Aydınların metod karmaşası

Ebedî hakikatlere karşılık, bilginin ve siyasal doğruların çok çabuk değiştiği ve eskidiği, sürekli şekilde kendini yeniden üretmek zorunda kaldığı günümüzde İslâmcı aydınların sorumluluk şuuru önemlidir.

Aydınların metod karmaşası

Ülke şartları içinde zaten topluma yaslanmayan, hatta toplumu kendisi için ayakbağı olarak da gören tavırlar nezdinde islâmcılık, neticede sadece zihnî bir konfor bir eleştiri yöntemi ve bireysel bir felsefe olarak kalıyor.

Yirminci yüzyılın hâkim mantığı ideolojilerin metodolojisi ile algılanmaya başlanan müslümanlık da bu haliyle, ister istemez üçüncü dünyanın kısa yoldan sonuç almayı hedefleyen "tavanarası" devrimciliklerine dönüşüyor. İşte bu yüzdendir ki, çevremizde saman alevi gibi yanıp sönen infiratçı tavırlardan geçilmez oluyor.

Türkiye bu tür "grup-oluşumları" ile çok sık karşılaşıyor. Verdikleri heyecan ve ümitler de ne yazık ki, hep öyle mevsimlik hevesler olarak kalıyor.

Bu bakımdandır: Türkiye'deki İslâmcı aydınlardan bazıları ihtilâl yöntemlerinin cazibesine kendilerini fazlasıyla kaptırırlar. Çok söylenir: Allah'ın dini bir, peygamberin sünneti bir ve dolayısiyle İslâm'ın da kendisine has, özgün, tek bir mücadele yöntemi vardır. Elbette!.. Fakat neden öyleyse İran Devrimi'nin, Ali İzzet Begoviç'in, Müslüman Kardeşler'in, Refah Partisi'nin, Afgan mücahitlerinin ve Abbas Medenî hareketinin yöntemleri birbirlerinden farklı olabilmektedir? Kim söyleyebilir; hangisi Medine, hangisi Mekke döneminden yola çıkmaya başladı bu hareketlerin?

Farklı olacak!.. Özde bir oldukları halde yöntemlerde fark her zaman bulunacak. Çünkü bundan tabiî bir şey olamaz.

Bizdeki İslâmcı aydınların bir kısmının ihmal ettiği bir gerçek var ki, o da İslâm'ın bir ülkedeki mevcut durumu, müslümanların seviyesi, o ülkedeki mevcut rejimin özellikleri ve her toplumun az çok birbirinden ayrılabilen tarihî hususiyetleri vs. Tabiî bunlar nazarı dikkate alınamazsa, ciddi bir durum değerlendirmesi yapılamazsa, realiteden kopuk, yani gerçekle ilişkisi kurulmamış zihnî tavırlar ve yöntemler revaç bulmaya başlayacaktır. Zaten kendisine "aydın" denilen sınıf, hele orijin itibariyle biraz da sanat ve edebiyattan geliyorsa, eline aldığı her konuyu "tecrid" etmeye ve realiteden kopararak onu soyut bir mesele haline getirmeye oldukça müsaittir.

Bu tür İslâmcı aydınlar ister istemez kendi ülkeleri dışında geliştirilen ve az çok başarıya ulaşan bazı hareketleri ülkemiz için de geçerli kılmaya, yani genellemeye oldukça hevesli görünürler. Unutulmamalı ki her hareket biraz da doğduğu ülkenin tarihî, sosyal ve siyasî şartlarının zarûri sonucu olarak ortaya çıkar. Bu hareketler örnek alınırken ilgili ülkelerin toplumsal şartları, kendine has dinamikleri ve mevcut siyasal yapılardan yansıyan veya onlara karşı geliştirilmiş taktik tavırlardan arındırılmaya muhtaçtır.  

Bizde örneği hiç de az olmayan devrimci "elit"in ya da devrimci romantizmin büyüsüne kapılan bazı lokal çevrelerin gözden kaçırdığı husus işte buradadır. Onların yapması lâzım gelen, kendi ülke ve toplumumuzun şartlarından yola çıkan, ayağı yere basan ve bu bakımdan az çok devamlılık karakteri arzedebilecek yaklaşımlar geliştirmeleridir. Bu yapılmadığı için her mevsimin modası nasıl değişiyorsa, onların da devrimcilik anlayışları sürekli değişim gösteriyor. Bugün ''cuma"lar gereksiz olurken, yarın siyasal mücadelenin geçersizliğini ilân ederler. Bununla da kalmayıp Yugoslav müslümanlarına gıpta duyup, Cezayir'deki Abbas Medenî hareketini göklere çıkarabilirler. Türkiye'ye gelince iş değişir: Demokratik İslâmî mücadelenin sözcüsü Refah'a burun kıvırırlar. Derler ki, asr-ı saadette parti ile mi sonuç alındı, İslâmiyet'te parti mi vardı ve daha neler, neler!.. Ve sonuçta, bu tür çevrelerin geliştirdiği devrimci tavırlar bir birikim de oluşturmuyor. Son derece bireysel üç-beş kişilik bu gençlik ve aydın hareketleri, çevreden ve toplumdan kendisini soyutlayan kapalı atmosferler olarak, nice emekleri ve kapasiteleri hebâ edip duruyorlar.

Ama bir anlamda da bir yanlışı vurgulaya vurgulaya, kendi şartlarımıza uygun, toplumla içiçe ve toplumsal sorumluluk şuuru yüksek tavırlara olan ihtiyacımızı da, bize daha derinden hissettirmiş oluyorlar.

İnfirat (infirad): Tek başına kalma, yalnızlık hâli.

İslâmcı Aydınlar ve Toplumsal Sorumluluk Şuuru, Ahmed Rıdvan, Marifet Yayınları, İstanbul 1995

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2015, 15:50
banner53
YORUM EKLE

banner39