banner39

İsveç’te artan göçmen karşıtlığını nasıl anlamalıyız?

Mülteci krizinde ve devamında aldığı yüksek mülteci nüfusu, İsveç'in hem demografisini hem de sosyal, siyasal ve kültürel hayatını etkiledi.

AA Analizleri 07.09.2022, 16:21
İsveç’te artan göçmen karşıtlığını nasıl anlamalıyız?

İsveç Göçmen ve Entegrasyon Bakanı Anders Ygeman'ın, yerel bir gazeteye verdiği röportajda “Belli bölgelerde İskandinav kökenli olmayan kişilerin çoğunluğu oluşturmasını doğru bulmuyorum." diyerek sorunlu bölgelere yüzde 50 İskandinav kökenlilerin yerleştirilmesine dair öneride bulunması tepki çekti. İsveç, 2015 mülteci krizinde Almanya’dan sonra Avrupa’da en çok mülteci kabul eden ülkeydi. Aynı dönemde Türkiye’nin kabul ettiği sayı (yaklaşık 1,7 milyon) düşünüldüğünde bu rakam küçük görünse de İsveç’in çoğunluğu Suriyelilerden oluşan 162 bin 877 mülteciyi kabul etmesi, hem kendi göç tarihi açısından hem de nüfusuna oranla önemli bir olaydır. Avrupa Birliği'nin (AB) kriz karşısındaki duruşunu, dönemin İsveç Başbakanı Stefan Lofven "Benim Avrupa’m duvarlar inşa etmez." diyerek eleştirmişti. İsveç bugün halen Göç ve Entegrasyon (MİPEX) indeksine göre 86 puan ile 56 ülke arasında birinci.

Göçmenlerin milli kültürü aşındırdığı yönündeki iddia, göç alan birçok ülkede dile getiriliyor.

Bugün gelinen durumda ise İsveç'te göçmenler artık hoş karşılanmıyor. Ülkede göçmen karşıtlığının yükselişe geçtiği, bu karşıtlık üzerinden siyaset yapan partilerin seçimlerde artan bir grafik çizdiği görülüyor. Göçmen karşıtlığının kültür temelli argümanlarla gerekçelendirilmesi dikkati çekiyor. Bu anlamda Müslüman göçmenlerin seküler İsveç kültürüne entegre olup olmayacağı sorunsalı, hem sosyal hem de siyasi söylemlerin merkezinde yer alıyor.

Başarısız entegrasyon politikası

Avrupa standartlarının üzerindeki göç politikası ile İsveç’in tarihsel olarak mülteciler için güvenli bir liman oluşturduğunu söyleyebiliriz. Fakat 2015 mülteci krizinde ve devamında aldığı yüksek mülteci nüfusu, ülkenin hem demografisini hem de sosyal, siyasal ve kültürel hayatını etkiledi. Demografik verilere bakıldığında 10 milyon nüfuslu İsveç toplumunda yabancı kökenli 2,75 milyon kişi, İsveç dışında doğan 2,09 milyon kişi olduğu görülüyor. Ülkedeki etnik gruplar arasında ise Suriyeliler, İsveçlilerden sonra ülkedeki en büyük etnik grubu oluşturuyor.

Göçmenlerin entegrasyonunda başarısızlık yaşandığı, İsveç Başbakanı Magdalena Andersson'ın açıklamasından anlaşılabilir. Andersson, İsveç'in son 20 yıldır gelen göçmenleri entegre etmekte başarısız olduğunu ve ülkede farklı gerçekliklerde yaşayan paralel toplumların oluştuğunu ifade ederek zor kararlar vermek zorunda olduklarını açıkladı. Bu bakımdan, Andersson, Anders Ygeman’ın sorunlu bölgelere yüzde 50 İskandinav kökenlilerin yerleştirilmesi önerisini destekliyor. Entegrasyondaki bu başarısızlık; ülke siyasetini de etkileyerek göçmen karşıtı duyguların aşırı sağ tarafından araçsallaştırılmasına yol açtı. Örneğin milliyetçi ve anti-göçmen karşıtı politikalar güden İsveç Demokratlar Partisi, 2018 yılındaki seçimlerde oyların yüzde 17,6’sını alırken, ülkedeki en eski ve en büyük parti olan iktidar partisi merkez-sol Sosyal Demokratlar Partisi ise kendi tarihinin en kötü sonucunu aldı.

Ülkede göçmen karşıtlığının yükselişe geçtiği, bu karşıtlık üzerinden siyaset yapan partilerin seçimlerde artan bir grafik çizdiği görülüyor. 

Öte yandan ise seküler bir ülke olan İsveç’e savaştan kaçan Müslüman Suriyelilerin gelişi, İslam kültürü ve İsveç kültürünün uyumlu olup olmadığı yönündeki tartışmaları da beraberinde getirdi. Göçmenleri ülkedeki artan suç oranları ile özdeştiren bir dil kullanan İsveç Demokratlar Partisi, popülist söylemleri sayesinde İsveç Parlamentosu Riksdag’da üçüncü büyük parti olmayı başardı. Parti, web sitesindeki manifestosunda; ülke sınırlarının daha iyi korunması gerektiğini, sadece kurallara ve İsveç kültürüne saygı duyan, topluma katkı sunan kişilerin hoş karşılanacağını, ülkeye gelip refah devletini istismar eden, suç işleyen ya da vatandaşlara zarar veren kişileri istemediklerini, bunun yanında daha çok göçmenin anavatanlarına döndüğünü görmek istediklerini açıkça ifade ediyor. Yine aynı manifestoda partinin hiçbir şekilde "İslamcılığa" ve "diğer aşırıcılıklara" boyun eğmeyeceği, İsveç’in demokrasi ve eşitlik ülkesi olduğu, kendi kültür ve gelenekleri ile gurur duyduğu belirtiliyor.

Bu ve benzeri popülist ifadeler ülke fark etmeksizin göç alan birçok ülkedeki göçmen karşıtı kişi ve partilerce dile getiriliyor. İsveç özelinde, İsveç Demokratlar Partisi suç veya entegrasyon sorunlarının sadece sosyo-ekonomik başarısızlıklardan veya yönetimin başarısızlığından kaynaklanmadığını, aynı zamanda kültürden kaynaklandığını iddia ediyor. Partinin söz konusu İslam karşıtı tutumu 2015 mülteci krizinden öncesine dayanıyor. Örneğin, parti başkanı Jimmie Akesson, 2009’daki bir konuşmasında açıkça İslam'ı ve İsveç'teki Müslümanları ülkeye yönelik en önemli yabancı tehdit olarak gördüğünü, Müslüman topluluğun ülkede şeriat yönetimi talep edeceğini, tecavüz oranlarının ve Müslüman erkeklerin bu vakalardaki görünürlüklerinin güçlü bir şekilde artacağını, yüzme kulüplerinde erkekler ve kadınlar için ayrı zaman çizelgelerinin oluşturulacağını iddia etmişti. Partinin yükselen oy grafiği, diğer partiler üzerinde daha sıkı göçmen politikaları oluşturmaları yönünde bir etki oluşturduğu, bu anlamda göçmenleri ülkedeki sorunlarla özdeştiren retoriğin diğer partilerce de benimsendiği görülüyor.

Göç alan diğer toplumlarda da durum aynı

Göçmenlerin milli kültürü aşındırdığı yönündeki iddia, göç alan birçok ülkede dile getiriliyor. Kültür temelli dışlamanın gizli ırkçılık olduğu, bir başka ifade ile günümüz ırkçılığının “kültürel ırkçılık” olduğu uzun zamandır dillendirilen bir tez. Bir yaşam biçimi olarak kültür anlayışı, özellikle farklılıklar ve onların tanınmasını odağına alan sosyal ve siyasal söylemde yaygın olarak kullanılıyor. Kültürü, bir topluluğu tanımlayan öz olarak ele alan yaklaşımların özellikle son iki yüz yılda dünyayı etkisi altına milliyetçi ideolojiler ile yaygınlaştığını ve artan göçmen hareketlerinin ise göç alan toplumlarda kültürlerini korumaya yönelik bir anksiyeteye yol açtığını görmekteyiz.

Stuart Hall'e göre devletin kültürel tarafsızlığı Batı liberal evrenselciliğinin önemli yapıtaşlarından. Fakat yeni oluşan multi-kültürel şartlar, devletin kültürel tarafsızlığının sadece yönetilenler arasında geniş bir kültürel homojenlik varsayıldığında çalışabildiğini gösterdi. Bu anlamda İsveç sadece siyasi ve teritoryal bir yapı değil, aynı zamanda "hayali bir cemaattir". Hall sadece kültür vasıtasıyla bu hayali cemaat ile özdeşim kurulabileceğini ifade ediyor. Bu anlamda İsveç toplumunun zihnindeki "İsveç kültürü" fikri ile İslam kültürünün uyuşmadığına yönelik özcü yaklaşıma, siyasi ve sosyal arenada göçmen karşıtı kişi ve kurumlarca yaygın bir şekilde başvuruluyor. Buna karşı, İsveç Dışişleri Bakanlığı "Göç, entegrasyon ve İsveç’te suç" isimli bir açıklama yayınlayarak kamuoyunu göçmenler ile ilgili asılsız suçlamalara karşı bilgilendirmeye çalışıyor.

Sonuç olarak ortada bir açmaz olduğu söylenebilir. Bir taraftan kültürü statik, özcü, belli bir coğrafya ile sınırlı şekilde gören yanlış bir anlayış var ve bu anlayışa göre İslam kültürü ve İsveç kültürü birbirini dışlayan kültürler. Diğer tarafta ise göçmenleri hoş karşılayan fakat onların İsveç kültürüne entegre olmalarını, uzun vadede ise asimilasyonunu isteyen bir anlayış söz konusu. Bu durum kültürler arasında bir hiyerarşi yaratıyor. Ülkede birbirinden kopuk farklı paralel toplumların oluşmasını engellemek adına çeşitli öneriler geliştirilebilir fakat insanların İskandinav/değil şeklinde devlet eliyle ayrılmasının ne kadar iyi niyetli de olsa ırkçı söylemlere katkı sunacağı açık.

AA/Arş. Gör. Emrah Yağmurlu

Yorumlar (0)
22
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?