Bir efsane doğuyor

Hızır Reis artık karar vermesi gerektiğini biliyordu. Aradaki mesafe yetmiş kulaca inmişti. Kızanlarının her biri ya tedbir için koşturuyor veya bağırarak birşeyler anlatmaya çalışıyorlardı.

Bir efsane doğuyor

Hızır Reis yaklaşmakta olan üç kadırgaya da uzun uzun baktı. Çocukluğundan itibaren Midilli sahillerinde sık gördüğü perkende, firkate ve kalyeta cinsi kadırgalara benziyorlardı. Üçü de dar, uzun, alçak bordalı, kıç taraflarını yükseltmiş, dümen kilitleyerek hızla yaklaşmaktaydılar. Grandiye toka edilmiş ucu çatallı şerit flamalarından Ceneviz korsanları olduğu anlaşılıyordu. Güvertelerinde büyük ve şiddetli gülleler atan sakuletalar görülüyordu. Hızır vaziyetin ürkütücü olduğunu düşündü. Daha ilk seferde bir korsan gemisine yakalanmak nasıl kötü bir kaderdi böyle! Birçoğu denizle yeni tanışan tavlaların canı ve malından sorumlu olmanın ağırlığı çöktü omuzlarına. Hepsinin bir bir esir edilip ayaklarına kadinalar ve zincirlerle gülleler takıldığını görür gibi oldu. Bazıları Midilli’den arkadaşı, dostu, komşusu idiler. Amaç birliği etmiş, bir umut ile denizlere açılmışlardı. Üstelik ona "Reis" demişlerdi. Şu anda kendisinden reislik bekliyor olmalıydılar. Üzerlerine gelen kadırgalara yeniden baktı. Bunca silahlı adamla baş edebileceğini, bu kadar hızlı gemilerin önünden kaçabileceğini hiç aklı kesmiyordu. Kadırgaların az su çektikleri ve hafif oldukları için hızlı manevra yapabildiklerini iyi biliyordu. Üstelik zikzak seyir izleyebilir, ani dirisalarla kendisini vurabilirlerdi.

Hızır Reis, kadırgaların boylarını 40, genişliklerini 15 kulaç kadar tahmin etti. Kürekler sayılamıyordu ama her birinde 25 veya 26 çift oturak -ecnebiler buna bank diyorlardı- bulunduğunu kestirmek zor değildi. Her oturakta üç veya dört forsa oturduğuna göre bunlar baştarde olmalıydı ve biraz sonra kendi barçalarının sancak bordalarına hızlı birer kama darbesi atmaları ve güvertelerinin adamla dolması kaçınılmaz olacaktı. Bu durumda düşmanın amacını kestirmek gerekiyordu. Kadırgaların baş bodoslamaları barçaların karinasına bu şiddetle girerse Hızır’ın her iki gemisi de ortadan yarılıp sulara gömülmüş, kendisi de adamlarıyla birlikte denizi boylamış olurdu. Ama eğer gelen korsanlar barçaları ele geçirmek istiyorlarsa küçük birer hasar ile hareketten düşürüp onları yedeklemek isteyeceklerdi. Niyetlerini anlamak için biraz daha yaklaşmalarını bekledi. Aradaki mesafe neredeyse yüz elli kulaca inmişti. O sırada kadırgaların baş omuzluklarının iskele ve sancak loça ıskarmozlarında birer darbzen ile iki yan topu bulunduğunu gördü. Bundan daha kötüsü de başlarında topları ateşlemeye hazır korsanların bekliyor oluşuydu. Buna karşın kürek oturaklarının arasındaki vardiyan yolu ile iki yandan dışarı çıkma yapan şahnişinlerde hiç muharip levend veya gemici görememişti. Belli ki forsalardan başka cenkçileri yoktu. Bu hem toplarına çok güvendiklerini hem de forsaların gayretli kişilerden seçildiklerini gösterirdi. Bu durumda forsaların tamamının esir değil bazılarının ücretli olması gerektiğini düşündü. Eğer forsalar ücretli ise ganimet elde etmek üzere barçaları ele geçirmeyi deneyebilirlerdi. Çünkü kürek mahkûmu esir forsalar bu tür savaşlarda genellikle birer ayaklarından praçollara zincirlenmiş olarak ve kamçı zoruyla iş görürken, ücretli forsalar küreği bırakıp ganimet aşkına saldırırlardı.

Hızır Reis artık karar vermesi gerektiğini biliyordu. Aradaki mesafe yetmiş kulaca inmişti. Kızanlarının her biri ya tedbir için koşturuyor veya bağırış çağırış bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Anlaşıldı ki her iki barçanın da o anda gerçek birer reise ihtiyacı vardı. Herkes kendisinden emir bekliyordu. O düşünürken kadırgalar mesafeyi tamamen daraltmıştı. Artık kaçıp kurtulmanın imkânsız olduğu noktaya gelinmişti. Rüzgâr muhalif esiyordu. Yol vererek taşıdıkları zeytinyağı testilerini yahut şarap fıçılarını, satımlık tarım aletleri ve saraciyeyi denize atıp hafiflemek de kaçmak için çare olmazdı. Acemi reis olarak ne yapması gerektiğine karar veremediği o anda, hiç olmayacak bir şey oldu. Hamlacılardan biri kalın sesini yükseltti:

"Hey yaa Mevlaaa!.." Bunu üçüncü tekrar edişte diğerleri ona uydular ve gittikçe hızlanan bir tempoda tekrar etmeye başladılar. Bunu Endülüslü ve Afrikalı Müslüman kürekçiler yapar, bir yandan nefeslerini açıp yorgunluklarını azaltırken diğer yandan bir savaş gülbangı yerine coşkuyu arttırırlarmış. Tempo işe yaradı ve öyle bir hale geldi ki sesler sanki bir tek ağızdan akmaya başladı. "Heeey yaaa Meeev-laaa!.. Heee yaa Mev-laaa… Heceler kısaldıkça kürekler hızlanıyordu. He ya Mov-laa… He-ya-mo-la!…" Hızır Reis, barçalardaki adamlarına bunun bir ölüm kalım savaşı olacağını ve zaferden gayrı ihtimal bulunmadığını anlatmak istese böyle bir şeyi akıl bile edemezdi. Yüzünü kara çıkarmaması için Allah’ı anmaktan başka bir şey kalmamıştı geriye:

"Rabbim, halim sana ayandır. Bir tacirim ben ama şu anda savaşmam isteniyor. Rabbim, üstümüze gelen insanları tanımam, benim düşmanım olduklarını da bilmem, ama senin düşmanın olduklarını bilirim. O halde sen bana senin düşmanlarınla savaşacak cihat ruhu ver ki ben senin askerin olayım. Bu ruhu levendlerime de ver ki askerlerin olarak ölelim ve şehitler zümresinden yazılalım. Yahut ki kendi askerine zafer nasip et!"

Bir anda yüreğinin ferahladığını hissetti. İçinde neredeyse sevinçli bir azim vardı. Kahramanlık denilen şeyin böyle kazanıldığını hissedecek kadar kendinden emindi. Ölüm, o anda gözüne hem çok basit hem çok sevimli görünmüştü. Sesini yükseltti ve geride kalanları diğerlerinin himaye etmesini temin için yüksek sesle bir yemin etmeye başladı:

"Allahım! Ben kurtulursam şehit levendlerimin evlad u ıyal geçimlerini boynuma yaz!.." O sırada forsa çavuşunun aynı tonda tekrarladığını duydu:

"Allahım! Ben kurtulursam şehit karındaşlarımdan ikisinin evlad u ıyal geçimlerini boynuma yaz!.."

Sesler yükseliyor, coşku barçaları sarıyor, bu arada kadırgalar hızla yaklaşıyorlardı. Zaman tükenmek üzereydi. Barçalarda ne kadar can var ise tekbir getirmeye başlamışlardı bile. Nasıl olmasındı? Korsanlar ile aralarında ancak yirmi kulaç kalmış, boynuna bir yatağanın inmesi an meselesi olmuştu. O anda çevresine bakındı. Denizin üzerinde bu heyecan da neydi böyle? Dalgalar bile sesten etkilenip coşmuş gibiydi. Simurg’un iskele başomuzluğunda seyreden ikinci barça atik davranıp çimaları boşalıyordu. Düşmanın ilk sakuleta güllesi böylece isabetten düşmüştü. Kadırgaların pruvaları barçaların bordalarına bindirmek üzereydi. Hızır Reis bir ara darbzen nişancılarına baktı. Simurg’un mizana serenine nişan alıyorlardı. Mizana direğinde hasar olan bir geminin rota tutturamayacağını ve bulunduğu yerde oyalanıp kalacağını biliyordu. Düşmanın maksadının kendilerini batırmak değil ele geçirmek olduğunu anladı. Bu iyi sayılırdı. Derhal Midilli’den eski arkadaşı ve dostu Aydın’ı yanına çağırdı. Aydın ecnebi dili bilir bir deniz adamıydı ve tellal olabilecek kadar gür sesliydi. Korsanların reisine haraç vermeye razı olduğunu ecnebi lisanında birkaç kez bağırmasını söyledi. Nafile!.. Korsanlar oralı bile olmadı. Hatta duymazdan geldiler. Tam o sırada kadırgalardan birinin baş bodoslaması barçanın iskele karinasında bir gümbürtü kopardı. Ardından şiddetle çalkanıp sarsıldı, herkes yerinde sendeledi. İş çığırından çıkınca palamar kancaları üzerlerine gelmeye başladı. Çok geçmeden de alevli oklar ve arkebüz mermileri…

Efsane - Bir 'Barbaros' Romanı, İskender Pala, Kapı Yayınları, İstanbul 2013

Güncelleme Tarihi: 15 Temmuz 2015, 22:08
banner53
YORUM EKLE

banner39