Türkiye'nin tehditler ve fırsatlar dikotomisi: Suriye | ANALİZ

Doğu Guta ve Kalamun bölgesinden gerçekleşen göçler, yerel parametrelere yeni değişkenler ekleme potansiyeline sahip olmakla beraber, oluşturduğu birçok tehdidin yanı sıra fırsatlar da sunuyor.

Türkiye'nin tehditler ve fırsatlar dikotomisi: Suriye | ANALİZ

Enes Ayaşlı | AA

Suriye sahasının tehditler ve fırsatlar bazlı analizini yapmak, Türkiye’nin Suriye politikasını çok boyutlu bir biçimde resmetme imkânı sağlayacaktır. Bu bağlamda, Türkiye ve Türkiye destekli muhalif grupların kontrol altında tuttuğu bölgeler ile Türkiye’nin gerginliği azaltma misyonu bağlamında varlık gösterdiği İdlib sahasını bir bütün olarak ele almak ve bu bütüne yönelik konvansiyonel tehditleri belirlemek, önem arz ediyor. Bahsi geçen tehditlerin yanı sıra, yukarıda sınırları çizilen bölgenin kendi içindeki alt konvansiyonel tehditler, Türkiye’nin Suriye politikasını şekillendirmekte olan dinamikleri anlamak adına çok daha büyük öneme sahip. Bu tehditlerin tespiti, fırsatların saptanmasını da beraberinde getirebilir ve etkin dış politika yapımına katkı sağlayabilir.

ALT KONVANSİYONEL TEHDİTLER

Var olan sınırların içerisinde doğan ya da doğabilecek alt konvansiyonel tehditler, göç dalgaları ve süregelen çatışmalar üzerinden okunabilir. Şam yönetimi tarafından Doğu Guta’ya düzenlenen askeri operasyon yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesine, binlerce kişinin ise Suriye’nin kuzeyine ve rejim kontrolündeki bölgelere tahliye edilmesine sebep oldu. Sayıları 35 bini bulan askeri muhalif unsur ve ailelerinin ve diğer Doğu Guta sakinlerinin Mart sonunda İdlib’e yerleştiği rapor edildi. Öte yandan 8 bine yakın Ceyşü’l-İslam unsuru, yaklaşık 40 bin siville birlikte 8 Nisan itibariyle Fırat Kalkanı bölgesine geldi. El-Bab ve Azez’e transfer edilenler, Türk Kızılay’ı tarafından inşa edilen kamplarda konaklamaya başladı.

Şam rejiminin Dumeyir’e yönelik askeri harekatından sonra Ceyşü’l-İslam’ın bölgeyi boşaltma kararı alması ise yaklaşık bin 500 Ceyşü’l-İslam unsuru ile 5 bine yakın sivilin Fırat Kalkanı bölgesine göçünü başlattı. Bu esnada Cerablus’taki kampta konaklayanlara konuşma yapan Ceyşü’l-İslam komutanı Issam Buydani’nin fotoğrafı bazı soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Ceyşü’l-İslam’ın bölgenin askeri dinamiklerine etkisi açısından önem arz edebilecek bu görüntü, Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kontrolündeki bölgede, Ceyşü’l-İslam unsurlarının gerek fırsat gerekse tehdit oluşturabileceği şeklinde yorumlanabilir.

Esed’e bağlı birliklerin Doğu Kalamun’a düzenlediği askeri operasyon da göç dalgaları oluşturan bir diğer etken olarak karşımıza çıktı. Nisan başında teşkil edilen Müşterek Komutanlık bünyesinde rejime karşı savaşan ve aralarında Ceyşü’l-İslam, Ahraru’ş-Şam ve Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) da bulunduğu muhalif unsurlar, Rusya’nın gece gündüz durmaksızın devam eden hava saldırılarından sonra çekilmek zorunda kaldı ve Kalamun’un teslim edilmesi için Rusya ile görüşmeler gerçekleştirildi. Kalamun bölgesindeki askeri unsurlar ve siviller Afrin’e yönelirken, Dumeyir’den yola çıkanlar, otobüslerle Cinderes bölgesinde Türk Kızılay’ı tarafından kurulan kamplara taşındı.

Yukarıdaki tabloya bakıldığında Esed rejiminin Şam’ın Doğu Guta ve Doğu Kalamun bölgelerine yönelik askeri harekatlarının İdlib, Afrin ve Fırat Kalkanı bölgesine çok sayıda muhalif unsurun ve sivil halkın göç etmesine yol açtığı açıkça görülüyor. Suriye içindeki bu göçler yerel parametrelere yeni değişkenler ekleme potansiyeline sahip olmakla beraber, oluşturduğu birçok tehdidin yanı sıra fırsatlar da sunuyor.

Öncelikle İdlib’de HTŞ ve Ahraru’ş-Şam ve Nureddin Zengi ittifakıyla oluşturulan Cephe Tahrir Suriye (CTS) arasında süregelen çatışma, yerel dengeleri elinde tutan bir güç mücadelesi olarak not edilmeli. Bu bağlamda, CTS’nin HTŞ’ye karşı giriştiği mücadelede, özellikle Doğu Guta’nın Harasta kasabasından gelen Ahraru’ş-Şam birliklerinin HTŞ aleyhine etkisi görülebilir. Ancak İdlib’e gelen Feylaku’r-Rahman ve Ceyşü’l-İslam unsurları, bölgede yeni karışıklıklar doğurabilme potansiyeline sahip. Ahraru’ş-Şam ve HTŞ’nin Doğu Guta’da Ceyşü’l-İslam’a karşı duruş göstermesi, yine Ahraru’ş-Şam ve Feylaku’r-Rahman arasında yaşanan gerginlikler, zaten karmaşık bir tablonun olduğu İdlib sahasında yeni ittifaklar ve ihtilaflar çıkarabilir. Bölgede “istenmeyen aktör” konumunda yer alan, Selefi bir eğilime sahip olan Ceyşü’l-İslam’ın kök salması Esed rejimi ve Rusya tarafından İdlib’e yönelecek yeni saldırıları beraberinde getirebileceği gibi, Türkiye’nin konumunu ve Astana çerçevesindeki yükümlülüklerini de tehlikeye sokabilir.

Ceyşü’l-İslam ve Feylaku’r-Rahman unsurlarının Fırat Kalkanı bölgesi ve Afrin’de konuşlanması ise hem bir fırsat hem de bir tehdidi ortaya çıkarıyor. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarını müteakip iki bölgede de idari ve askeri yapılanmaların oluşmasına ön ayak olan Türkiye, barış ve istikrarın sağlanması adına ÖSO bünyesindeki birliklerle işbirliği yapıyor. Bu noktada, Ceyşü’l-İslam’a bağlı unsurların sorunsuz bir şekilde entegre edilmesi ve yerel kolluk kuvvetleri başta olmak üzere askeri varlığın bir parçası haline gelmeleri, Türkiye’nin Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerinde barış ve huzurun temini için yürüttüğü görevde katalizör etkisi meydana getirecektir. Aksi bir senaryonun gerçekleşmesi, barış ve istikrarın temininde problemler doğuracağı gibi, olası Menbiç operasyonu öncesi, cephe gerisinde sağlam olmayan ilişkiler doğuracaktır. Tüm bu sürecin analizi yapılırken, bahsi geçen grupların Afrin, İdlib ve Fırat Kalkanı bölgesinde artan nüfuzuna binaen, Türkiye’nin radikal “cihatçı” kesimlerle işbirliği yaptığına yönelik asılsız iddiaların ortaya atılması ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Bahsi geçen asılsız iddialara karşı cevap oluşturmak da Türkiye adına önem arz ediyor.

Göç dalgalarının analizi ile nispeten iç içe geçmiş çatışma ortamı analizi de alt konvansiyonel tehditlerin ikinci kısmını oluşturuyor. Yukarıda bahsi geçen HTŞ-CTS çatışmasının yeni göç dalgaları oluşturması muhtemel bir senaryo olarak görünüyor. HTŞ’nin Türkiye’nin Hatay sınırına yakın yerlerde konuşlanmış olması ve Morek, El Eys, Tel Tukan ve Türkmen Dağı bölgesindeki gözlem noktalarının yakınında HTŞ birlikleri bulunması, Türkiye için kritik bir durum oluşturuyor. Özellikle HTŞ kontrolündeki bölgelerin, Rus hava saldırılarının hedefi olması ve HTŞ’nin Türk birliklerine yönelik olası saldırıları, askeri unsurlarımızın güvenliği açısından ciddi bir tehlike oluşturuyor. Öte yandan, son süreçte HTŞ’nin ele geçirdiği Taqad gibi bazı kasabalarda HTŞ karşıtı gösterilerin düzenlenmesi ve HTŞ’nin göstericilere ateş açarak karşılık vermesi, bölgede yeni çatışma dinamikleri oluşturuyor. HTŞ unsurları, Rusya’nın olası saldırılarını Türk sınırına çekmesi sebebiyle doğrudan, bölge halkını göçe zorlayarak ise dolaylı olarak tehdit teşkil ediyor.

KONVANSİYONEL TEHDİTLER

Var olan sınırların ötesinden kaynaklanabilecek olan konvansiyonel tehditler Menbiç, İdlib-Lazkiye ve kuzey Hama hattında belirginleşiyor. Kuzey Suriye’de geniş bir alana yerleşmiş olan terör örgütü PYD/YPG’ye bağlı militanlar, gerek bölgenin demografik yapısını değiştirerek Suriye halkına gerekse sınırında olmaları sebebiyle Türkiye’ye yönelik ciddi bir tehdit teşkil ediyor. Zeytin Dalı harekatıyla terörist unsurlardan temizlenen Afrin’i müteakip Menbiç’e yönelik olası bir operasyon ihtimalini masada bulunduran Türkiye, NATO müttefiki ABD’nin ihtilaflı uygulamaları sebebiyle zaman ve fırsat kaybı yaşıyor. Afrin ile Menbiç arasında sınır olarak görülen Sacu çayına yakın bölgelerde yeni askeri tesislerin inşa edildiğine dair raporlar, ABD başkanı Donald Trump’ın Amerikan birliklerini Suriye’den çekmeye yönelik açıklamalarıyla tezat oluşturuyor. Yine ABD’nin bazı Arap ülkelerini oyuna dahil etme girişimleri, yerel dinamikler göz önüne alındığında ciddi tehditler teşkil ediyor. Suudi Arabistan’ın bölgeye müdahil olması durumunda, Kalamun’dan tahliye edilip Afrin’e gönderilen Suud destekli Ceyşü’l-İslam birliklerinin Türkiye’ye karşı saf tutması ihtimali doğabilir. Aslen Yemen sahasında Husiler ile mücadele eden Suudi Arabistan’ın Suriye’ye doğrudan müdahalesi olası görünmese de, Körfez ülkelerinin özel girişimciler aracılığıyla paralı askeri birlikler kurabileceği ihtimali göz önünde bulundurulmalı. Böylesi bir senaryo, Menbiç’e yönelik askeri operasyonun icra koşullarını zorlaştıracağı gibi, Afrin’e yönelik yeni tehditleri de beraberinde getirebilir. Yine Esed rejimine nispeten yakın bir duruş sergileyebilecek Mısır’ın ve Türkiye’nin Afrika açılımını tehdit olarak gören Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgede rol alması da paralel tehditleri oluşturma potansiyeline sahip.

Öte yandan, Türkiye’nin gerginliği azaltma misyonu çerçevesinde konuşlandığı İdlib’de muhalif unsurlar ve rejim arasında süregelen çatışmalar ile Rusya’nın İdlib’e yönelik hava operasyonları bir diğer konvansiyonel tehdit kategorisini oluşturuyor. Özellikle yerel halkın desteğini kazanmak ve operasyonel kapasitesini ispatlayabilmek adına rejime yönelik kısa vadeli saldırılar düzenleyen HTŞ unsurları ile rejime bağlı birlikler arasında büyük çapta bir çatışma, rejimin kısıtlı askeri kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, şu an için çok olası görünmüyor. Hatta İdlib’in güneybatısında bulunan Ghab ovasında, rejimin muhalifler ile arasına geçici bir sınır çizgisi çektiği bilgisi gelen raporlarda yer alıyor. Yine de rejimin öncelikli askeri hedeflerine ulaştıktan sonra İdlib’e yönelip yönelmeyeceği sorusu, akıllarda bulundurulması gereken bir husus. Diğer taraftan Rusya, İdlib şehir merkezi başta olmak üzere, güneyde Han Şeyhun ve batıda Cisre’ş-Şuur gibi kritik bölgeler ile İdlib genelinde birçok köy ve kasabaya yönelik hava saldırıları düzenliyor. Çoğunlukla HTŞ unsurlarının bulunduğu bölgeleri hedef alan bu saldırılar, yerli halkın yerlerinden edilmesine ve gerek İdlib içindeki farklı bölgelere gerekse Suriye’nin kuzeyine yönelik yeni göç dalgalarının oluşmasına sebep oluyor. Bu saldırılar, yeni göç akımlarının önüne geçmeye çalışan Türkiye’nin karşısına tehdit unsuru olarak çıkıyor.

İdlib’in güneyinde ve Hama’nın kuzey bölgesinde yaşananlar, analizin bir diğer kısmını oluşturuyor. Mart ayında Doğu Guta’ya destek olmak adına Ceyşü’l-İzze ve Ceyşü’l-Ahrar gibi muhalif unsurlarca Hama’nın kuzeyinde başlatılan askeri operasyona, ÖSO’ya bağlı 111. Alay da iştirak etmiş ve rejim unsurlarına özellikle Kernaz cephesinde ciddi kayıplar verdirilmişti. CTS’nin de kısmen desteklediği operasyon, rejimin yoğun hava saldırılarından sonra sürdürülememiş, rejim kuzeye yönelerek Kafr Zita ve el-Lataminah bölgelerine yönelik saldırılarını artırmıştı. Türkiye’nin gözlem noktası kurduğu Morek bölgesi yakınındaki bu hava saldırıları ve top atışları halen sürüyor. Bölgede yaşanacak çatışmalardan ve çatışma sonrası yaşanacak zayiatlardan, gerginliği azaltma misyonu bağlamında Morek’te askeri varlık bulunduran Türkiye’nin Astana’da sorumlu tutulması, bu cephede dikkat edilmesi gereken önemli bir husus.

TEHDİT/FIRSAT DENGESİ

Konvansiyonel ve alt konvansiyonel kategoriler bir matrise yerleştirildiğinde, Türkiye’nin Suriye’de varlık gösterdiği bölgelerde çok sayıda tehdit ve fırsatı barındırdıkları görülüyor. İdlib, Afrin ve Fırat Kalkanı bölgeleri içinde yaşanan çatışmalar ile bu bölgelere yönelik göç dalgaları, yerel dinamiklere yeni değişkenler ekliyor. Rejimin ve Rusya’nın İdlib’e yönelik hava saldırıları, muhalifler ve rejim arasında süregelen çatışmanın Türk gözlem noktalarına olan yakınlığı ve ABD’nin Menbiç bölgesinde aldığı ya da alacağı tedbirler, Türkiye’ye yönelik kısa vadeli konvansiyonel tehditleri oluşturuyor. Türkiye İdlib gerginliği azaltma misyonu bağlamında bölgedeki nüfuzunu artırır, Astana görüşmeleriyle işletilen sürecin hızının ve etkinliğinin artması için diplomatik girişimlerini çoğaltır ve Afrin ile Fırat Kalkanı bölgelerine yönelik göçmen akımının etkin bir şekilde dağılımını ve yerel entegrasyonu sağlarsa, bölgelerin güven ve istikrarı adına yeni bir kuvvet çarpanı elde etmiş olur. Böylece bahsi geçen tehditler fırsata dönüştürülebilir.

Öte yandan, İdlib’de süregelen çatışma ortamı ve başta Doğu Guta ve Doğu Kalamun olmak üzere Suriye’nin güney kısımlarından başlayan göç akımları ve İdlib, Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerine yerleşen askeri muhalif unsurlar, Türkiye için kısa vadeli alt konvansiyonel tehditleri oluşturuyor. Bu bağlamda, İdlib’de HTŞ unsurlarının etkisinin azaltılması ve Ceyşü’l-İslam birliklerinin kontrollü dağıtımı önem arz ediyor. Keza Ceyşü’l-İslam ile diğer muhalif gruplar arasında çıkabilecek çatışmalar, bölgenin daha karmaşık bir yapıya bürünmesinin yolunu açabilir. Kontrollü dağıtım politikası ise olası Menbiç operasyonu öncesi Türkiye destekli ÖSO birliklerine takviye kuvvet oluşmasını, bahsi geçen tehdidin ise fırsata dönüştürülmesini sağlayacaktır.

[Suriye iç savaşı, Suriyeli muhalif gruplar, göç ve Suriyeli sığınmacılar alanlarında çalışan Enes Ayaşlı, Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü'nde (ORMER) araştırmacı olarak görev almaktadır]

Güncelleme Tarihi: 09 Mayıs 2018, 09:26
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER