banner39

Nükleer tehdit konusunda Batı'nın Rusya yanılgısı

Batı strateji çevrelerinde müşahede ettiğimiz ciddi bir istihbarat analizi hatası var ve bu hata, Putin’in blöf yaptığı algısını güçlendiriyor.

AA Analizleri 28.09.2022, 16:59 28.09.2022, 18:25
Nükleer tehdit konusunda Batı'nın Rusya yanılgısı

Rusya Federasyonu’nun kısmi seferberlik ilanı ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in nükleer seçeneği dile getirmesi, Ukrayna’daki çatışmanın nereye evrileceğine ilişkin ciddi kaygıları da beraberinde getirdi. Batılı analistlerin büyük bir bölümü bunun bir blöf olduğunu düşünse de durum göründüğünden tehlikeli.

Geleceği görmek mümkün olmasa da örüntüleri iyi tanımlayarak trend analizini doğru yapmak, muhtemel senaryoları metodolojik bir disiplin içinde ortaya koymak için birçok durumda yeterli. Bizim bulgularımız da Putin’in nükleer retoriğinin bir blöften ibaret olmadığını gösteriyor. Nükleer harp çıkacak mı? Kehanette bulunamayız ancak Rusya’nın nükleer seçeneği dışlamayacağı kesin.

Rusya’yı yöneten elit, alternatif bir evrende yaşıyor

Batı strateji çevrelerinde müşahede ettiğimiz ciddi bir istihbarat analizi hatası var ve bu hata, Putin’in blöf yaptığı algısını güçlendiriyor. Oysa Putin’in seslendirdiği nükleer seçenek, Rus askeri doktrininin yaklaşımını özetliyor ve gelinen nokta gerçekten çok ciddi. Daha açık anlatalım:

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nin jeostratejik mülahazası, askeri meselelere katı bir kategorizasyonla yaklaşır. Buna göre harekat ortamı, savaş eşiğinin altında kalan silahlı çatışmalar, lokal, sınırlı etki alanı olan savaşlar, bölgesel harp durumu ve küresel olarak yayılması muhtemel harp durumu olarak dört seviyeye ayrılır. Bölgesel harp ve küresel harp kategorileri, nükleer seçeneğin gündeme geldiği askeri meseleler kapsamındadır. Olası bir NATO-Rusya çatışmasının da bölgesel ve küresel harp durumlarında gündeme geleceği öngörülür. Batı strateji çevreleri, Ukrayna’da yaşanan çatışmayı bir "lokal harp durumu" olarak kategorize ediyor, daha doğrusu, Rusya’nın da böyle değerlendireceğini kabul ediyor. Oysa bu, hatalı ve işlerin Moskova’dan nasıl göründüğünü hiç anlamayan bir yaklaşım.

Rusya’dan bakıldığında Ukrayna savaşının bir bölgesel harp olarak algılandığına ilişkin çok kuvvetli emareler var. Dahası Moskova, halihazırda eski Sovyet coğrafyasında NATO ile bir vekalet savaşı yürüttüğünü düşünüyor.

Yukarıdaki değerlendirmeyi anlamak için Kremlin’in koridorlarında analitik bir gezintiye çıkmamız gerek. Günümüz Rusyası'nı Sovyet güvenlik ve istihbarat eliti yönetiyor, söz konusu elit literatürde "Siloviki" olarak adlandırılıyor. Bu elitin iki kritik niteliği var: Birincisi, Rus Devlet Başkanı Putin’in Ukrayna’ya ilişkin meşhur makalesinden de (Rusların ve Ukraynalıların Tarihsel Bütünlüğü Üzerine, 2021) anlaşılacağı gibi, Siloviki seçkinleri entelektüel olarak halen Soğuk Savaş günlerinde yaşıyorlar ve Sovyetlerin çöküşünü jeopolitik felaket olarak görüyorlar. İkincisi ve daha da ilginci, Devlet Başkanı Putin dahil olmak üzere Rus askeri yeteneklerini yöneten siyasi elit, ağırlıklı olarak Sovyet servisinin "istihbarata karşı koyma" (İKK) portföylerinden geliyorlar. Rus analist Alexander Gabuev’e göre söz konusu kariyer profili, Moskova’nın dünyaya bakışında ciddi bir referans noktası oluşturuyor. Bahse konu elitler, Ukrayna’ya yönelik silah yardımlarını NATO ile açık bir çatışma zemini olarak değerlendiriyor. Özellikle de askeri yardımların HIMARS gibi Rus cephe gerisini vurabilecek sistemlere uzanması ve Ukrayna Mig-29’larına AGM-88 anti-radyasyon füzeleri sertifiye edilmesi, NASAMS hava savunma sistemleri transfer edilmesi gibi iddialı kapasite inşa çabaları, silahlı kuvvetleri Ukrayna’da batağa saplanmış olan Kremlin’in tüm sinir uçlarına dokunuyor. Üstelik yakında gündeme F-16 programı ve HIMARS sistemlerini farklı bir düzeye taşıyacak, 300 kilometre etkili menzile sahip ATACMS taktik balistik füze konfigürasyonu da eklemlenebilir.

Tüm bu hususlar, "savaşın nedeninin NATO başkentlerinin Ukrayna’yı destekleyerek Moskova’yı kışkırtması" olduğu şeklinde anlaşılmamalı. Aksine Rusya’yı yönetenler, mental olarak 21. yüzyıla ait bir elit sınıfı değil. Akılları Doğu Berlin’de kalan, sadece Ukrayna’nın değil, Estonya’nın, Letonya’nın, Türk devletlerinin de Rusya’dan bağımsız siyasi kaderlerinin olabileceğini kabullenemeyen, tipik Sovyet güvenlik seçkinlerinden söz ediyoruz. İşgalin temel nedeni de Soğuk Savaş’a ait bu paradigma ancak tam da belirtilen nedenle taktik nükleer silah seçeneği, Kremlin’de Batı’nın askeri yardımlarını durduracak ciddi bir önlem olarak görülebilir.

Rus askeri doktrini ve nükleer caydırıcılık

Rus askeri doktrini de bir diğer endişe verici husus. Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nin, hakim doktrinde, mahdut hedefli bir harp durumundaki muharip görevler ile nükleer kapasiteyi de içeren caydırıcılık görevlerini kalın çizgilerle ayırdığını belirtmeliyiz. Daha açık bir ifadeyle, askeri birliklerin konvansiyonel görevleri ile (örneğin harp sahasında ateş-destek görevleri) stratejik görevler (örneğin düşmanın kritik milli altyapısının vurulması ya da nükleer görevler) arasında ciddi farklar bulunuyor. Bu farklılıklar, mevcut durumu doğru analiz etmek için açık-kaynaklı istihbarat verileri de sunuyor. Ukrayna’da devam eden çatışmalarda Rusların, Belarus toprakları dahil olmak üzere geniş bir alanda mobil lançerlerden ateşlenen SS-26 İskender balistik füzeleri, TOS-1A termobarik roket sistemleri, Karadeniz Donanması tarafından ateşlenen Kalibr seyir füzeleri ve hatta Mig-31 önleme uçaklarının taşıdığı Kinjal hipersonik silah sistemleri gibi konvansiyonel seçeneklerin en üst düzeydeki temsilcilerini kullandığını biliyoruz. Moskova’nın savaşı konvansiyonel olarak taşıyabileceği başka bir seviye yok. Bir adım ileri gitmek isterse gideceği istikamet taktik nükleer silahlardan geçecek.

Dahası, 2020 Haziran ayında yayımlanan Rus Nükleer Caydırıcılık Siyasası dokümanı, nükleer silah kapasitesinin "devletin bekasını tehdit eden konvansiyonel tehditler karşısında" da kullanılabileceğini belirtiyor. Söz konusu ifade önemli, zira Kırım örneği takip edilerek Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinde illegal ilhak referandumları yapılmaya başlandı. Söz gelimi, Herson’un, uluslararası hukuka aykırı olarak Rusya’ya katılması, muhtemelen, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri'nin karşı taarruzunu durdurmayacaktır.

Öte yandan Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, geniş alana yayılmış ve çok cepheli bir savaşta, son derece sorunlu bir ikmal düzeni ile giderek eriyor. Bu durumda, Rus eliti, NATO başkentlerinden gelen silah yardımlarını caydırmak ya da Ukrayna birliklerini durdurmak için taktik nükleer silahlara başvurur mu? Bu soruya dünyanın içini rahatlatacak bir yanıt vermek mümkün değil.

Tehlikeli senaryolar

Tırmanma trendlerine ilişkin profesyonel senaryo çalışmaları tehdidin boyutlarını gösteriyor. Yıllarca Amerika Birleşik Devletleri (ABD) istihbarat servisi CIA’in senaryo ve projeksiyon çalışmalarını yöneten, halihazırda Atlantic Council’da görev yapan Mathew Burrows’un savaşın gidişatına ilişkin kaleme aldığı 4 senaryodan birinin başlığı "nükleer kıyamet". Burrows’un senaryosu, Polonya-Ukrayna sınırında bir Rus taktik nükleer taarruzu ile başlıyor. Bir başka ABD düşünce kuruluşu CSIS’in Mayıs 2022’de sonuçlarını yayımladığı harp oyunu, olası bir NATO-Rusya çatışmasının fitilini ateşleyecek senaryolar arasında, Polonya’daki bir askeri yardım ikmal merkezinin Rus seyir füzeleri ile vurulmasını gösteriyor.

Kristal küreye bakarak geleceği görmek mümkün değil elbette. Öte yandan dünyada hemen her istihbarat servisi ve think-tank bu tür senaryo egzersizleri yapar. Think-tank’ler, bu çalışmalarının bir kısmını yayımlarken birçoğunu da kapalı tutmayı tercih eder. Açıkçası, geleceği görmek mümkün olmasa da örüntüleri iyi tanımlayarak trend analizini doğru yapmak, muhtemel senaryoları metodolojik bir disiplin içinde ortaya koymak için birçok durumda yeterli. Bizim bulgularımız da Putin’in nükleer retoriğinin bir blöften ibaret olmadığını gösteriyor. Nükleer harp çıkacak mı? Kehanette bulunamayız ancak Rusya’nın nükleer seçeneği dışlamayacağı kesin.

AA/Dr. Can Kasapoğlu

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?