banner15

Kenya'da açlık günlüğü -3-

Bir anne bir keresinde süt veremediği için ölen yavrusunu 20 saat bir ümitle kucağında taşımış Dadaab kampına varıncaya kadar...

Kenya'da açlık günlüğü -3-

Mahmut Osmanoğlu - Dünya Bülteni/ Kenya

Bugün Ramazanın ilk günü. Dadaab'ta olmalı ve Ramazan'ın ilk gününde göçmen kampında ilk yayınımızı yapmalıyız. Gece sahura kalktık. Ben ve TVNET kameramanı Hüseyin ve IHH gönüllüsü Abdullah. Onların yanındaki konservelerden yedik otelin bahçesinde. Sabah erken yola çıkmalıyız.

Sahurdan sonra uyumadım, televizyon için "Dünya Basını" programımı yaptım. Artık gitmeye hazırdık. Kiralanmış bir araba vardı. Burada İrfan Medresesi yöneticisi olan Şeyh Yakup da bizimle beraber gelecek. Uganda İslam üniversitesinde okumuş ve oradan dönünce de kendi okulunu kurmuş, mutedil anlayışa sahip birisi Yakup. Şeyh kelimesi burada hoca manasına kullanılıyor.

Arabaya malzemelerimizi yükleyip yola çıktık. Benzin alacağız ama benzin alırken aracın sahibi bizim kendi şoförü ile gitmemizi istiyor.  Abdullah araç sahibinin şoförü bize daha fazla para almak amacıyla vermek istediğini zannedip celalleniyor. Yeni bir araç bulmasını söylüyor Şeyh Yakub'a. O da yeni bir araç buluyor. Ama bu yeni gelen de aynı şeyi söylüyor ve bozuk yolda aracı bilen bir sürücünün olmasının daha iyi olduğunu söylüyor. Haklı bir gerekçe; anlaşıyoruz ve benzin alıp yola çıkacağız.

Bu arada araç sahibini evine bırakmak üzere ara sokaklara dalıyoruz. Yolda giderken enteresan bir tablo ile karşılaşıyoruz. Evcil hayvanlar çöplükte otlanıyorlar!... Bu esnada oradan geçen ve bizi kamera ile gören bir Garissalı İngilizce bir şeyler söylemeye başlıyor. Kendisine kulak verdiğimiz de sığır, keçi, koyun gibi evcil hayvanlarla ilgili enteresan şeyler söylediğini anlıyoruz. "kuraklıktan dolayı hayvanların beslenme alışkanlıkları değişti" diyor.  "çöplüklerde besleniyorlar, ne bulursa yiyorlar, et bile yiyorlar."

Son 60 senede görülen en şiddetli kuraklık dört yıldır sürmekte olduğu için hayvan sahipleri hayvanlarını daha içerilere getiriyorlarmış. Şehir çevresinde ot bulamayan hayvanlar ise çöplükleri eşeliyorlarmış. Garissa'da hemen her çöplükte hayvanlar eşeleniyor.

Nihayet Dadaab yoluna çıkabildik. Şehir içinden geçerken yolun iki tarafında ağaç dallarından yapılma dükkânlar görüyoruz. Burada şehir içerisinde bazı betonarme evler olsa da genelde ev ve diğer müştemilat ağaç dallarından yapılıyor. Evlerin bahçe duvarları da aynı şekilde yapılıyor. Bu tür yapılar kırsal kesimde daha çok görülüyor. Evler, kilerler, hayvan barınakları, tuvaletler hemen her şey tabi malzemeden.. Ağaç gövdesi ve ağaç dallarından. Ağaç dallarının yoğun kullanıldığı enteresan bir mimari.

Garissa'dan çıkınca düzgün, gidiş gelişli bir asfalt yolda Kuzey Doğu yönünde ilerlemeye başladık. Bu arada burada trafik İngiliz sistemi, direksiyonlar sağda. Araba geçerken sollamıyor, sağlıyorsunuz. Gençlere takılıyorum: "bu muydu öyle anlata anlata bitiremediğiniz yol"

On kilometre sonra bir polis kontrol noktasına geliyoruz. İleride toprak bir yol başlıyor. Buradan daha önceden gelip geçmiş arkadaşların söyledikleri dikkate alınırsa "Garissa – Dadaab Rallisi" başlıyor. Yol bir tuzakla kesilmiş durumda. Her araç geçişinde ona bağlanmış bir iple açılıyor sonra tekrar yerine konuluyor.

Ralli diye düşününce birden aklıma geçen sene Ramazanın ilk günü geldi. "Tahhar – Yengi Kale Rallisi". Rahmetli Bahattin Yıldız Ağabey ve Faruk Aktaş'ın yarım kalan Afganistan yetim projesini tamamlamak üzere İHH yetkilisi Mehmet Salih ve bir de Akit muhabiri Hüseyin ile birlikte yollara düşmüştük.

Önce Güney'de Celalabad'da Ramazan kumanyası dağıtmış daha sonra Bahattin  Ağabey ve Faruk Kardeşimizle birlikte aynı uçakta bulunan Aynuddin Yoldaş ve Ahmet İkbal Yoldaş kardeşlerimizin aileleri ve mezarlarını ziyaret amacıyla Afganistan'ın en Kuzeyindeki köylerden birine gidiyorduk. Direksiyonda Dr. Hamit Yoldaş vardı. Çukurlarla dolu, tepelere inip çıkan yolda bir toz bulutu kaldırarak hoplaya zıplaya gidiyorduk.

Ramazanın ilk günü toz ve toprak yuta yuta uçak kazasında şehit olan iki Afganlı Özbek kardeşimizin mezarlarını ziyaret etmiş ve ailelerine baş sağlığı dilemiştik. Sonra da tekrar 100 km kadar olan yoldan geri Tahhar'a dönmüştük. IHH'nın partner kuruluşu Hedef Vakfı'nın başkanı Doktor Hamit bayağı dayanıklı olduğunu o "Tahhar – Yengi Kale Rallisi"nde göstermişti. Orucunda etkisiyle gardları düşen bizlere rağmen bizi sağ salim götürüp getirmişti. "Eritreli" Bahattin Ağabeyin Afganistan'da bir kartal gibi bir kaya üzerindeki resmi gözümde canlandı.

Hey gidi Bahattin Abi hey, şu yolda sen de aramızda olsaydın olmazmıydı.

Ortada hafif yükseltilmiş bir yol var ama şoför hemen yolun sol tarafına sardırdı. Burada bol çukurlu toprak bir yol var. Taşıtlar ortadaki yol yerine bizim şarampol diye nitelediğimiz yolun kenarlarını tercih ediyor. Bunun sebebini yolun üstüne çıkınca anlıyoruz. Yolun yüzeyi tarağın dişi gibi olmuş, gitmek ne mümkün. Taşıtlar kenarlardaki yolda karşılaşınca yol vermek için bu yola çıkıyorlar. Şiddetli sarsıntılar ardından tekrar yan yollara iniyorlar.

Arabadan bir ses gelmeye başlayınca sürücü tedirgin oldu ama yine de belli bir hızla üzeri kum dolu yoldan ilerliyoruz. Yolun iki tarafında yarısı yapraksız ve her birisi adeta bir tablo güzelliğinde ağaç siluetleri göz alabildiğine uzanıyor. Aralarda yeşil yapraklı ağaçlar var ama nadir. Çoğu yerde de çöl iklimine dayanıklılıkla bilinen "gargad" ağacı var. Her yer ondan kaplı olsa kuraklık falan anlamazsınız.  Sanırım savan deniyordu, seyrek ama sürekli olan bu bitki örtüsüne. Uçsuz bucaksız gibi gözüken dümdüz ovada ağaç siluetleri ve yeşillikleri ile uzanıyor her iki yanımızda. Toprak ise çölümsü. Her tarafta kırmızı kumlar.

Arkadaşlar bu yolda vahşi yaşamın tüm canlılığı ile kendisini ortaya koyduğunu söylüyorlardı. Gerçekten de biraz sonra ceylan yavruları sekerek oraya buraya koşuşmaya başladılar. Ağaçlar arasında iri karıncaların kendilerine oranla bir gökdelen gibi yükselttiği yuvaları (ismini hatırlayamadım) göze çarpıyor belli aralıklarla.

Bu arada Ekvatorun Güney Yarıküresinde olduğumuzu hatırlatalım. Bu yolun bir yerinde yolunuz Ekvatorla tam kesişiyor ve Kuzey Yarı küreye doğru yol alıyorsunuz.

Kuraklığın belirtileri kendisini yavaş yavaş göstermeye başladı. Yolun her iki tarafında da hayvan leşleri görmeye başladık. Kimisi iskelete dönmüş, kimisi ise yeni ölmüş veya öldürülmüş. Öldürülmüş diyorum, etraf Aslan ve Çıta dâhil vahşi hayvan dolu. Evcil hayvanlar bu yolla en yakın şehir Garissa'ya doğru götürülürken susuzluk ve açlıktan ayaklarının bağı çözülüyor ve yere yatıyorlar.... Bir daha da kalkamıyorlar. Gece olunca da vahşi hayvanlara kolay lokma oluyorlar.

Yol boyunca böyle yüzlerce hayvan leşi var. Hayvanlardan hareketle yüzlerce kilometrelik "Ölüm Yolunu" "Açlık Üçgeni"nden kaçmak için kullanan on binlerce Somalili aklıma geliyor. Kucaklardaki ve yeni yürüyen çocuklarla o yollar nasıl aşılır. Kızgın güneş altında ne tür açlıklar, susuzluklar yaşanır. Sevdiklerinden bir yada birkaçının ölüm acısını dakika dakika saniye saniye yaşamak nasıl duygudur empati yapıp düşünmeye çalışıyorum.

Bir anne bir keresinde süt veremediği için ölen yavrusunu 20 saat bir ümitle kucağında taşımış Dadaab kampına varıncaya kadar. Anneleri kahreden böyle kim bilir nice yaşanmış hikâyeler var. Gönüllere ve kızgın toprağa düşen gözyaşları var.

Üç saatlik bir "offroad" sürüşü ile kafalarımız aracın tavanına çarpa çarpa işte bu acıları açlıklarıyla yaşayanların bulunduğu, dünyanın en büyük göçmen kampının bulunduğu Dadaab kasabasına ulaşıyoruz.

İlk hedefimiz yeni gelen göçmenlerin bulunduğu kamplar olacak.

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

İKİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

Güncelleme Tarihi: 17 Ağustos 2011, 11:05
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35