmalı hale gelmiştir. Tıp, bedenleri adeta yeniden kurmaktadır fakat bu durum beden ve toplum arasındaki sınırları iyice muğlaklaştırmakta ve bedenin toplum tarafından denetimine yeni boyutlar getirmektedir. Öyle ki toplum içinde yaşayan insanın bedeniyle doğrudan bir ilişki kurması adeta olanaksız hale gelmektedir.

Sosyal bilimler henüz bedeni keşfetmişken bedene iliştirilen “simulark yüzler” konusunda henüz yeterince söyleyeceği bir sözü yoktur. Maalesef sosyal bilimciler gelişmeleri en az on yıl geriden takip etmektedirler.

TIBBIN SARSILMAZ OTORİTESİ

Beden üzerinde tıp, rasyonalizm ve sekülarizmin tesirli olduğunu söyleyen açıklamaları da dikkate alarak yüz naklinden sonra gerçekleşen/gündeme gelen etik tartışmalar hangi noktalarda yoğunlaşıyor daha çok?

Beden üzerinde ağırlıklı olarak tıp, rasyonalizm ve sekülarizmin bütün metoforik ağları ile tahakküm kurması bedeni “ten”e oradan “arzu”ya en son “et”e dönüştürmektedir. Tartışmanın etik cephesi genel olarak tüketilen bedenin çerçevesine meşruiyet sağlama düzeyinde kalmaktadır. Yani etik tartışmalar yüz transferi ile kimlik transferi arasında doğrudan bir ilişki kurmak yerine nakil öncesi ve sonrasına ilişkin hastalık operasyonlarının bilimsel çerçevesi ile sınırlı kalmaktadır. Örneğin bir beyin ölümünün normal/doğal ölüm olmadığına ilişkin tartışma cesaretle sürdürülememektedir. Bence bunda rasyonalizmin mutlak aklı, tıbbın sarsılmaz otoritesi ve sekülarizmin beden üzerindeki “büyü bozumu” etkili olmuştur denebilir.

Diyanetin yüz naklini onaylayan fetvası hakkında ne düşünüyorsunuz? Ayrıca dinsel söylemin bu konularda yeterince argüman üretemediğine değiniyorsunuz. Neden dini söylem bu konularda suskun yahut onaylayıcı olmanın ötesinde argüman geliştiremiyor? Bu nasıl aşılabilir?

Modern zamanlarda zaten herhangi bir dini kurumun tıbbın otoritesine karşı bir görüş bildirmesi “bilimsel/çağdaş” olarak kabul görmeyeceğinden bu bilim dalının gerçekleştirdiği doku transferlerinin bir kimlik transferi anlamına gelebileceği gündeme getirilememiştir.

DİNİN BEDEN ALANINDAN TIP LEHİNE GERİ ÇEKİLMESİ

Türkiye’de yüz nakli konusunda sıkı bir dinsel tartışmanın açığa çıkmaması hem modern zamanlarda keşfedilen beden konusunda dinsel söylemin yeterince argüman üretemediği anlamına gelmekte hem de tıbbi otoritenin meşruiyet kanalları üzerinden kendi referans ağını yıpratmak istememesi şekilden okunabilir. Sosyolojik bağlamda dinin referans gücünü yitirmesi gündelik hayat içerisinde dine yapılan atıfların ve bu yolla elde edilen meşruiyetin zayıflaması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda örneğin yüz naklinin “beden imajı”nı bozması anlamına geleceği İslâmî bir tartışma söz konusu değildir. Dinin beden alanından tıp lehine geri çekilmesi aslında toplum üzerindeki söylem gücünü de zayıflatmaktadır. Oysa dinsel söylemin beden yerine toplum üzerinden bir okuma yapması doku transferleri konusunda bir insanı ömür boyu ilaç kullanmaktan alıkoyabilir. Öyle ki toplumsal etiketlemeye maruz bırakılan yüz toplumsal tüm karşılaşma biçimlerini “teolojik/ontolojik güvenlik” alanlarında rahatlıkla gerçekleştirebilir.

Yüz naklini kabul eden bireylerin deneyimlerinde hangi hususlar öne çıkıyor?

Yüz nakli olan Nergis, Gül, Çolak ve Acar bedenin canlı polaritesinden dolayı yepyeni fiziki/psikolojik/sosyolojik/fenomenolojik deneyimler tecrübe etmişlerdir. Yüz üzerinden fiziksel bir hasara uğrayan bilinçli bedenleri başkalarının bakışları altında ilkin nesneleşmiştir. Bu durum utanç ve suçluluk eşiğinde benliklerini içe bükmüştür. Yabancılaştırılan bakışlar altında yıllarca yaşamak zorunda kalan ve toplumun normal tanımlamalarına kurban edilen bu insanların yüzü zaten hâlihazırdaki fiziksel hasarın yaşam kalitesini düşürdüğü bu hayattan kurtulmak için modern tıbbın imkânlarına doğru evrilmiştir.

TOPLUMSAL ETİKETLENMEYE MARUZ KALMAK

Bedensel görünümün toplumsal kimliği harekete geçirdiği ülkemizde bu kişiler kendilerini toplumsal yüzeyde “asılı” hissetmektedirler. Hastalığın kişiyi, kişinin de toplumu paranteze aldığı bu süreçte bedenlerine ait öz daha net açığa çıkmıştır. Sonuç olarak onlar için biyolojik gerçekliğin (yüz deformasyonu) toplumsal yabancılaşmaya (etiketleme) dönüştüğü sosyal evrene yeni bir yüzle çıkmanın dışında bir seçenek söz konusu olmamıştır.

Yüz nakli olan “hastalar” yeni yüzlerini hemen benimsemiş ve bundan hiçbir zaman pişmanlık duymadıklarını belirtmişlerdir. Yüz nakline ilişkin herhangi bir eleştiriyi yeni yüzlerine ait negatif bir tutum olarak algılamalarında toplumsal etiketlenmeye maruz kaldıkları önceki öykülerinin etkili oluğu söylenebilir. Fiziksel hasarın yalnızca toplumsal kimliği zedelemediği aksine gündelik ihtiyaçlarını gidermede de büyük problemler çıkardığını belirten hastalar bu naklin kendilerine ait yaşam alanını oldukça genişlettiğini belirtmişlerdir. Toplumsal “büyük gözaltı”ya maruz kaldıklarında bedenlerinin nesneleştiğini ve bedenlerinin canlanıp kendi içine gömüldüğünü belirtmelerine rağmen ölen birinden alınan yüzün farlı bir bilince sahip olabileceğine dair varsayımı reddetmişlerdir. Bunda ölü bedenden canlı bir hayat taşımanın verdiği gerilimin organ nakillerine ilişkin operasyonları azaltacağı endişesi yattığını düşünmekteyim.

Zülküf Kara, Toplumla ‘Yüzleşme’/ Zülküf Kara, Ayrıntı Yayınları, 2013.

Zülküf Kara kimdir?

1976 yılında Van’da doğan yazar, 1998 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 2002 yılında, “Osmanlı Dinselliği” çalışması ile yüksek lisansını, 2009 yılında, “Ölüm Sosyolojisi” teziyle doktorasını tamamladı. 2014 yılında “Beden Sosyolojisi” alanında doçentlik unvanını aldı.

Beden Sosyolojisi, Beden Fenomenolojisi, Toplumsal Cinsiyet ve Ölüm Sosyolojisi alanlarında çalışmalarını sürdüren yazar, halen Mardin Artuklu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.



İlgili Konular yüz nakli beden siyaseti
Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Dünya Bülteni'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş