Çöl ortasında bir vaha: Hansaray

Herkes birbirinden koptu. Kimi arkadaşlar Kırım'da karşısına çıkan Selçuklu-Osmanlı stili bir minare ve şerefeleriyle meşgul; kimisi de heybetli ağaçların gölgeli hışırtılarıyla dopdolu hale gelmiş avluya kendini bırakıvermiş.

Çöl ortasında bir vaha: Hansaray

Bahçesaray, adını Cengiz Dağcı'nın romanlarından hatırladığımız Kırım şehirlerinden biri. Tarihî Kırım hanlığının da başkenti!.. Öylesine gidiyoruz işte. İster istemez de, içimizde bir merak, bakalım ne göreceğiz? Koca şehirde bizi karşılayan; insanı, toplumu ve mimariyi tahrip eden ve hâlâ daha sıkletini derinden hissettiren bir karanlık mı olacak, göreceğiz.

Fakat ne o? Otobüs bizi alabildiğine derinlere doğru indiğimiz bir vadide, onbeş-onaltıncı yüzyıllardan kalma bir tarih cennetinin koynuna bırakıvermesin mi? İşte bu kadar olur!.. Çöl ortasında ansızın beliriveren bir vaha serabı gibi, hemen o anda kafilenin rabıtaları çözülüverdi. Herkes birbirinden koptu. Kimisi bu kuzey ikliminde karşısına çıkan Selçuklu-Osmanlı stili bir minare ve şerefeleriyle meşgul; kimisi yan yana dizilmiş zarif pencereleri ve önünde revaklarıyla tarihî bir binanın seyrine dalmış; kimisi de yaşlı ve heybetli ağaçların gölgeli hışırtılarıyla dopdolu hale gelmiş geniş avluya kendini bırakıvermiş!.. İşte herkesin birbiri ile rabıtaları gevşemiş, kopmuş gibi bir şey oldu o anda. Fakat gene herkes, kendini şaşkına çeviren bir güzellikle, içten iç cereyan eden bir diyaloğa da girişmiş gözüküyor. Neden neden sonra, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri işitilebiliyor.

Gene sonradan fark ediyorum ki ben de olduğum yerde çakılıp kalmışım. Tarih mi, düş mü, tabiatla mimarinin Bursa'dan veya İstanbul'dan aşinası olduğumuz bir başka terkibi mi, nedir? Fakat işte, sağnak gibi bir şey boşanıyor durmaksızın buralarda.

Hansaray'da Türk Şairleri

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum; uzaktan uzağa Erdem Bayazıt, elinde tuttuğu çınar yaprağı gibi bir yaprakla görünüyor. Kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi, "işte buraların özeti bu yaprak" diyor. Şu damarları görüyor musun diyor, bunlar çok önemli!.. O anda ne demek istedi anlamadım tabii ki. Bana kalırsa, buralarda doğan veya doğmaya başlayan yeni bir şiirin, imge veya istiareleri uçuşuyor olmalıydı zihninde.

Sonra Bahattin Karakoç'u ve Ali Akbaş'ı fark ettim. Sanki uzun, geniş boşlukların içinden, belki de tarih içinde çıktığı uzun bir seyahatten yenice dönüyormuş gibi, öyle boşluğa bakıyorlar. Bu kısa zaman aralığında geniş, tarihî avlunun uçlarına kadar ilerlemiş, oralardan geliyorlar. Omuzları biraz daha düşmüş, gözleri kısılmış, öyle şaşkın bir duruş içindeler.

Fakat bana en mânâlı gelen sahnelerden biri şair dostumuz ve "Leyla-name" yazarı Ali Uğur'un, durduk yerde demek gerekiyor belki de, içten gelen bir katılma ile ağlaması oluyor. Halbuki baktım, o an kimse bir şey demiyor, rikkatine dokunacak birşey de söylemiyordu. Fakat Ali Uğur için için ağlıyor, boyuna gözyaşı akıtıyordu.

İşte Kâmil Eşfak Berki, işte Şaban Abak!.. Ve işte, şiir şöleninde Türkiye'den büyük ödülü kazanacak olan Cahit Koytak ya da Mustafa Özçelik, fark etmiyor. Hemen herkesin içine, ya tarihin gurubu çökmüş gibi yüzleri kaskatı ya da çoklarının Yahya Kemal veya Tanpınar'dan mülhem bir tarih yorumu ile bu kubbelerde ve şerefelerde. bu güzel binaların revaklarında veya eyvanında ya da Gazi Giray Han'ın
"Rayete meylederiz
Kamet-i dilcü yerine"
misillü güzel şiirlerinin aynasında, hâlâ daha belli belirsiz gülümseyen bir rüyanın izlerini yakalamış gibi, mest ve hayran öylesine bakınmaları!.. Az ileride İbrahim Demirci, Ersin Özarslan, Osman Özbahçe. Şu tarafta da Ramazan Kaplan hoca, Ömer Erdem veya Cem Yavuz.

Bir Yusuf Bin Züleyha, Necmettin Turinay, Etkileşim Yayınları, İstanbul Mart 2006

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2015, 15:41
banner53
YORUM EKLE

banner39